Öncelikle günümüzde anlamları halka unutturulmuş olan kavramlardan ikisi olan ‘Millet’ ve ‘Ümmet’ kavramlarını açıklar mısınız?
HÜSNÜ AKTAŞ: Mukaddes emanetin mahiyetini, insan-eşya ilişkilerini ve insanların birbirleriyle olan münasebetlerini izah edebilmek için kelimelere muhtacız. Genellikle ‘anlaşma maksadıyla kullanılan sesler ve işaretler sistemi’ şeklinde tarif olunan dil, Allahu Teâlâ (c.c.)’nun insanoğluna bahşettiği bir nimettir. Günümüzde hem unutturulan, hem de keyfiyeti değiştirilerek piyasaya sürülen kelimelerin ve kavramların varlığı malûmdur. Sorunuzda yer alan ve Arapça olan ‘Millet’ ve ‘Ümmet’ kavramlarına geçmeden önce, bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. Arapçada çok anlamlı kelimelerin sayısı bir hayli fazladır.
Lugat âlimlerinin ve müfessirlerin ‘El Vücûh ve’n Nezair’ başlığı altında izaha gayret ettikleri çok anlamlı kelimeler, yeni kavramların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Arapça olan “millet” kelimesinin; din, şeriat, tarikat ve sünnet gibi manaları ifade ettiği malûmdur.
İmam-ı Kurtubi; “Millet ve şeriat aynı manadadır. Allahu Teâlâ (c.c.)’nun kullarını yapmaya davet ettiği şeylerin tamamına verilen isimdir.” diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından (dolayısıyla resmî olarak) yayınlanan Sahih-i Buhari Muhtasarı’nda; “Millet din manasınadır.
Millet-i İslâmiyye, Millet-i Yahudiye, Millet-i Nasraniye gibi!..” denildiği malûmdur.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Ne yahûdiler, ne nasraniler senden ebediyyen hoşlanmazlar. Ta ki sen onların milletine girinceye kadar…” (Bakara Sûresi, 2/120) hükmü beyan buyrulmuştur.
Türkçe meallerin birçoğunda, ayette geçen “milletehûm” ibaresi, “dinlerine” olarak tercüme edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de “millet” kavramının, genellikle din manasına kullanıldığını söylemek mümkündür. Hatta bir ayet-i kerime’de; kavim ve millet kavramları, farklı keyfiyetleri ifade için bir arada kullanılmıştır. Hz. Yusuf (a.s.)’un kıssası beyan edilirken: “De ki; size rızıklanacağınız bir yemek gelecek oldu mu, ben muhakkak onun ne olduğunu, size daha gelmezden evvel haber veririm. Bu Rabb’imin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben Allah’a inanmaz bir kavmin milletini -ki onlar ahiret gününü inkâr edenlerin ta kendileridir- terk ettim” (Yusuf Sûresi, 12/37) hükmü beyan buyrulmuştur.
Burada geçen: ‘terektü millete kavmin lâ yû’minûn’ (İnanmayan bir kavmin milletini terk ettim) ifadesi, kavim/ulus ile millet kavramının farklı keyfiyete haiz olduğunun delilidir. Dolayısıyla “Türk kavmi” vardır, ancak “Türk milleti (şeriatı)” yoktur!.. Türk kavmine mensup olan insanlardan müslüman olanlar bulunduğu gibi, olmayanlar da vardır. Farklı dinlere tâbi olmaları, onların “Türk kavminden” olma özelliklerini ortadan kaldıramaz. Çünkü insanlar, “hangi kavimden olacaklarına” bizzat kendileri karar veremezler. Ancak hangi milletten (dinden) olacakları konusunda irade beyanında bulunmaya hakları vardır. Ya iman ederek “İslâm Milletinden” olurlar, ya inkâr ederek “küfür milletinden” olmayı tercih ederler. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.)’in sünnetinde de; “millet” kelimesi, din karşılığında kullanılmıştır. Nitekim “İki millet ehli birbirine mirasçı olamaz” hadisi şerifi, bunun en güzel misalidir. Nitekim İslâm âlimleri, mirasa engel olan halleri zikrederken; “müslümanın kâfire, kâfirin de müslümana mirasçı olamayacağını” bu hadis-i şerifi delil getirerek izah etmişlerdir.
Hz. İbrahim’in tek başına bir ümmet olmasını nasıl anlamamız gerekir?
Millet ıstılahı ile inanç açısından münasebeti olan ‘ümmet’ kavramı da Arapçadır. İbn-i Manzur tarafından kaleme alınan ‘Lisanû’l Arab’ isimli lugat kitabında ‘Ümmet’ terimi; “öne geçmek, başı çekmek, sevk ve idare etmek” gibi anlamlar taşıyan ‘emm’ kökünden türetilmiş bir isim olduğu ifade edilmiştir. Müfred ve çoğul olarak 60 ayette geçen ümmet kelimesi, ilgili ayetlerde genel olarak canlı varlık türleri, özel olarak da insan topluluğu ve uzun sayılabilecek süre gibi anlamlarda kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de ümmet kavramı; hem neseb, hem de sebeb asabiyetini ifade için kullanılmıştır. Arapça’da ümm (anne), ümmi ve imam (önder-lider) kelimeleri, ümmet ile aynı kökten gelmesine rağmen, farklı mahiyetleri ifade ederler. Ümm (anne) bir şeyin vücûduna vesile olan ve asıllık eden, türün devamını sağlayan manâsınadır. Meselâ: “Muhakkak ki yerde yürüyen hayvanlar da kanatlarıyla uçan kuşlar da, sizin gibi bir ümmettirler...” (En’am Sûresi,6/38) ayetinde, tür birliği ümmet lafzı ile ifade edilmiştir. Lûgat ûlemasından Râğıb el-İsfahânî’ye göre ümmet, ‘belli bir din, düşünce, ideal yahut aynı zaman ve mekân gibi faktörlerin bir araya getirdiği insan topluluğunu’ ifade eden bir terimdir. Daha dar anlamda ise, bir peygambere inanıp onun izini takip eden müminler topluluğuna delalet eder.
Yine lûgat ûlemasından olan Ebu’1-Bekâ, meşhur ‘El Kulliyyât’ isimli eserinde ‘bir peygambere inanan toplumun ‘ümmet-i icabet’, nebevî davete muhatap olan diğer insan cemiyetlerinin de ‘ümmet-i davet’ şeklinde isimlendirildiğini ifade etmiştir. Son devrin müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır; Bakara Suresinin 141. ayetinin tefsirinde ümmet ile aynı kökten gelen ‘imam’ (önder) kelimesinin münasebetine dikkati çekmiş ve şu tesbitte bulunmuştur: “Ümmet, imam maddesinden me’huz bir ism-i cemi’dir ki fırak-ı nâsa metbu’ ve müktedabih olan cemaat demektir. Yani bir İmam maiyetinde kavi bir ciheti vahdetle toplanıp muntazam bir surette icrayı faaliyet eden ve bu suretle muhtelif sunuf ve firakı insaniye üzerine hâkim bulunan hey’eti içtimaiyyedir. Tabiri aharle ümmet, İmameti kübrayı haiz olan cemaattir.”
Ayetlerde geçen ‘Millet-i İbrahim’in kimler olduğu ve “..İbrahim’in milletine uyun!..’ emrinin bizim için ne ifade ettiğini, açıklar mısınız?
HÜSNÜ AKTAŞ: Son yıllarda ‘dinler arası diyalog’ adı verilen, temel hedefi izah edilemeyen faaliyetlerin gündemde olduğu malumdur. Dinler arası diyaloga önem veren çevrelerin ‘İbrahimi dinler’ gibi keyfiyeti meçhul bir kavramı piyasaya sürdüklerini söylemek mümkündür. Ancak bu yeni bir hadise değildir. Hz. Abdullah ibn-i Abbas (r.a.)’dan gelen rivayete göre; Medine’de Rasul-i Ekrem’in (s.a.s.) huzurunda, Necran hristiyanları’ndan bir heyet ile yahudi hahamları bir araya gelmişlerdir. Aralarında Hz. İbrahim’in (a.s.) dinini tesbit için farklı iddialarda bulunmuşlardır. Yahudilerin iddiası şudur: “Hz. İbrahim (a.s.) bizim dinimizdendir, yani yahudidir.” Bu iddiaya, hristiyanları cevabı hazırdır: “Hayır!.. Bunu asla kabul edemeyiz. Çünkü Hz. İbrahim (a.s.) bizim dinimizdendir.” Tartışma uzadıkça uzar. Bu hadise üzerine: “Ey kitap ehli!.. Neden İbrahim (in dini) hakkında tartışıyorsunuz? Hâlbuki Tevrat da İncil de ancak ondan (İbrahim’den) sonra indirilmiştir. (Buna da) Aklınız ermiyor mu, düşünmüyor musunuz? Haydi (diyelim) siz biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne bir yahudi, ne de bir hristiyandı. Fakat o dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi” (Al-î İmran Sûresi, 3/65-67) ayetleri nazil olmuştur. Dikkat edilirse hristiyanlar ve yahudiler, bilmedikleri konularda tartışmaya ve demagoji yapmaya meraklıdırlar. Demagoji hastalığının, sadece kitap ehline mahsus bir hastalık olduğunu söylemek doğru değildir. Son yıllarda müslümanların da aynı hastalığa tutulduklarını görüyoruz. Bu noktada, Hz. Ebu Said-i Hudri (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifi hatırlamakta fayda vardır.
Hadis-i şerif, mealen şöyledir: Rasul-i Ekrem (s.a.s.): “Sizden öncekilerin yollarına karış karış ve arşın arşın mutlaka tabi olacaksınız. Hatta bir keler deliğine girseler, onların arkasından siz de gireceksiniz” buyurmuştur. Sahabe’den birisi “Ya Rasulallah!.. (müslümanlar) yahudiler ile hristiyanlara mı tabi olacaklar” sualini sormuştur. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem (s.a.s.) “Ya kime (olacak)” demiştir.
Bu hadis-i şerifte, müslümanların ma’siyet (kötülük) noktasında geçmiş milletlere uyacakları haber verilmiştir. İmam-ı Nevevi (rh.a.) “Bu Rasulallah’ın (s.a.s.) açık bir mucizesidir, haber verdiği gibi zuhur etmiştir’ diyerek, üzüntüsünü ifade etmiştir.
Dinlerarası diyalog adına ortaya atılan ‘İbrahimi Dinler’ tabiri, bu hastalığın tabii bir neticesidir. Muhkem nassla sabit olan hakikat şudur: Hz. İbrahim (a.s.) dosdoğru bir müslümandır. Müşrik veya ehl-i kitap değildir. Dolayısıyla “..İbrahim’in milletine (dinine) uyun!..’ emri; cahiliye döneminde ‘Atalar Dinine’ bağlılık hususunda hassasiyet gösteren Araplara, atamız dedikleri Hz. İbrahim’in dinine, yani İslâm’a tabi olmalarını teklif etmektedir.
Diğer meseleye gelince: Nahl, Sûresi’nde yer alan âyet-i kerime’de Hz. İbrahim’in (a.s.) tek başına bir ‘ümmet’ olduğu da haber verilmiştir… Hz.Abdullah b. Mes’ûd’a (r.a.) göre bu ayette geçen ‘ümmet’ terimi ‘hayrın öğreticisi’ anlamındadır. Mezkûr âyette ‘ümmet’ kavramının, ‘hidayet önderi’ veya ‘bütün iyiliklere sahip olan kimse’ anlamına geldiğini ifade eden müfessirler de vardır.
Bakara Suresi 143. ayeti celile çerçevesinde ümmet kavramını açıklar mısınız?
HÜSNÜ AKTAŞ: Kur’an-ı Kerim’de “İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir” ifadesine yer verildiği malûmdur. Bu hüküm, iki ayrı sûrede (21. Enbiyâ, 92 ve 23. Müminûn, 52) yer almış ve her iki surede de bu ifadeden önce birçok peygamberden söz edilmiştir. Bu hakikati dikkate aldığımız zaman ümmet kavramının ‘din ve inanç sistemi’ anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bütün peygamberlerin bağlı oldukları inanç sistemi, Allah’a ‘kayıtsız-şartsız teslimiyeti’ beraberinde getiren İslam’ın ta kendisidir. Kur’an-ı Kerim’de; her peygamberin bir ümmetinin bulunduğu da haber verilmiştir. Sualinizde yer alan mezkûr âyette ki vasat ümmet tabiri; ifrat ve tefritten uzak duran, adalete riayet eden ümmet manasınadır. Bu keyfiyeti, bizzat Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in haber verdiği, rivayet tefsirlerinde izah edilmiştir. Adaletten murad; Allahu Teâlâ (c.c.)’nun emirlerine uygun şekilde amelde bulunmaktır. Vasat ümmet tabiri; sahabe ve onları takip eden neslin (tabiîn) önde gelen âlimlerine göre ‘adil-adaletli’ mânâsınadır. Müteahhir dönemlerde ise bu tabir “her türlü aşırılıktan uzak, dengeli, ölçülü, seçkin, hayırlı” gibi mânâlara geldiği ifade edilmiştir. Dolayısıyla vasat ümmet, inanç ve ahlak noktasında doğruluk, dürüstlük ve adaletten taviz vermeyen, her bakımdan dengeli, ölçülü ve sağduyulu toplum anlamına gelir. Kur’an’ın vahyedildiği zaman diliminde; yahudilerin ve müşrik Arapların dünyevileşme yönündeki aşırılıkları, kendilerini hristiyan ve mecusi gibi sıfatlarla anan kimselerin bedenî lezzetlere karşı sıkı perhiz uygulayıp ruhbanlaşmaları dikkate alınırsa, ‘vasat’ kelimesinin aslında bu iki aşırı tutumdan uzak durmayı ifade ettiğini söylemek mümkündür. Ancak bunlar birer te’vildir. Diğer taraftan Allah (c.c.) vasat sıfatına haiz kıldığı ‘Ümmet-i Muhammedi’ çok önemli bir vazifeye memur kılmıştır: İnsanlara şahitlik/tanıklık etmek...
Buradaki şahitliğin dünyaya mı yoksa ahirete mi müteallik olduğuna dair farklı te’vil ve tefsirler vardır. Çoğunluğun tercih ettiği te’vile göre Ümmet-i Muhammed, Kur’an’dan öğrendikleri bilgilere istinaden ahirette peygamberlerin lehine, onları yalanlayanların aleyhine şahitlik edecektir.
Hz. Peygamber de kendi ümmeti lehinde şahitlik edip onların adil olduğunu ifade edecektir.
Ancak şahitlik görevinin bu dünyaya müteallik olduğunu söylemek, te’vil açısından daha makuldür. Çünkü şahitlik, ‘vasat ümmet’ vasfına bağlanan bir unsurdur. Ayrıca, şahit kelimesinin İslami literatürde ‘temsil-misal’ anlamında da kullanıldığını unutmamak gerekir. Buna göre insanlara şahitlik etmekten maksat; dinî, ahlaki ve insani açıdan güzel misal olmak, İslam’ı hakkıyla temsil etmektir. Muhakkak ki Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ‘vasatlık ve şahitlik’ açısından ‘misâl-i ekmel’ durumundadır. Çünkü O’nun (s.a.s.) ‘üsve-i hasene’ (en güzel misal) olduğu, muhkem nassla haber verilmiştir. Bu yüzden İslam toplumu ancak onun siret ve sünnetine ittiba ile vasat/adil vasfını kazanır ve böylece diğer insanlara/toplumlara şahit-misal olabilir.
Bu noktada bir inceliğe daha işaret etmekte fayda vardır: Günümüzde yaşayan Müslümanlara düşen görev, Allah’ın (c.c.) rızasını kazanan ve methine mazhar olan sahabenin haiz olduğu vasıfları kazanmaktır. Muhakkak ki ilk müslüman nesil, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) rehberliğinde dengeli ve ölçülü bir toplum inşa etmiş ve bu suretle İslam’ı temsil (şahitlik) görevini de hakkıyla yerine getirmiştir. Yine bu nesil imkânları elverdiği ölçüde İslâmi hakikatleri başka ülkelere ulaştırmaya çalışmıştır. Unutmamak gerekir ki onlar ‘insanlara iyilikleri emretmeyi ve onları kötülüklerden alıkoymayı’ en önemli vazife telâkki etmişlerdir. Muhakkak ki vasat ümmet ve şahitlik gibi sıfatlar, vehbî değil, kesbî olan sıfatlardır. Diğer bir deyişle, bu sıfatlar İslam coğrafyasında dünyaya gelmiş olmakla değil, çaba ve emek harcayarak kazanılır. Dolayısıyla bugün her müslüman, sahabe neslinin emekle kesbettiği bu sıfatlara sahip olup olmadığı noktasında çok ciddi bir nefs muhasebesi yapmak durumundadır.
Al-i İmran Sûresi’ndeki, ‘en hayırlı ümmet’ sözü sadece sahabelere mi işaret eder?
HÜSNÜ AKTAŞ: Sahabe-i Kiramdan Abdullah ibn Abbâs, tabiûn ûlemasından İmam-ı Mucâhid, İmam-ı Katâde ve İmam-ı Suddî gibi müfessirler; bu âyette geçen ‘Hayırlı Ümmet’ vasfının öncelikle sahabe nesline mahsus olduğunda ittifak etmişlerdir.
Bazı müfessirlerin “sebebin hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir” şeklindeki temel kaideden hareket ettikleri ve bütün müslümanların ‘hayırlı ümmet’ olduğunu beyan ettikleri malûmdur.
Bilindiği gibi asr-ı saadette “Emr-i bi’l Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l Münker” farzının edâsı için, Hisbe teşkilatı kurulmuştur. Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak niyetiyle, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan kimselere “muhtesib” ünvanın verildiği malûmdur. Hisbe hizmetlerinin düzenli olarak yerine getirilebilmesi için, maddi ve manevi imkânlara ihtiyaç vardır. Çünkü kötülüğü önlemede bir vasıtadan diğer bir vasıtaya geçmenin, temekkün (imkan ve güç yetirme) şartına bağlı olduğu sünnetle sabittir: “Sizden bir kötülüğü gören, onu eliyle düzeltsin.. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltesin, Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Fakat bu, imanın en zayıfıdır.”
Müslümanların “hayırlı ümmet” olma vasıflarını koruyabilmeleri için; imanlarını muhafaza etmeleri, insanlara iyilikleri emretmeleri ve onları kötülüklerden alıkoymaları şarttır. Bazı usul-i fıkıh âlimleri ‘Bir hükmün, ona uygun bir vasıfla birlikte zikredilmesi, o hükmün o vasfa bağlandığına delâlet eder’ kaidesi üzerinde durmuşlardır. Mezkûr ayette, bu ümmetin en hayırlı ümmet olduğu hükmüne yer verilmiş, bunun gerekçesi ‘tahkiki iman, insanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak’ şeklinde beyan edilmiştir. İslam âlimleri ma’rûf ve münker kavramlarının keyfiyetini ifade ederken, bu kavramların hem İslam öncesi dönemdeki anlamlarını hem de Kur’an ve hadislerdeki kullanımlarını dikkate almışlardır. Mesela: Râğıb el-İsfahânî’ye göre ma’rûf, şeriatın ve aklın iyi olarak nitelendirdiği fiilleri ifade eden bir isim; münker ise yine aklın ve Şeriatın kabul etmediği şeydir. İbn Manzûr ‘ma’rûfun Allah’a itaat sayılan, O’na yakınlaşmayı (takarrub) sağlayan, insanlar için iyilik olarak kabul edilen ve Şeriatça değer verilen bütün güzel davranışları içene aldığını’ söyledikten sonra, kelimenin aynı zamanda insanlar arasında iyi bilinen, benimsenen, yadırganmayan tutum ve davranışları da ifade ettiğine dikkat çekmiştir. Ancak kelam tarihinde Eşariler değerlerin kaynağı konusunda sadece nakli esas aldıkları için ma’rûf ve münkeri, “Şeriatın iyi ve kötü addettiği şey” şeklinde tarif etmişlerdir.
Son devrin müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır; “emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l münker’ farzının keyfiyetini izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur.’ Hayra davet, emr-i bi’1-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker gibi fiiller, alel’umum müslümanlara farz-ı kifayedir. Bu yapılmayınca hiçbir müslüman mes’uliyetten kendini kurtaramaz. Fakat her yerde farz-ı ayn değildir. Mecmu-i ümmetin vazifesidir. Çünkü ‘minküm’ buyrulmuştur. Buradaki ‘min’ tecridi ve teb’izî olmak üzere iki mânâya muhtemildir. Tecridi olduğuna göre her müslüman bununla memurdur. Teb’izî olduğuna göre de alel’umum müslümanların vazifeleri içlerinden bunu yapacak bir ümmeti mahsusa teşkil etmek ve onlara muavenet ve ittiba ederek o vasıta ile bu vazifeyi ifa ettirmektir. Bunlar tayin ve teşkil edildikten sonra emr-ü nehiy bizzat onlar üzerine farz-ı ayn olur. Ve fakat bunlar farzlarını eda etmezlerse mes’uliyet evvela bunlara, saniyen umuma teveccüh eder. Nizam-ı tevhid bozulduğu zaman zuhur edecek şerr-ü belâ da yalnız zalimlere isabet edip kalmaz, umuma sirayet eder. Merhum Elmalılı’nın bu tesbitinden de anlaşılacağı üzere emr-i bi’1-ma’rûf görevinin farz-ı kifaye addedilmesi, ilgili ayetteki minkum ibaresinden kaynaklanmaktadır.
Cumhur-u ûlemaya göre bu ibare söz konusu görevin müslüman toplum içinde bir gruba yüklendiğini ifade eder. Emir bi’1-ma’rûf vazifesi, siyasi açıdan zulmeden ve haksız tasarruflarda bulunan iktidar sahiplerine muhalefeti de beraberinde getiren bir vazifedir.
Bu noktada ‘Günümüzde, özellikle Türkiye’de yaşayan müslümanlar, hayırlı ümmet olma vasfına haiz midirler?’ suali zihnimize takılabilir. Bu suale ‘evet’ veya ‘hayır’ cevabını vermeden önce, iyi düşünmemiz gerekir. Kur’an-ı Kerim’de, öncelikle sahabe nesline atfedilen ‘hayırlı ümmet olma’ faziletini, “sebebin hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir” kaidesini dikkate alarak, hisbe teşkilatını kurmadan kendimize mal etmenin haksızlık olduğunu itiraf etmek zorundayız. Son yıllarda müslümanların her halükârda ‘hayırlı ümmet’ oldukları fikrine malzeme teşkil eden modern te’villerin ortaya atıldığı malûmdur.
Yahudilik ve hristiyanlıkla kıyaslandığında tarihte en temiz sicile sahip olan ümmet, şüphesiz Ümmet-i Muhammed’dir. Ancak, bizim ötekilerden daha temiz bir sicile sahip olmamız, insanlığa numune-i imtisal teşkil ettiğimiz anlamına gelmez. Zira Sahabe-i Kiram’dan hemen sonra başta ‘Hariciler’ olmak üzere, diğer mübtedi fırkalar zuhur etmiş, adil ve hayırlı ümmetin siyaset anlayışını mahkûm etmeye çalışmışlardır.
Günümüzde Peygamberimiz’in (s.a.s.) ve ashabının yolundan yürümeye gayret eden kimseleri ‘geleneksel müslümanlık anlayışına sahip olmakla’ suçlayan muhterik ve mübtedi zümreler, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in müctehid imamlarını hedef tahtası haline getirmişlerdir. Hayırlı ümmet vasfına haiz olan ilk müslümanlar, Allah’ın (c.c.) “İşte onlar bir ümmettiler, çoktan geçip gittiler. Onların yapıp ettikleri onlara, sizin yapıp ettikleriniz de size aittir. Ve siz onların yaptıkları hiçbir işten dolayı sorguya çekilmeyeceksiniz.” (Bakara, 2/134, 141) mealindeki hitabının ne anlama geldiğini çok iyi kavradıkları için, uhdelerine tevdi edilen vazifeleri bihakkın yerine getirmişlerdir. Bu gayretlerinin neticesinde, muhkem nasslarda beyan edilen ‘hayırlı ümmet’ vasfına hak kazandıkları da malûmdur. Bugünkü müslümanların da tıpkı onlar gibi, İslami kimliklerini namusları gibi korumaları, modernizmin getirdiği her türlü hurafeyi mahkûm etmeleri ve gece-gündüz İslâm’a hizmet ederek ‘hayırlı ümmet’ olma vasfını kazanmaları gerekir.
Ümmet-i Muhammed’in önceki ümmetlerden daha üstün tutulmasının ve en şerefli ümmet kılınmasının hikmetini açıklar mısınız?
HÜSNÜ AKTAŞ: İmam-ı Serahsi ‘El Mesbut’ isimli meşhur eserinin ‘Kitabû’s Siyer’ babının girişinde, Ümmet-i Muhammed’in ‘Hayırlı Ümmet’ kılınmasının hikmetleri izah edilmiştir. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.s.) ‘âlemlere rahmet olarak gönderildiği’ muhkem nasslarla sabit olduğu gibi, istisnasız bütün insanlara İslâmi hakikatleri tebliğ etmekle görevlendirildiği de nassla sabittir: “Biz seni bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik” ( Sebe Sûresi, 34/28)
Sahih-i Müslim’de, Rasul-i Ekrem’e (s.a.s.) diğer nebi ve rasullere verilmeyen bazı hasletlerin verildiğini beyan eden hadis-i şerif mealen şöyledir:’ Ben altı şeyle diğer peygamberlerden üstün kılındım: Az sözle çok şey ifade etme kabiliyeti (cevamiû’l kelim) bana verildi. Düşmanımın kalbine korku salınarak zafere ulaşmam sağlandı. Savaş neticesinde alınan ganimetler bana helâl kılındı. Bütün yeryüzü benim için temiz bir mekân ve mescid kılındı. Ben bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. Peygamberler zinciri benimle son buldu.’
Ümmet-i Muhammed’in geçmiş ümmetlere göre toplu helâkten kurtulmasının hikmeti nedir?
HÜSNÜ AKTAŞ: Bütün toplumlar için geçerli olan ve değişmeyen ilâhi kanunlara ‘sünnetûllah’ denilir. Kur’an-ı Kerim’de “sünnetullah” kavramı, sekiz âyette yer almıştır. Hz. Adem (a.s.)’dan itibaren değişmeyen sünnetullah şudur: Allah (c.c.) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş, daha sonra kendilerine hidayeti veya dalâleti tercih etme mesûliyetini yüklemiştir. İlâhi teklifleri tebliğe memur edilen peygamberler, babaları bir kardeşler gibidirler. Tebliğ ettikleri iman esasları aynıdır. Bu hakikat, muhkem nassla haber verilmiştir: “Andolsun ki biz her kavme “Allah’a ibadet edin, tağuta kulluk etmekten kaçının” diye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir” (Nahl Sûresi, 16/36) Aralarında herhangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere iman etmek farzdır.
Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) nübüvvetin önemini veciz bir teşbihle beyan etmiştir: “Benimle insanların misali, bir ateş yakan kimse gibidir. Ateş etrafını aydınlattığı zaman, orada bulunan küçük kelebekler ateşe doğru uçmaya (içine düşmeye) başlarlar. O kimse, bu kelebekleri ateşe düşmekten korumaya gayret eder. Bazı insanlar ateşe doğru koşarken, ben onları bellerinden yakalayıp, ateşten kurtarmaya çalışıyorum.” Bu tesbitten sonra sualinize geçebiliriz. Halife Hz. Ali’den (r.a.) rivayet edilen Hadis-i şerif’te Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu malûmdur: “Kişi şu dört şeye inanmadığı müddetçe mü’min olamaz. Allahü Teâla (c.c.)’dan başka ilâh olmadığına, Benim O’nun kulu, aynı zamanda Rasulü olduğuma ve bütün insanlara hakla gönderilmiş bulunduğuma şehadet etmek, ölüme ve (ölümden sonra) tekrar diriltileceğine inanmak, Kadere iman etmek.” Aliyyü’l Kari hadis-i şerifin başında yer alan nefyin (lâ yû’minû) kemâle değil, asla raci olduğunu belirtmektedir. Yani bu sayılanlardan (dört unsurdan) birini reddeden kimse mü’min olamaz. Dolayısıyla imanın hükümlerinden birisi, mükellefin Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.)’in bütün insanlara hakla gönderilmiş olduğuna iman etmesidir. Kıyamet hadisesi müstesna, bütün insanların helâk edileceği bir hadise söz konusu değildir. Ümmet-i Muhammed’in toplu helâkten kurtulmasının en önemli hikmeti budur.
Son olarak Vuslat Dergisi okuyucularına ve bu röportajı okuma fırsatı bulabilecek kardeşlerimize nasıl bir nasihatta bulunursunuz?
HÜSNÜ AKTAŞ: Hidayete tabi olan, insanlara iyilikleri (ma’rûfu) emreden ve onları kötülüklerden (münkerden) alıkoymaya gayret eden müslümanların, hakikate uygun olan fiillerine ‘İslâmi Hareket’ denilir. İlâhi murakabeyi kalp gözüyle müşahede eden ve herşeyin hesabının sorulacağı güne hazırlanan her müslümanın, ruhlar âleminde yüklendiği emanetin kadr-ü kıymetini bilmesi zaruridir. İnsanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak, dinin ve hilafetin aslıdır. İslâm âlimleri; insanların hevâlarından kaynaklanan hükümleri, “câhiliye hükmü” olarak vasıflandırmışlardır. Kelime-i şehadeti tasdik ve ikrar eden bir kimse; kayıtsız ve şartsız olarak, Allâh (c.c.)’nun indirdiği hükümlere tabi olacağını taahhüd etmiştir. Arzularını İslâm’a tabi kılmayan kimselerin iman iddiaları, kupkuru zandan ibarettir. İslâm fıkhında hâkimiyet ve iktidar kavramları, birbiriyle ilgili olmakla beraber, farklı mahiyete haizdirler. Hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız olarak sadece Allahu Teâlâ (c.c.)a mahsustur. Hâkim-i mutlak olan o’dur. İktidar ise, O’nun halifesi olan insana ait fiilleri gündeme getirir. Ümmetin velâyetine haiz olan ve onların vekâletini alarak iktidara gelen kimseler; hem Allah (c.c.)’nun hâkimiyetine teslim olmak, hem insanların hukukunu muhafaza etmek mecburiyetindedirler. Halkı müslüman olan ülkelerde, din ile siyaseti birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bazı İslâm âlimleri “İnsanları hidayete ve hayra (dünyevi ve ûhrevi saadete) ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip edilmesi gereken en güzel yola siyaset denilir” tarifini esas almışlardır. İslâm’ın siyasi hedeflerini bir ideoloji gibi değerlendiren, ölümden sonraki hayatı unutan, zerre miktarı hayrın ve zerre miktarı şerrin hesabının sorulacağı günü hafife alan kimselerin imtihanı kazanabilmeleri mümkün değildir. Zira tevhidin aslı Kitab’a ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, hevâya tabi olmaktan ve bid’attan ictinab etmektir. Bu keyfiyete uygun amellerde bulunmayan müslümanların, ‘hayırlı ümmet’ olma vasfını elde etmeleri mümkün değildir.


