19 Nisan 2026 - Pazar

Şu anda buradasınız: / / İslâm Topraklarında Çözüm İktidarların Değil Milletin Değişimidir
İslâm Topraklarında Çözüm İktidarların Değil Milletin Değişimidir

İslâm Topraklarında Çözüm İktidarların Değil Milletin Değişimidir Hanif İbrahimoğlu

‘’Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirip bozmayacaktır. Allah da bir kavme sıkıntı ve kötülükler diledi mi, artık onu önleyecek ve geri çevirecek (bir güç) de yoktur (bulunmayacaktır). Onların Allah’tan başka velileri (ve sahipleri de) yoktur.’’[1]

‘’Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’nun Elçisine iman (ve sünnetine ittiba) edin ki, size Kendi rahmetinden (dünyada zafer ve izzet, ahirette ise cennet ve rü’yet olarak) iki pay (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz (böylece Hakka ve hayra erişeceğiniz) bir nur (akıl, feraset ve dirayet) versin ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok Esirgeyendir.’’[2]

Hayatın her alanına müdahil olan ve her çağ için müntesiplerine çözümler sunan İslâm, gayr-i İslâmi unsurlar tarafından istila edilerek Allah'ın hükümlerinin rafa kaldırıldığı karanlık dönemlerde Mü’minlerin ne şekilde hareket etmesi gerektiğini de beyan eder.

Namaz, oruç, hac, zekât, tesettür ve benzeri ibâdi amellerini kendi keyfine göre değil, Allah'ın ve Resulü’nün belirlediği ölçülere göre şekillendiren müminlerin, tağutlar tarafından istilaya uğramış beldelerde yeniden İslâm ahkâmını tesis edebilmeleri için de yine Allah ve Rasulü’nün seyrini belirlediği şekilde İslâmi mücadeleye girişmeleri şer’î bir kâidedir. İçtimâi, hukuki, ticâri, iktisâdi, zirai ve ailevi vb. meselelerin tümünde emir ve yasakları olan İslâm dini, bu ilahi yasaların yeniden pratik hayatta yaşanılacağı İslâm inkılâbının tesisi için de müminlere hareket metodu sunmaktadır. Bu metodun adı “Nebevi Hareket Metodu”dur.

Batıdan İslâm topraklarına ithal edilen ve ideolojik kamplaşmanın ürünü olan partisel çalışmalar, kitleleri gayr-i İslâmi düzenlere entegre ederek tuğyan rejimlerinin lehine zaman kazandırmaktadır. Kur’an ve Sünnet’in çizmiş olduğu siyasi mücadele çerçevesinde bir ihyâ hareketi gündeme getirebilmenin tek yolu bu tür kamplaştırıcı yapılardan vazgeçip Tevhid inancının içselleştirilmek olacaktır. Bu da ancak cahil bırakılmış ve bu yüzden ideolojik bataklığa itilmiş bir milletin İslâmi ilimlerle irşad edilerek durumunu değiştirmesi ile mümkündür.

‘’..Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirip bozmayacaktır. Allah da bir kavme sıkıntı ve kötülükler diledi mi, artık onu önleyecek ve geri çevirecek (bir güç) de yoktur (bulunmayacaktır). Onların Allah’tan başka velileri (ve sahipleri de) yoktur (çıkmayacaktır).’’[3]

Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde ayet-i kerimeyi şöyle tefsir eder:

’Muhakkak ki, Allah, herhangi bir kavimdeki hali değiştirmez, onlara bahşettiği nimet ve ikbali ya da iyi, kötü herhangi bir hali ve hasleti değiştirmez ta ki onlar kendi özbenliklerindekini değiştirinceye kadar. Yani, kavimler bir süre için iradelerinde serbesttirler ve sorumlulukları iradelerine göredir. Şimdiye kadar hep böyle olagelmiştir, bundan sonra da böyle olacaktır.’’

Elmalılı Hamdi Yazır'ın da beyanı üzere, yüzyıllar boyu Şeriat-i Muhammediyye'yi kendine yol haritası edinmiş bir millet, elindeki bu nimetten yüz çevirir ve kıymet bilmezse, Allah Teâlâ’nın o milletten içinde bulundukları devlet nimetini alması değişmez evrensel yasası yani sünnetullahtır. Müslümanlar, mensubu olduğu dinin anayasası olan Kur'an'ın gösterdiği yoldan sapar, Yahudi ve Hristiyanların yasalarıyla sosyal ve siyasi hayatını yönlendirmeye kalkarsa, yüzyıllar boyu elinde bulundurduğu dünya hâkimiyetini kaybedecektir. Nitekim böyle olmuş, İslâm toprakları Avrupalı gayrimüslimlerin hazırlamış olduğu yasalarla hükmedilen bir coğrafya haline dönüşmüştür. Küfür ideolojileri ile iç içe girilen bu yozlaşma ve entegrasyon süreci bir anda oluşmamış, topluluklar Allah'ın kendilerine verdiği nimeti değiştirip inanç ve ahlaklarıyla gayrimüslimlere benzemeye başlayınca Allah Teâlâ onlardan ellerindeki bu nimeti almıştır.

Vehbe Zuhayli ise et-Tefsirü’l-Münir’in de benzer ifadeler kullanarak kulların irade ve eğilimlerinin gidişatlarındaki etkisini şu şekilde vurgular.

‘’Allah Tealâ, burada suç yokken cezalandırmanın olmayacağını bildirerek ihsan ve adaletinin ne kadar şumullü olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyur­muştur: "Bir millet", toplum yapısını yıkan, milletin tabiatını bozan zulme, is­yana, bozgunculuğa, kötülüklerin ve günahların işlenmesine bünyesinde izin vererek "kendini bozmadıkça Allah, onların içinde bulundukları" nimetleri, sıhhat ve afiyeti "değiştirerek", bu nimetleri onlardan uzaklaştırmaz ve bu şe­kilde "onları cezalandırmaz".

Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace, Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.)'dan, Rasulullah (s.a.v)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "İnsanlar zâlimi görüp de ona manî olmazlarsa, Allah'ın azabının o milleti kuşatması yakındır."[4]

Peygamber Aleyhisselam'ın hadis-i şeriflerinde de beyan buyurduğu üzere Müslümanlar zalimi görüp de zulmüne mani olmazlarsa Allah'ın azabı bireysel olarak değil bütün milleti kuşatıcı bir şekilde yeryüzüne inecektir. Yeryüzünde işlenen en büyük zulüm Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmemektir[5] ve yüz yıldır İslâm coğrafyası diye anılan beldelerde Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmedilmemektedir. Allah'ın kitabı ile hükmedilmeyen düzenleri destekleyen kavimlerin bir türlü felah bulamaması ve manevi çöküntüden kurtulamayışı Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen zulüm idarelerine ve zalim yöneticilere destek vermesi sebebiyledir. Ayeti kerimede beyan olunduğu üzere bir kavim kendinde bulunan olumsuz hali hayra çevirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmeyecektir. Zulüm düzenleri 'ben müslümanım' diyen insanların eliyle destek buldukça Allah’ın azabı kalkmayacaktır. Ancak Allah'ın vaadi üzere Kur'an etrafında bir araya gelmiş İslâm toplumu, içinde bulunduğu bu olumsuz hali değiştirebilirse Allah Teâlâ’da o milletin durumunu hayır üzere değiştirecektir.

Hem geçmiş hem de yakın tarihteki olaylar açık bir şekilde göstermektedir ki Allah Tealâ, İslâm ümmetinin içinde bulunduğu izzet, kuvvet, refah, ilim, siyaset, ekonomi gibi nimetleri, ancak onlar kendi hallerini değiştirip, Kur'an'dan başka sistemleri geçerli kılarak dinlerini ihmal ettikten, Peygamberlerinin (s.a.v) sünnetini terk edip, başkalarını taklit ederek aralarındaki yardımlaşma bağları zayıfladıktan, ahlâkları kötüleşerek aralarında büyük günahlar yayıldıktan sonra değiştirmiştir.[6] Allah, yeryüzünü onu ıslah edip düzeltenlere vadederek şöyle buyurmuştur:

"Yeryüzü şüphesiz Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kı­lar. (En güzel akibet, ve güzel) Sonuç, Allah 'a karşı gelmekten sakınanlarındır."[7]

Çözüm: Tevhid akidesini içselleştirmiş, tepeden tırnağa İslâm boyası ile boyanmış, Nebevi hareket metodunu yegâne şiar edinmiş, Rasulullah (s.a.v)’in tağutlara karşı yürüttüğü siyâsî mücadeleyi ikâme etmiş, Kur'an ve Sünnet bilinci ile donanmış bireylerle İslâm toplumunu inşâ etmektir.

Hz. Peygam­ber (s.a.v); «Bizim içimizde salih kimseler varken helak olur mu­yuz?» şeklindeki bir soruya, «Evet, aranızda pislik çoğaldığında helak olursunuz» diye cevap vermiştir. Başka bir hadiste ise «İn­sanlar zalimi gördüklerinde, onun iki eline yapışmazlarsa, Allah'ın onların hepsine cezayı tatbik etmesi yaklaşır» diye buyurmuştur.

Bugün genelde dünyada özelde ise İslâm coğrafyası diye adlandırılan ülkelerde birçok zulüm işlenmektedir. Bu zulümlerin başı Allah'ın indirdiği yasalarla hükmedilmemesidir ve maalesef bu, kendisini Müslüman olarak tanımlayan kitlelerin sessiz kalması, hatta elleriyle desteklemesi neticesinde olmuştur. Bu gaflet uykusu sonucunda da Allah Teâlâ İslâm ve şeriat nimetini bu toplumlardan almış, yerine Avrupa'dan ithal edilen laik, seküler ideolojiler hâkim olmuştur.

Maalesef günümüzde din adamlarının suskunluğu ve toplumun da bilgisizliği neticesinde zulüm günden güne artmış, Allah'ın kulları üzerindeki yegâne hakkı olan Tevhid yerini şirke bırakmış ve bu zulümleri ortadan kaldıracak İslâm toplumu da yok olmuştur.

Yeniden İslâm medeniyetinin tesis edilebilmesi için Kur’an’ın bize sunduğu metod; Allah'ın egemenliğine başkaldıran tağuti düzenlerin belirlediği programlara tabi olmak değildir. İslâm dışı ideolojilerle mücadele yöntemi Kur’an ve Sünnet-i seniyye’ye uygun olmalıdır. Çünkü Kur’an, vahy olduğu gibi sünnette bizatihi Allah Teâlâ’nın yönlendirmesi ile vahyin kontrolünde cereyan eden bir hüccettir. Kur’an-ı Kerim’de yöntem, metot, menhec gibi kavramlar üzerinden anlatılan tüm ayetler, Rasulullah (s.a.v)’in hayatın her alanında mü’minler için mutlak örnek olduğunu gösterir. Nebevi örneklik dururken, insanların kendi hevâlarınca tâvizkâr metotlar icat etmesi asla caiz değildir. Her ne kadarda iyi niyetli temenniler üzerine kurulmuş olursa olsun, reddedilmesi mutlak olarak emrolunan tağuti düzenlerin belirlediği yasalar çerçevesinde siyaset yürütmek asla ve asla nebevi öğretiye uygun bir metot değildir ve Allah Teâlâ böylesine taviz verilen yöntemleri kesinlikle yasaklamıştır. Zira her amelin usûl ve ölçüsünü belirleyen İslâm, şer’î nizamın tekrardan hâkimiyeti için izlenmesi gereken usulü de yine Nebevî sünnet rehberliğinde gündeme getirmiştir.

“Rasul, nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz. Onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir.”[8]

Bu ayetle kastedilen mana, Hz. Peygamber’in sahih sünnetidir. Dârimî’nin Sünen’inde nakledilen bir rivayete göre, Cebrail (a.s) Rasulullah’a Kur’an’ı getirdiği gibi sünneti/yöntemi de getiriyordu.[9] Bu sebeple âlimler sünnetin de vahiy eseri olduğunu söylemişlerdir. Yani o Rasul’ün söyledikleri ve uygulaması rastgele, keyfî söylenmiş veya tatbik edilmiş şeyler ya da şahsî arzuları değildir. O, sadece Allah'ın (c.c) kendisine vahiy yolu ile bildirdiğini konuşur ve Allah'ın emrettiklerini hiçbir ilâve ve noksanlık yapmadan kâmilen tebliğ eder.[10]

Dolayısıyla Rasulullah (s.a.v)’in ümmetine öğrettiği ibadet usulleri ile birlikte ortaya koyduğu siyasi karar ve yöntemleri de ümmetin itirazsız tâbi olması gereken bir sünnettir. Birini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Hilafetin ilgası sonrasında farklı rejimlere ayrılan İslâm coğrafyasında yaşayan Müslümanların, kaybettikleri İslâm nizamını yeryüzünde tekrardan tesis etmek için uygulaması gereken siyasi mücadele yöntemi, tağutların gölgesi ve yasaları altında parti kurmak değil, bizzat vahyin yönetimi ve yönlendirmesi olan nebevi hareket metodu olmalıdır. Tüm nebi ve Rasuller tağutların değil, Allah’ın (c.c) istekleri doğrultusunda küfre ve şirke başkaldırmış, tuğyan düzenlerine itaati değil isyanı emretmiştir. Bundan mütevellit Rasullerin ibâdî usullerine riayet edildiği gibi siyasi usullerine de riayet edilmelidir.

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

 

 “…Kim benim sünnetimden (yaşama tarzımdan) yüz çevirirse benden değildir.[11]

 

“Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar.[12]

 

"Size, iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe, asla sapıtmayacaksınız; onlar da: Allah'ın Kitabı ve benim sünnetimdir."[13]

İslâm toplumu ve medeniyeti kurmak isteyenlerin partisel yöntemler ile neticeye ulaşması mümkün değildir. Bu değişmez kaide hem Rasulullah (s.a.v)’in Daru’n-Nedve’ye karşı siyasi mücadelesinde hem de birçok ayeti kerime ile beyan edilmiş, kâfirlerin siyasi düşünce ve direktiflerine itaat yasaklanmıştır. Konumuz ile alâkalı ayeti kerime şu şekildedir. 

“Onlar, Senin kendilerine yaranmanı (yağcılık yapıp uzlaşmanı) arzu etmişlerdi; o zaman onlar da Sana yumuşayıp (yaklaşıvereceklerdi).’’[14]

 

Kalem Suresi’nde geçen ve Rabbani metodun ana kaidesini oluşturan bu ikazları Seyyid Kutub şu şekilde açıklamıştır.

 

“İslam ile cahiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki cahiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural dünkü cahiliye için olduğu gibi, bu günkü cahiliye içinde, yarınki cahiliye için de geçerlidir. İslâm ile cahiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir. İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz konusu değildir.’’[15]

 

Kalem Suresi'nin dönemim parlamentosu olan ve Daru’n-Nedve’nin ulu şahsiyetleri olarak anılan Velid bin Muğire ve Ebu Cehil hakkında nazil olduğu pek çok ravi tarafından rivayet edilmiştir. Yine birçok müfessir tarafından ‘Kureyş müşrikleri Rasulullah’ı (s.a.v), atalarının dinine davet ettiklerinde bu ayet nazil oldu’ bilgisi nakledilmiştir. Dokuzuncu ayetin tefsirinde İbn Abbas, Atiyye, Dahhak ve Süddi şöyle diyorlar: “Onlar isterler ki sen hâşâ kâfir olasın ve onlar da küfürleri üzerinde devam edip gitsinler.” Yine İbn Abbas «Bu ayetler Ebu Cehil bin Hişam hakkında nazil olmuştur» demiştir.[16]

 

Zira bu kişiler Daru’n-Nedve parlamentosunun karar mekanizmasında en başta sayılan parlamenterlerdir. Müfessirlerce beyan edildiği üzere «Yalancılara itaat etme» sözü “müşriklere ve siyâsî programlarına sakın meyletme’’ demektir. Çünkü o parlamenter yöneticiler Peygamber (a.s)’ı daima «Sen bize karışma, biz de sana karışmayalım» diye anlaşmaya davet ediyorlardı. Cenab-ı Hak onlara meyletmenin küfür olduğunu bu ayetle ispat etmiştir.

 

Diyanet İşleri Başkanlığınca hazırlanan tefsirde de aynı hususa vurgu yapılmıştır:

 

“Rasûlullah'ın şahsında bütün müminlere hitap edilerek, Peygamberi yalancılıkla itham eden ve hakkı yalan sayanlara boyun eğmemeleri, onların iradelerine teslim olmamaları istenmektedir. Çünkü inkârcılar Hz. Peygamber'in taviz vermesini, bu anlamda uzlaşmacı davranmasını ve İslâm'ın kendilerine ters gelen, çıkarlarıyla çatışan yönlerinin bırakılmasını istiyor; buna karşılık kendilerinin de taviz vereceklerini ve ona muhalefet etmeyeceklerini söylüyorlardı. Hatta bir müddet Hz. Peygamber'in kendi ilâhlarına tapmasını, bir müddet de kendilerinin Hz. Peygamber'in ilâhı bir olan Allah'a tapmalarını teklif etmişlerdi.[17] Allah Teâlâ onların bu tutum ve beklentilerine karşı Hz. Peygamber'in tavizsiz davranmasını, gevşeklik göstermemesini istemektedir. Zira doğru yol onun yoludur.’’[18]

 

Avrupa’dan gelen demokrasi akımıyla kurulan siyasi partiler İslâm topraklarında ancak demokratik toplumlar inşa edebilmişlerdir. Etkisi sadece tağuti düzene güç kazandırmak olan bu metotlar neticesinde İslâmî düşünce zenginleşmemiş ve halk toplulukları uyanmamıştır. Bilakis tağûti düzenin aldatmacası ile kurulan bu partiler namaz kılan ama batıl kanunlar ile hükmeden yöneticiler vesilesi ile gayri İslâmi düzenleri meşrulaştırmış ve bâtıla hak elbisesi giydirilerek imanlar ifsat edilmiştir. Gelinen son noktaya baktığımızda ‘ben Müslümanım’ diyen kitlelerin –yavaş yavaş-gayr-i İslâmi düzenlere entegre olduğu ortadadır.

Kur’an üzerinden mes’eleyi mütalaa ettiğimizde gayri İslâmi bir düzene Allah'ın hükümleri ile hükmetmeyeceğini bildiği halde bir yönetici seçip vekâlet vermek ile şeriatın gelmesi asla mümkün değildir. Önce Kur'an'ı ve mesajını içselleştirmiş, kendilerine sunulan tüm putperest düzenleri elinin tersiyle reddederek hayatından ve siyâsî programından çıkarmış, şirk cephesine karşı dimdik ayakta durarak propagandalarından etkilenmeyen bir toplum inşa edilmeli ve bu toplum da İslâm nizamını yeryüzüne hâkim kılmalıdır. Çünkü yegâne örneğimiz olan Peygamber (aleyhisselam) ve ashabı böyle bir usûl izleyerek dini mübin-i İslâm'ı yeryüzüne hâkim kılmışlardır.

"Şüphesiz ki bir millet kendisini değiştirmedikçe, Allah onu değiştirmez."

Misak gününde alemlerin Rabbi olan Allah'ı yegâne Rab, ilah ve Melik olarak tanıyacağını tasdik eden kullar, sosyal ve siyasal hayatlarında başka Rableri reddedip verdikleri söze uygun olan tutumlarını değiştirmedikçe, Allah Teâlâ da onları yeryüzünün varisi kılacağını vaat etmiştir. Ancak kullar bu misakı bozar ve topraklarında İslâm dışı yasalar ile Allah'ın şeriatını değil gayrimüslimlerin rejimlerini hâkim kılar ve bu İslâm dışı kanunların tatbik edilmesi için zemin hazırlarsa, Allah da onların hayır üzeri oldukları bu durumu şerre dönüştürecek ve Sünnetullah gereği bu toplumları zillet içerisinde bırakacaktır.

Fahruddin er-Râzi, “Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb” eserinde ‘’Allah'ın Takdiri İle Kulun Fiili Arasındaki Münasebet’’ başlığı altında konuyu şu şekilde izah eder:

"Ayetin manası şudur: Allah Teâlâ onlara akıl, kudret vermek; engelleri ortadan kaldırarak yollarını kolaylaştırıp âsân etmek suretiyle in'am ve ihsanda bulunmuştur.  Onun böyle yapmasının maksadı, onların Allah'a ibadet ve şükürle meşgul olmaları, küfürden vazgeçmeleridir.. Fakat onlar bu durumları fısk ve küfr cihetine sarf edince, Allah'ın onlara olan nimetlerini değiştirmiş oldular.  Böylece de hiç şüphesiz onlar, nimetin gazab-ı ilahî ile: lütuf ve keremin de, mihnet ve azâb ile değiştirilmesine müstehak oldular." Kâdî sözüne devamla şöyle demektedir: "İşte bu husus, Allah Teâlâ'nın hiç kimseye işin başında azâb ve zarar vermediğine; O'nun yaptığı şeyin, daha önce işlenmiş birtakım günahlara verdiği bir karşılık olduğuna delâlet eden en kuvvetli delillerdendir."[19]

Kısaca özetlemek gerekirse; irade ve eğilimlerini Kur'an ve Sünnet çerçevesinde İslâmi hükümlerden yana kullanan toplulukların, irade ettikleri bu izzetli hayat üzere yaşayacaklarını Allah Teâlâ müjdelemektedir. Ancak diğer müfessirler ve Fahreddin Râzi'nin de beyanı ile iradelerini ve tercihlerini partiler yoluyla demokratik ve laik düzenlerin bekâsı için kullananlar (niyetleri iyi olsa da) işlemiş oldukları bu şirk ameli ile Rablerinin huzuruna varacaklardır. Bu çıkmaz sokaktan kurtulmanın tek yolu yeniden İslâm'a dönüp tevhid akidesini içselleştirmek ve Nebevi hareket metodunu yegâne şiar edinmektir.

Allah Teâlâ, her­hangi bir topluluğun içinde bulunduğu durumun değişmesini, o topluluğun sahip olduğu özelliklerde beliren değişime bağlı kılmıştır. Demokratik ve materyalist yaşamı tercih eden, İslâm'ın başta inanç olmak üzere tüm nasihatlerine kayıtsız kalan toplumların yeniden İslâm medeniyeti üzere müreffeh bir hayat yaşaması mümkün değildir. İlk önce ilahi yasaları isteyen toplumlar inşa edilir ve sonrasında bu toplumların eliyle şer-i nizam ve adalet yeryüzüne tesis edilmiş olur. Gayri İslâmi bir düzene Allah'ın hükümleri ile hükmetmeyeceğini bildiği halde bir yönetici seçip vekâlet vermek ile şeriatın gelmesi asla mümkün değildir. Önce Kur'an'ı ve mesajını içselleştirmiş, inanç dünyasındaki tüm putperest düzenleri elinin tersiyle reddederek hayatından ve programından çıkarmış, şirk cephesine karşı dimdik ayakta durarak propagandalarından etkilenmeyen bir toplum inşa edilmeli ve bu toplum da İslâm'ı yeryüzüne hâkim kılmalıdır. Çünkü yegâne örneğimiz olan Peygamber (aleyhisselam) ve ashabı böyle bir usûl izleyerek dini mübin-i İslâm'ı yeryüzüne hâkim kılmışlardır.

‘’Allah, içinizden iman edenlere ve salih ameller işleyenlere (şunları) va’ad etmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, bunları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği (Hakk) dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak (İslami hükümleri tatbik imkânı ve iktidarı sağlayacak) ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirip (huzura ulaştıracaktır. Çünkü) Onlar, yalnızca Bana ibadet (ve kulluk) yaparlar (her hususta Kur’ani yasalarını esas alırlar) ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. (Artık) Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.’’[20]

İbn Kesir ayeti kerimeyi ‘Yeryüzünün Gerçek Sahipleri’ başlığı altında şöyle tefsir eder:

‘’Allah Teâlâ Rasûlü (s.a.v)’e vadediyor ki onun ümmetini yeryüzünde halîfeler kılacaktır. Yani onları insanların imamları ve idarecileri kılacaktır. Onlarla ülkeler düzelecek, kullar onlara boyun eğecek ve insanlardan korkularından sonra onların bu korkularını emniyet ve onları hâkim kılma ile değiştirecektir.’’[21]

Kur'an'a gerçekten iman eden toplumların kendilerine vaat edilen zafer ve iktidarı elde edebilecekleri yolları tefsirler ışığında görmüş olduk. Gerçekten Kur'an'a ve onun vaat ettiklerine iman eden bir toplumun artık bu ayeti kerimeler sonrasında gayri İslâmi yöntemler ile İslâm'ın iktidarını beklemesinin Kur'an'ın beyanına aykırı bir görüş olduğu ortadadır. Çağlar boyu kendilerine iktidar verilen tüm toplumlar elde ettikleri bu nimeti; yalnız Allah'a ve onun yasalarını itaat ettikleri, teşri/yasama alanında Allah'a şirk koşmadıkları ve Peygamberlerinin izinde bir yöntem izlediklerinden dolayı elde etmişlerdir. Tevhidi bakış açısını kazanmış toplumlar için hakikat gün ışığı gibi ortadadır. Ancak kalplerini ve amellerini batılı Avrupa'nın etkisinden kurtaramamış oluşumların kendilerine sunulan bu reçeteyi kabul etmemelerinden dolayı peşinden sürüklediği kitlelerle birlikte zilleti tercih ettikleri de malumdur. Hilafetin ilgasına kadar gelen süreçte Kur'an'a bağlı toplulukların adalet ve refah içerisinde yaşadığı dönem sonrasında, yani; Kur'an’ın sosyal ve siyasal hayattan koparıldığı günden beri İslâm dünyası bir türlü zilletten kurtulamamışken hâlâ gayr-i İslâmi yöntemlere başvurarak İslâm nizamını getireceğini zannedenler büyük bir yanılgı içerisindedirler.

Bu yüzden çözüm; iktidarın değişmesi değil, halkın tevhid ile dönüşmesidir.

 


[1] Ra’d, 11

[2] Hadid, 28

[3] Ra’d, 11

[4] Enfal/25

[5] ‘’..Kim Allah’ın indirdiği/bildirdiği (hükümleri) ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.’’ Mâide/47

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 7/102-106.

[7] A'raf/128

[8] Necm/3-4

[9] Dârimî, Sünen, Mukkadime 49

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/87-92.

[11] Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5

[12] Dârimî, Mukaddime 16

[13] Ebu Dâvud, Sünnet, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 6; Dârimî, Mukaddime, 16.

[14] Kalem/9

[15] Fi Zilal’il Kur’an, Seyyid Kutub

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/212-215.

[17] Şevkânî, V, 309

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: V/356.

[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/342-343

[20] Nur/55

[21] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 11/5957-5961

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul