Kendisinden başka kanun koyucu hak rab, melik ve ilâh olmayan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, katıksız iman eden kullarına, emrettiği gibi dosdoğru davranmalarını1 buyururken:
“Zulmedenlere eğilim göstermeyin!”2 emrini verir!..
Rabbimiz Allah, en son Nebî ve en son Rasul Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in merhamet olunmuş ve insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetinin3 üzerindeki nimetini tamamlamış, onlar için seçip razı olduğu İslâm Dini’ni kemâle erdirmiş,4 zulmü, kendisine haram kıldığı gibi, kulların da kendi aralarında zulmetmesini haram kılmıştır!..
Ebu Zerr (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.)şöyle buyurdu:
“(Allah) buyurdu ki:
- Ben, zulmü kendime haram kılmışımdır. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Bundan dolayı birbirinize zulmetmeyin!”5
Zulmün her çeşidini reddedip karşı koymak ve zulmedenlere asla meyletmemek imanın gereği olup mü’min müslüman şahsiyetlerin olmazsa olmaz karakteridir... Zulmedenlere meyletmemek konusunda, şunlar beyân olunmuştur:
“İbn Abbas (r.anhuma), ‘terkenû’ kelimesinin ‘meyletmek’ anlamında olduğunu söyler. ‘er-rükûn’ kelimesi kalben sevme ve meyletme anlamındadır.
Ebu’l-Âliye:
- Onların amellerinden razı olmayın anlamında olduğunu söylemiştir.
Süddî:
- Zalimlere yağcılık yapmayın, demiştir.
İkrime:
- Onlara itaat etmeyin anlamında olduğunu söyler.
Bunun, ‘zulmedenlere güvenmeyin, itimat etmeyin’ anlamında olduğu da söylenmiştir.”6
Her şeyi ile adâlet, huzur ve hayat nizâmı olan İslâm kadar zulme ve zalime karşı başka bir düzen yoktur... O, yeryüzünde adâleti ve huzuru sağlamak için var olmuştur... Gerek Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya karşı işlenen en büyük zulüm olan şirki kökten yok etmek,7 gerek insan kulların birbirine yaptıkları zulmü engellemek, onların arasında gerçek adâleti sağlamak için ilkelerini beyân edip imkânlarını kullanmıştır... Kendisine katıksız iman edip teslim olan mü’min müslümanları, zulme ve zalimlere karşı görevli kılıp mücadele ederek varlıklarını ortadan kaldırmak için harekete geçirmiştir...
Rabbimiz Allah Teâlâ:
“Allah, zalim olanları sevmez.”8 buyurmuş ve:
“Haberiniz olsun, Allah’ın lâneti zalimlerin üzerindedir.”9 beyânıyla, zalimlerin durumunu apaçık bir şekilde bildirmiştir...
Yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ’nın sevmediği ve lânet ettiği zalimleri, O’na şüphesiz iman edip tam teslimiyet ile teslim olmuş mü’min müslüman kulları da asla sevmez ve meyletmezler... Bilirler ki, zulme rıza göstermek, onu işlemek demektir ve yine bilirler ki, zalime eğilim göstermek, onu sevmek, ona yardım edip destek vermek, cehennem ateşini hak etmektir...
Ve yine bilip inanırlar ki:
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanların tâ kendileridir.”10
Muvahhid mü’min müslümanlar, insanlık tarihi boyunca hep mazlumdan yana olmuş, Allah’a şirk koşan ve Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyip hevâlarını ilâhlaştırarak, Allah’ın hükümlerine mukabil kanunlar yapıp onunla egemen olduğu halkları yöneten tağutlara karşı koyup mücadele etmiş, onların zulüm yönetimlerinin yıkılıp yerine adâlet nizâmı olan İslâm’ın yer alması için bütün imkânlarıyla çalışmışlardır...
Mü’min müslümanlar, hangi çağda ve hangi beldede olurlarsa olsunlar onların vazgeçilmez ve ânın vacibi olan kulluk vazifeleri, Allah’ın indirdiği hükümleri, gerek inkâr ederek, gerekse kabul ederek geçersiz kılıp yasaklayarak, egemen oldukları ülkelerde kendilerinin yaptıkları uyduruk yasalarla, Allah’ın insan kullarını zulüm yönetimleriyle yöneten zorba diktatörlere karşı mücadele etmektir... Mustaz’afların ve mazlumların, zalimlerin zulmünden kurtulması için var güçleriyle çalışan mü’min müslümanlar, ne olursa olsun zalimlere yakın duramaz, onlara asla yardımcı olamazlar... Asıl olan, zalimleri yardımsız bırakmak, onların zorba gücünü zayıflatmak, zulümlerini engellemek, ya ıslah olmalarını ya da yok olmalarını sağlamaktır...
Yüz yılı aşkın bir zamandan beri, çağdaş zalim ve gayr-i İslâmî yönetimler tarafından işgal edilen İslâm topraklarında esaret altında, mazlum ve mustaz’af bir durumda ezilip sömürülen mü’min müslümanlar, bir ümmetin ferdleri ve kardeşler olduğunu idrak edip inandıkları İslâm’ın kendilerine emrettiği vahdeti sağlayarak, işgalci tuğyan eden egemen zalimlerin esaretinden kurtulmak için bütün güçlerini kullanmalıdırlar...
Kendisinde hiçbir değişme olmayacak “Sünnetullah” şudur:
“Şüphesiz bir kavim özünde olanı değiştirmedikçe, Allah onda var olanı değiştirmez.”11
“Nedeni şu: Bir kavim (toplum) kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah, şüphesiz işitendir, bilendir.”12
İşgal edilen İslâm topraklarında, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmedilmediği gibi, Allah’ın hükümleri yasaklanmış, Allah’a karşı tuğyan eden zorbalar muktedir olmuş ve zulmün her türlüsü mustaz’af müslümanlara uygulanmaktadır... Bu zulümlerin bitmesi ve zalimlerin soyunun tükenmesi için mücadelede muzaffer olan İslâm, kendisine inandıklarını söyleyen mü’min müslümanların kalplerinde yer alması gerekir... Kendisinden başka kurtuluş yolu olmayan hayat ve huzur nizâmı İslâm, bir kulun kalbinde yer edinip o kalbi tamamen ihata ederse, o kulu iyilikten ve hayırdan yana harekete geçirir, sadıklardan kılar, Salihlerden olmasını sağlar... İslâm, her yönüyle insanı, özgürleştiren bir hayat nizâmıdır... Önce nefsine ve hevâsına kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul eder, sonra kulları, diğer kullara kulluktan kurtarıp özgürleştirir ve yalnızca Rableri Allah’a kul olmalarını sağlar... İslâm, kalbiyle, beyniyle, ruhuyla ve bedeniyle, kendisine teslim olanı yalnız ve yalnız Allah’a kul eder, tuğyan eden zorba diktatörlerin esaretinden kurtarıp özgürlüğe kavuşmalarını gündeme getirir... Her türlü zulme ve kim olursa olsun her zalime karşı kıyam edip egemenliğine son vermeyi gerçekleştirir... Ferdlerin özgürlüğünü sağlayıp Allah’a kul olmalarını gerçekleştirdiği gibi, toplumları da çağdaş “Firavunların ve Nemrûdların” sahte ilâhlıklarından, sömürülerinden ve zorba diktatörlüklerinden kurtararak hürriyete kavuşturan İslâm, kulların hevâlarını ilâhlaştırarak birbirlerine rab ve kul olmalarını ortadan kaldırır...
Şöyle buyurur Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ:
“De ki: ‘Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid’e) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, deyin k: ‘Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız.”13
Ayet-i kerimeden net olarak anlaşılan, Allah’a iman edip kul olmak isteyenlerin olmazsa olmaz özellikleri şunlardır:
1-Allah’tan başkasına kulluk etmemek.
Allah’tan başka ilâhları reddetmek, o egemenlere itaat etmemek, hevâlarından gündeme getirdikleri hükümlere/kanunlara/yasalara/tüzüklere asla tâbi olmamak... Çünkü Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin, zalimlerin ve fâsıkların tâ kendileri olduğunu Allah Teâlâ beyân buyuruyor...14 Allah’ın hükümlerini bırakıp hatta yasaklayıp kendileri hüküm/kanun koyucu olup egemenlikleri altında bulunan insanlara uygulayanlara itaat eden, destek veren ve yardımcı olanlar, onlar aynı duruma gelir ve ortak olurlar... Allah’a karşı işlenen suç ve günahta, biri asıl, diğeri vekil konumundadır... Dolayısıyla aynı günah işlenmekte ve her biri bunda pay sahibi olmaktadır...
2-Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak.
Âlemlerin Rabbi Allah’ın yaratmada hiçbir ortağı olmadığı gibi, emir konusunda da hiçbir ortağı yoktur... O, yalnızca kendisine ibadet, yani itaat etsinler diye yarattığı insan kullarına, nasıl olmalarına dair kanun koyucu olup kendi kanunlarından başka hiçbir kanun koyucunun kanunlarını kabul etmez ve iman eden kullarına böylesini reddetmelerini emreder!.. O’nun kanunları, bütün hayatı kuşatıcı olan İslâm Dini’dir!..
Şöyle buyurur Allah Teâlâ:
“Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir.”15
“Size din olarak İslâm’ı seçip beğendim.”16
“Kim İslâm’dan başka bir din (hayat nizâmı) ararsa (benimserse) asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba uğrayanlardandır.”17
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) “Mefâtihu’l-Gayb” adlı tefsirinde bu ayet hakkında şunları beyân eder:
“Allah Teâlâ bu ayette, dinin sadece İslâm Dini olduğunu, İslâm’ın dışındaki hiçbir dinin Allah katında makbul olmadığını, çünkü makbul olan amelin, Allah Teâlâ’nın kendisinden ve failinden razı olup kendisine sevap verdiği amel olduğunu beyân etmiştir. İşte bu sebebden dolayı Cenâb-ı Hakk:
‘Allah, ancak muttakî olanlardan kabul eder.’18 buyurmuştur.
Daha sonra Hak Teâlâ, İslâm Dini’nin dışındaki dinlere mensup hiç kimsenin dininin, Allah katında makbul olmadığı gibi, aynı zamanda o kimsenin âhirette hüsrâna uğrayanlardan olacağını açıklamıştır. Âhirette hüsrâna uğramak, sevaptan mahrum, cezaya da duçar olmakla gerçekleşir. Bu hüsrân ifadesine, kişinin dünyada iken yapmadığı salih amellere karşı duymuş olduğu üzüntü ve keder ile, yine dünyada iken kendi bâtıl dinini yerleştirme hususunda katlandığı çile ve meşakkatler de dahildir.”19
Allah azze ve celle, sadece iman edip İslâm ile amel etmeyi kabul ediyor, başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere hiçbir bâtıl dini ya da başta demokrasi olmak üzere hiçbir beşerî ideoloji veya yönetim düzenini asla kabul etmiyor, onları benimseyip hayat düzeni olarak kabul edenler, dünyada da, âhirette de kayba uğrayanlar olduklarını apaçık beyân buyuruyor!..
3-Allah’ı bırakıp bir kısmın, diğer bir kısmı rabler edinmemek.
Dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşayan insanlar, Allah’ın hükümlerini bırakıp aralarında iktidarda bulunan birilerinin yaptığı hükümlerle idare olunup hayatı ona göre düzenlemeyi gündeme getirirlerse, kanun koyan yöneticiler ilâhlık makamında, onların kanunlarına itaat edenler ise kul makamında olurlar... Böylece birbirlerinin rabbi ve birbirlerinin kulları olmuş olurlar... Allah’ın insan kulları için yasaklarını serbest, serbest kıldıklarını yasaklayan kanunları koyanlara itaat edenler, o kanun koyucuları kendilerine Allah’tan başka rabler edinmişlerdir!..20 Muvahhid mü’min müslümanlar, Allah’tan başka kanun koyucu sahte ilâhları reddetmişlerdir...
Gerçekten Müslüman olanlar, bu inançta ve bu salih amel üzeredirler... Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Rasulullah (s.a.s.)’i önder kabul edip razı olmuşlardır...
İslâm, gerek iman konusunda, gerekse amel konusunda eşi ve benzeri olmayan bir inkılâbdır... Şuurlu iman eden bir kulun kalbinde yer edindiğinde, o kalpte ciddî bir inkılâb gündeme getirir... Şirk yok olur, onun yerini Tevhid alır, küfür yok olur, yerini imana bırakır, bâtıl dinler ve beşerî ideolojiler yok olup yalnız İslâm kalır... Kalpteki bu inkılâb, ruha ve bedene egemen olup düşünce ve eylemlere yansır... Hâl ve hareket, İslâmlaşır... Düşünce ve dilde İslâm gündeme gelir... İslâm’ın kalbine yerleştiği mü’min müslüman kulun hayatı, İslâmlaşır ve İslâm onun hayatı olur...
Yeryüzünde kendisini İslâm’a nispet eden iki milyara yakın insanlardan bahsedilmektedir... Bu sayı gerçek ise, İslâm’ın girip inkılâbını gerçekleştirdiği kalpler elbette ki, azınlıkta değildir... Bu öyle bir inkılâbdır ki, üstünlüğün ölçüsünün yalnız ve yalnız takva olduğunu beyân eder, zulmün her türlüsünü ortadan kaldıran gerçek adâleti, gerek ferdlere, gerek ailelere ve gerek topluma hakim kılar... İslâm Devleti gücüyle birleşen adâlet, kim olursa olsun hiç kimseye zulmedilmesine razı olmaz, zalimlerin boynunu kırar ve onlarda zulmetme gücü bırakmaz... Bâtılı bırakıp hakka teslim olmalarına vesile olur... Bu adâletin farkına varıp idrak edenler, onun, ülkeye hattâ bütün yeryüzüne egemen olmasını ister ve bunun için mücadele eder... Dünyanın karalarında, denizlerinde ve semâlarında bu adâletin hakimiyetini isteyenler, bunu istemeyen bozguncularla asla uzlaşmaz, onların fitnelerini gidermek için var güçlerince çaba harcarlar... Allah katında hak din İslâm’dır... Arzulanan adâlet, İslâm’ın egemenliğinde sağlanır...
Bundan dolayı Allah Teâlâ:
“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din, Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.”21 buyurur.
Allah’a katıksız iman edip salih ameller işleyerek teslim olan mü’min müslüman kullar, Allah yolunda ve “İ’lâ-yı Kelimetullah” için gereği gibi cihad edip yeryüzünde adâleti gerçekleşmesi, her türlü zulmün yok olmasına çalışırlar... Bu iyiliğin ve hayrın egemen olması, baskının, diktatörlüğün, sömürünün, zulmün ve tuğyanın kökünden sökülüp kaldırılması, yeryüzünün bu kötülüklerden temizlenmesi ve üstünlük ölçüsünün takva oluşunu insanlık âlemine duyurulup kabul ettirilmesi ile gerçekleşir...
İslâm, insanların kalplerine, beyinlerine, ruh ve bedenlerine hakim olunca, hayatlarına egemen olur ve yaşanan hayatı İslâmlaştırır... Bunu engellemeye çalışan kim olursa olsun, ne olursa olsun onunla mücadeleyi devam ettirir ve kendisine ihlâs ile inanan kulları, bu engelleri aşmak için elleriyle, dilleriyle ve kalpleriyle cihad etmeye davet edip yönlendirir... Onlar, zulmü ve zalimi gördüklerinde, mutlaka üzerlerine düşen ânın vâcibi olan zulmü kaldırmak ve zalimi gidermek kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirir, bunun için ellerini, dillerini harekete geçirir ve buna imkânları yok ise, en azından kalpleriyle kin güderler!.. Zulmün yok olması ve zalimlerin güçsüz bırakılıp mahkum edilmesi için açılan cihad cephesinde yeri alır, savaş meydanlarının mücahidi olurlar...
Bu mücadele, bu cihad ve bu savaş başarmak için katıksız iman ve salih amel işlemek ile ulaşılacak takvanın olması yeter, yani Müslüman olmak kâfi gelir... Yalnız Allah’a kul olan mü’min müslüman şahsiyet, adâlet ve huzur nizâmı İslâm’ı egemen kılmak için kendinde yeterli gücü olur... Çünkü bir ümmetin bir parçası olduğunun farkında olup bütünlüğün şart bir durum arzettiğinin şuurunda, diğer parçalarla kopmamak kaydıyla birleşip İslâm Milleti’ni oluşturmasının kulluk görevinin olduğundan bir şüphesi yoktur...
Mü’min müslüman, her türlü zulüm ve zalimle mücadele etme gücünü katıksız imanından ve teslim olduğu İslâm’dan alır... İman ve İslâm şuuru ile şuurlanan şahsiyet, amel olarak gereğini yaptığında, Allah’ın yardımı ile başarılı mutlu bir sonuca ulaşır... Mü’min müslüman olan ve bu inanç ile teslimiyetinde samimî davranan kul, her zorluğa göğüs gerer, her fedâkarlığı yapar ve Allah’a tevekkül edip sabırla direnir...
“(Yakub dedi ki:) ‘Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etsinler.”22
“Kim Allah’tan korkup sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir.
Ve onu, hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır.”23
Allah’a tevekkül etmek, yalnızca O’na güvenip dayanmak, emrolunduğu gibi dosdoğru davranıp kulluk yaparak yalnızca O’ndan yardım beklemektir...
Rabbi ve İlâhı Allah’a şirk koşmadan yalnızca O’na ibadet etmekle emrolunan iman ehli kul, ihlâslı bir Müslüman olduğunda, öyle bir yürek ve beyine sahip olur ki, tek başına bile kalsa, zulme ve zalime karşı mücadelesini devam ettirir, bu uğurda gösterdiği örnek tavrı, diğer mazlumları cesaretlendirir ve kıyam etmelerine vesile olur...
O muvahhid mü’min müslüman şahsiyet, Rabbi ve İlâhı Allah Teâlâ’ya malını ve canını satmış:
“Biz Allah’a aid (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.”24
“Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi Allah’ındır.”25 demiştir...
Allah Teâlâ da:
“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden –karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir va’ddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir? Şu hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.”26 buyurarak, muvahhid mü’min kullarına verdiği değeri beyân etmiştir...
Mü’min bir kalbe katıksız iman yerleşip bütünüyle kapladığında, bir parçası olduğu bedenin İslâm’a teslimiyetini sağlar... İslâm’a teslim olmuş iman ehli kullar, hiçbir bâtıl din ve beşerî ideoloji mensuplarına zulümlerinde yardımcı olamayacağı gibi, onların ortadan kaldırılması mücadelesinde de asla geri durmaz... Başta demokrasi olmak üzere komünizmle, kapitalizmle, faşizmle, rasyonalizmle ve diğer zulüm ideolojileriyle bütün imkânlarıyla mücadele edip hakkın egemen olması için çalışırlar... Hakkın egemenliği, insanlık âlemine barış, özgürlük, adâlet, huzur ve mutluluk getirir... Her türlü sömürüye ve zulme son verir...
“el-Kahhar” ve “el-Kadîr” Allah azze ve celle, mü’min müslüman kullarının kendi uğrunda, zulme ve zalimlere karşı yaptıkları bu mücadele ile bu savaşta galip geleceğinin va’dinde bulunmuş, müjdesini vermiştir:
“Kim Allah’ı, Rasulü’nü ve iman edenleri dost (velî) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.”27
“Onlara yardım ettik, böylece üstün gelenler oldular.”28
“Andolsun (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir:
Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır.
Ve hiç şüphesiz, Bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır.”29
Bu “Sünnetullah”tır ve Sünnetullah’ta hiçbir değişme olmaz... Her çağda ve her yerde geçerlidir!..
Yeryüzünde fitneyi, şirki ve zulmü kaldırmak, Allah’ın dini, yani İslâm’ı egemen kılmak üzere emrolunan mü’min müslüman kullarına, mallarıyla, canlarıyla cihad emrini veren Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir velî (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklarla zayıf bırakılmış (mustaz’af)lar adına savaşmıyorsunuz?
İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler (kâfirler) ise tağut yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz şeytanın hileli düzeni pek zayıftır.”30
Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, Aziz İslâm Milleti’nin mensupları olan mü’min müslümanlar, bulundukları yerde kendi kurtuluşlarını gerçekleştirmeli, şirk yönetimlerin esaretinden kurtulmalı, İslâm’ın egemenliğini gerçekleştirmeli, bağımsızlık ve özgürlüklerine kavuşmalı, sonra yeryüzünde, Allah’tan başka rablere ve ilâhlara kul olmuş insanları, “kullara kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etme” cihadını başlatmalıdırlar...
Bu, mü’min müslümanlara ânın vacibidir!..
“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Rasulü’ne icâbet edin.”31
- Bkz. Hud, 11/11.
- Hud, 11/113.
- Bkz. Âl-i İmrân, 3/110.
- Bkz. Mâide, 5/3.
- Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sılâ, B. 15, Hds. 55.
İmam Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, B. 225, Hds. 490.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2013, c. 1, sh. 95, Hds. 48.
İmam Beyhakî, Beyhakî Külliyatı-Allah’ın İsimleri ve Sıfatları, çev. Hasan Yıldız, İst. 2019, c. 1, sh. 466, Hds. 459.
- Ebu Muhammed Muhyissünne el-Huseyn el-Mes’ud b. Muhammed el-Ferrâ el-Beğavî, Beğavî Tefsiri-Meâlimu’t-Tenzil, çev. Nurgül Özdemir, vdğ. İst. 2018, c. 3, sh. 572.
- Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Hani Lokman oğluna –öğüt vererek- demişti ki: ‘Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şübhesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.” Lokman, 31/13.
- Âl-i İmrân, 3/57,140.
- Hud, 11/18. Ayrıca bkz. A’râf, 7/44.
- Mâide, 5/45.
- Ra’d, 13/11.
- Enfal, 8/53.
- Âl-i İmrân, 3/64.
- Bkz. Mâide, 5/44-45, 47.
- A’râf, 7/54.
- Mâide, 5/3.
- Âl-i İmrân, 3/85.
- Mâide, 5/27.
- Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr-Mefâtihu’l-Gayb, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ. Ank. 1989, c. 6, sh. 450.
- Bkz. Tevbe, 9/31. Ve bu ayetin tefsirlerine.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 10, Hds. 3292.
- Bakara, 2/193. Enfal, 8/39.
- Yusuf, 12/67.
- Talak, 65/2-3.
- Bakara, 2/156.
- En’âm, 6/162.
- Tevbe, 9/111.
- Mâide, 3/56.
- Saffat, 37/116.
- Saffat, 37/171-173.
- Nisa, 5/75-76.
- Enfal, 8/24.


