20 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Ashab-ı Kehf: Cesur Ve Bilge Gençlerin Tevhid Direnişi (3)
Ashab-I Kehf: Cesur ve Bilge Gençlerin Tevhid Direnişi (3)

Ashab-ı Kehf: Cesur Ve Bilge Gençlerin Tevhid Direnişi (3) Mehmet Yıldırtan

Ashab-ı Kehf kıssası, kendisinde barındırdığı pek çok hikmetli ders ile birlikte, ince ve derin bir tefekkür zahmetini bizden bekliyor. Biz de bu yazıda, geçen iki sayıda yapmaya çalıştığımız bu hikmet araştırmasına devam edeceğiz. Ashab-ı Kehf’in direnişi, sabrı ve Allah’ın onlara bahşettiği mucize; yine Rabbimizin bize bahşettiği akıl melekesini sonuna kadar kullanacağımız “bir hikmet madeni” olarak önümüzde duruyor.

YENİDEN DİRİLİŞ İÇİN BİR “AYET”

 “Böylece biz, (insanları) onların halinden haberdar ettik ki, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevi tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), "Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların halini daha iyi bilir" dediler. Duruma hakim olanlar ise, "Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız" dediler.” (Kehf, 21)

Gençlerin içinden kendi seçtikleri bir kişi, elinde eski bir gümüş para ile alışverişe gidiyor ve akabinde gerçekleşen belli olaylar silsilesi neticesinde onların yüzyıllar boyunca uyumuş olan Ashab-ı Kehf oldukları anlaşılıyor. Şehir ahalisi, bu muvahhid ve direyetli gençlerin, Allah’ın müşahhas bir ayeti ve mucizesi olarak yeniden uyandıklarını anlıyorlar. Bu durum gerek o zaman bu olaya şahit olanlara, gerekse onlardan sonra gelen bütün nesillere ve pek tabi ki bize de, “yeniden diriliş” için bir örnek ve mucize teşkil etmiş oluyor.

İnsanlar çok eski zamanlardan beri, hemen hemen her kültürde baharın gelişini, mevsimlerin döngüsünü, gece ve gündüzün birbiri ardına gelmesini sırasıyla yaşam, ölüm ve sonrasında yeniden dirilişin temsili olarak tasvir ettiler. Hangi coğrafyayı incelerseniz, buna benzer bir tasavvurun toplumların kültürel hayatlarında yer ettiğini görürsünüz. Bu durum, fıtratta var olan “yeniden diriliş” imgesinin bir tezahürüdür. Keza bu tasavvur, Ashab-ı Kehf kıssasında olduğu gibi Allahu Teala’nın mucizeleri ile de desteklendiğinde, imanı gerektiren son derece somut bir “delil” hüviyeti kazanıyor.

Öldükten sonra yeniden dirilmek ve hesap vermek için toplanma yani “haşr”;  dinin, ahlakın ve mesuliyetin en önemli zeminidir desek yanlış olmaz. İnsanın sorumluluk bilincini, toplum, ahlak ve din için müsbet ve etkili bir fenomene dönüştürmek sadece ahirete, hesaba, mîzâna iman etmekle ve “haşr” akidesiyle mümkündür.

Tüm bunların yanında Rabbimiz bu ayetlerde, özellikle bazı ayrıntılara takılmanın, onlarla vakit harcamanın değil asıl anlaşılması gerekene odaklanmanın önemini de hatırlatıyor. Kıssalarla alakalı ayrıntılar, bazı spekülatif tartışmalar, ilim ehli ve araştırmacılar için belli bir öneme sahip olabilir. Fakat asıl maksadın unutulmaması, vaazlarda ve nasihatlerde bu kıssa anlatılırken, kritik olan ibret ve hikmetlerin işlenmesi gereklidir.

KABİRLER ve MESCİDLER

Ayetin devamında, “duruma hakim olanların”, Ashab-ı Kehf’in olduğu yere mescid yapmaya karar verdiklerini görüyoruz. Bu kısım alimlerimiz tarafından farklı farklı yorumlanmıştır. Bir kısmı onların yönetici olduğunu söylerken bir kısmı olaya vâkıf olan ve özündeki hikmeti yakalayan mü’minler olduklarını düşünmüşler.

Misalen Suyuti1 ve Râzî2 onların Müslümanlar olduğunu belirtir. Beydâvî3 ve Mâtürîdî4 de bu “mescid” talebinden olumlu bir şekilde bahseder.  Buna mukabil İbn Kesir, bazı rivayerlerle de beraber bu talebin olumsuz olduğuna kanaat getiriyor. Nitekim İbn Cerir et-Taberî de bu konuda iki grup olduğunu zikrediyor. Bu iki gruptan bir tanesi mescid yapmak isteyenlerin mümin, diğeri ise müşrik olduğunu söylüyor5.

Bu husustaki ihtilafın, alimlerimizin gerek usul ve mezhebleri, gerekse coğrafi ve tarihi koşulları ile alakalı olduğu muhakkak. Biz de içinde yaşadığımız zamanda ve mekanda ihtiyacımız olan dersi elde etmeye çalıştığımız için, özellikle kabir ve mescid ilişkisinin sahih çerçeveden çıkartıldığı uygulamalara karşı bazı hatırlatmalarda bulunmamız icab ediyor.

Allah Rasulu (s.a.v) buyurur ki: “Allah"ım, kabrimi ibadet yeri hâline getirme! Peygamberlerinin kabrini mescit hâline getiren ümmete Allah"ın gazabı şiddetli olur.” (MU419 Muvatta", Kasru"s-salât, 24; HÜ1073 Humeydî, Müsned, III, 252) 6

Kabirlerin mescid haline getirilmemesine dair hadisler ve rivayetlerin mevcudiyeti pek çoğumuzun malumudur. Bu nasihate özellikle bizim coğrafyamızda ne kadar ihtiyaç duyulduğu da aşikar. İnsanlar cehaletle malûl olduklarında, İslam öncesi inançların mitik ve mistik kalıntılarından medet ummaya meyillidir ve pagan/putperest kökenli eski hortlak alışkanlıkları tekrar yaşatmaya çalışmaktadır.

Bir kabrin yanına yapılan ibadethane, o kabrin içinde yatan şahsın manevi gücünün delili olarak görülebilir ve o mekânın, kendinden menkul bir berekete sahip olduğu zannedilebilir. Yaşadığı salih ve takvalı hayatın sonunda insanların hafızasında olumlu iz bırakmış bazı zevâtın da kabirleri yanına mescid yapılırken, o kişinin ruhaniyetine dair itikâden sakıncalı fikirler oluşabilir. Bu tür yerlerde el/yüz sürme, çaput bağlama gibi adetlere tevessül edilmesi de son derece olasıdır. Tüm bunlardan mütevellid, Allah Rasulu (s.a.v)’ın uyarılarının dikkate alınması, özellikle bu tarz yerlerde aşırıya kaçacak amellerin önüne geçilmesi gerekir. Bu hem en önemli varlığımız olan akidemiz açısından hem de kültürel mirasın kirletilmemesi açısından elzemdir.

ŞÜPHE DEĞİL KESİN BİLGİ

“(Ey Muhammed!) Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: "Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Yine, "Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir" diyecekler. Şöyle de diyecekler: "Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir." De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O halde onlar hakkında (Kur'an'daki) apaçık tartışma (yı aktarmak) dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.” (Kehf, 22)

Kişinin bilmediği şey hakkında konuşması, amaçsızca karanlığa taş atması gibidir. Doğrusunu kesin bilmeden, şüpheli bilgi üzerine Ashab-ı Kehf’in sayıları hakkında atıp tutanlar hakkında ayette geçen “racmen bi’l ğayb/ğayba taş atan”  deyimi buna benzer bir teşibhte bulunur. Pek çok alim ayetin siyak ve sibakından, onların yedi kişi olduğunun teyid edildiği kanaatindedir. Nitekim onlarla ilgili doğru veya yanlış pek çok tarihsel söylencede de genelde yedi kişi oldukları anlatılmıştır. Kıssa ne kadar tahrif edilerek masallaştırılmış ve efsaneleştirilmiş olsa da, ayetteki bu haber, sayılarının genelde doğru rivayet edilmiş olduğuna dair bir gösterge olarak görülebilir.

Bu ayetlerde özellikle bizi ilgilendiren husus ise kesin bilgi ile konuşmamızın önemi, muhataplarımız veya muarızlarımızla sağlam bir zemin üzerinde tartışma ve müzakere geliştirmemizin gerekliliğidir. Allahu Teala Rasulullah (s.a.v)’e kesin bilgiyi aktarması dışında onlarla tartışmaya girmemesini ve onlardan bilgi almamasını emir buyuruyor. Ayette tartışma diye çevrilen “tümâru” ve “miraen” kelimeleri “m-r-y” kökünden türemişlerdir ve bu kelime aynı zamanda “şüphe” anlamını da içerir7. Kimsenin kesin bilgiye dayanmadığı ve “şüphelerin” tartışıldığı kaygan bir zemini değil, kesin bilgiyi aktarıp hakka davet eden ve ibret tahsil eden bir müzakere ortamı inşa etmeliyiz.

 

“İNŞAALLAH”: TENZİH, TESBİH, TEVHİD

“Hiçbir şey hakkında sakın "yarın şunu yapacağım" deme! Ancak, "Allah dilerse yapacağım" de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve "Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır" de.” (Kehf, 23-24)

Bu ayetin sebeb-i nüzul rivayeti, konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacak. İbn-i Cerîr’in naklettiği rivayette; Kureyşliler, Medine’deki Yahudilere iki elçi gönderiyor ve Rasulullah (s.a.v)’ın özelliklerini anlatıp onlardan bilgi almak istiyorlar. Yahudiler de müşriklere tavsiye olarak Rasulullah (s.a.v)’a üç soru sormalarını, eğer bilirse peygamber, değilse yalancı (haşa) olduğunu anlayacaklarını söylüyorlar. Bu sorulardan biri de Ashab-ı Kehf ile ilgiliydi. Rasulullah (s.a.v) efendimiz “inşaallah” demeden “Yarın sorduklarınızı cevaplayacağım” buyurdu. Fakat Allahu Teala 15 gün vahiy göndermedi. Hatta Mekkeliler onun hakkında ileri geri konuşmaya başlamışlardı ve bu da Rasulullah (s.a.v)’ı çok üzmüştü. Nihayet Cebrail (a.s) bu sürecin sonunda hem soruların cevaplarını hem de “inşaallah” demesini emreden Kehf Suresi’ni içeren vahiy ile gelmişti8.

Bu olayın gerçekleşmesi, bize ayetin hikmetiyle alakalı çok şey öğretiyor. Allah’ın dilemesi olmadan hiçbir şey olmaz ve mevzubahis ayetler, bu hakikatin pek çok delilinden sadece bir tanesidir. Pek tabi ki Rasulullah (s.a.v)’ın bunu bilmemesi mümkün değildir. Mümkün olan şudur ki bu hadise, İmam Maturidi’nin de işaret ettiği gibi aslında biz insanlara bu tevhîdî hakikati bildirme ve öğretme amacını taşımaktadır9. Rabbimiz, bizim gerek olaylar ve olgularla, gerekse Zat-ı Zülcelâli ile olan ilişkimizin sağlıklı bir zeminde olabilmesi için akidevî ve ahlâkî bakımdan son derece “sarih” bir ders veriyor. Peki buradaki çarpıcı ders nedir?

İnsan olarak geleceğe dair planlar yapar, vaadler verebiliriz. Sebepleri, araçları kullanarak bazı muvaffakiyetler elde edebiliriz. Lakin bunların hepsi, Allah-u Teala’nın her an önümüzü açması, sebepler zincirinin tamamlanmasına izin vermesi, herhangi bir kaza veya beklenmedik bir olayla karşılaşmamıza engel olması ile mümkündür. Öyle ki, her dakika her saniye hayatımızın devam edişi, konuşurken, yürürken, herhangi bir iş yaparken an be an ilerleyişimiz hep onun kontrolünde, izninde ve hakimiyetindedir. Zamanın ve mekanın, eşyanın ve insanın her bir zerresine işlemiş bu hakikat unutulursa, insan o zaman mâlik olduğu herhangi bir yetkinliği, başarıyı kendine hamleder, Allah’ı unutur, kibir baş gösterir ve “tuğyan” diye tabir ettiğimiz “kulluk sınırını aşmanın” önü açılır.

Bu dersi Allahu Teala o kadar önemli bir olayda veriyor ki, adeta bu hakikatten daha önemli hiçbir şeyin olmadığını bize gösteriyor. Düşünün ki Allah Rasulu (s.a.v) bir vaad vermiş, müşrikler ondan bilgi bekliyorlar, gelmediğinde O’na dair dedikodular çıkartıyorlar ve üzüyorlar. Fakat Rabbimiz bütün varlığın, bilginin ve iyiliğin tek sahibinin O olduğunu unutmayalım diye, vahyi geciktiriyor ve “inşaallah” demenin, bunu hakikatiyle fehmederek söylemenin önemini öğretiyor. Bu bağlamda “inşaallah” demek, Allah’ı eksiklikten hakkıyla tenzih eden, onu her an hatırlayarak tesbih eden ve neticesinde birliğine şahitlik eden muvahhidlerin vazgeçilmez zikridir.

“Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır” ibaresinin de, Allah Rasulu (s.a.v) için daha yüksek bir mücize ve mevki dileği olduğunu söyleyebiliriz. Yine bu ifade, bizim için de her işin başında, o iş için niyetlendiğimizden daha hayırlısına nail olmayı isteyeceğimiz bir dua olarak görülebilir.

HÜKMRANLIK YÜCE ALLAH’INDIR

“Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz daha eklediler. De ki: "Kaldıkları süreyi Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını bilmek O'na aittir. O ne güzel görür, O ne güzel işitir! Onların, ondan başka hiçbir dostu da yoktur. O hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez."” (Kehf, 25-26)

Allahu Teala, onların kaldığı süre ile alakalı da bilgiyi verdikten sonra, en nihayetinde her şeyin sahibi ve her şeyi en iyi, eksiksiz bilenin kendisi olduğunu hatırlatıyor. O, göklerin ve yerin, bütün uzaysal ve zamansal konumların, her bir atomun ve ondan da küçük parçacıkların, bütün yıldızlar ve galaksilerin, tahayyül edilebilecek bütün varlık form ve boyutlarının âlimi, sahibi, hâkimidir. Hiçbir şey O’na “ğayb” değildir çünkü bütün “ğayb” O’na aittir. Ne kadar devam etsek de, hangi ifade ve ibareleri kullansak da, Allah’ın büyüklüğünü anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalacaktır.

İşte Ashab-ı Kehf’in O’ndan başka dostu/velisi yoktu. Çünkü O veli olduktan sonra başkasına ihtiyaç duyulmaz. Bu hayret ve hayranlıkla incelediğimiz müthiş kıssa, yüce Rabbimizin hükümranlığını anlatarak, “tevhid” vurgusu ile bitiyor. Allah-u Teala’nın Rabb olarak; varlığı yaratmada, yönetmede ve bütün zerrelere hükmetmede yani “kevnî” hükümranlığında ortağı yoktur. Bununla beraber O’nun yasa, norm, ilke, ahlak vazetmede yani “şer’î” hükümranlığında da ortağı yoktur. Hepimiz buna şahitlik ederiz.

Dipnotlar:

  1. “Celaleyn Tefsiri”, Çev. Ali Rıza Kaşeli. Sağlam Yayınarı, 2020. c.2 s.236
  2. Fahruddin Er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.15 s. 147
  3. Kadı Beydavi, “Beydavi Tefsiri”, Çev. Abdulvehhab Öztürk. Kahraman Yayınları, 2011. c. 2 s. 295
  4. Ebû Mansûr el-Mâturîdî, “Te’vilâtu’l Kur’an”, Çev. Bekir Topaloğlu. Ensar Yayınları, 2015. c.9 s. 53
  5. İbn Kesir, “Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri”, Çev. Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner. Çağrı Yayınları, 2005. s. 4970
  6. https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/sayfa.php?CILT=7&SAYFA=579
  7. Râğıp El-İsfehani, “Müfredât”, Çev. Abdulbaki Güneş, Mehmet Yolcu. Çıra Yayınları, 2010. s. 1001
  8. Celâleddin Es-Suyûtî, “Esbâbu’n Nuzul”, Çev. Abdülcelil Alpkıray. Semerkand Yayınları, 2015. s. 345
  9. Ebû Mansûr el-Mâturîdî, “Te’vilâtu’l Kur’an”, Çev. Bekir Topaloğlu. Ensar Yayınları, 2015. c.9 s. 59

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul