Arap dünyasında medya kurumlarının önemli bir kısmı hakim sistemlerin veya hakim sistemlerle göbek bağı içindeki sermaye sahiplerinin kontrolündedir. Hakim sistemlerden bağımsız hareket eden medya kuruluşlarının sayısı çok azdır ve bunların da çoğunun yönetim merkezleri Arap coğrafyasının dışındadır. O yüzden, büyük ölçüde dikta rejimlerinin hüküm sürdüğü Arap dünyasında bir medya ve düşünce özgürlüğünden söz etmek pek mümkün değildir.
Bu durum doğal olarak medya organlarının tavırlarını da doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla hakim sistemlerin Filistin davasıyla ilgili tutumlarının aynen medya organlarının tutumlarına da yansıdığını görmek mümkündür. Bunu Arap dünyasındaki normalleşme sürecinde çok belirgin bir şekilde gördük.
Merkezi Birleşik Arap Emirlikleri'nde bulunan ancak Suudi Arabistan sermayesiyle kurulmuş olan MBC medya grubuna ait MBC1 televizyon kanalı 2020 yılının Ramazan ayının başlangıcında uluslararası Siyonizm’in propagandasını yapmak ve Filistin halkını aşağılamak, sadece Filistin toplumunu değil genelde bütün Arap toplumlarını hedef almak ve kötülemek amacıyla iki önemli TV dizisini yayına koydu. Suudilere ait MBC1 kanalının seyircilerine o yılki "Ramazan hizmeti (!)" de bu oldu.
Adı geçen kanalın bu dizileri yayına koyacağının açıklanmasıyla birlikte muhtelif tepkiler oldu ve Siyonist işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmenin zeminini kültürel ve medyatik yönden oluşturmayı amaçlayan bu tür dizilerin yayına konulmaması için çağrılar yapıldı. Ama kanal bu konudaki ısrarından vazgeçmedi ve Ramazan-ı Şerif ayının başlamasıyla birlikte dizileri de yayına koydu. Sonrasında bu dizilerin yayından kaldırılması için de çağrılar yapıldı ama Suud kanalı tutumunu değiştirmeyerek bu çirkin yayınlarla özelde Filistin halkına, genelde bütün Arap toplumlarına saldırmaya ve uluslararası Siyonizm’in de propagandasını yapmaya devam etti.
Yapılan yorumlarda bu dizilerin işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmenin kültürel boyutunu oluşturduğuna dikkat çekildi. Fakat diziler sadece normalleştirmeye kültürel hizmet vermekle kalmıyor aynı zamanda çok açık bir şekilde Siyonizm propagandası, işgalci Siyonistleri mazur, vatanları işgal edilen Filistin halkına destek veren Arap toplumlarını ise saldırgan gösteren çok iğrenç bir çarpıtma yapıyordu. Evet, bunu Suudi Arabistan'ın TV kanalı yaptı. Belki bir İsrail kanalı yapsaydı bu kadar cüretkar ve bu kadar arsız olamayabilirdi. Ama Suud kanalı ar perdelerini iyice yırttığından, Siyonizm hesabına saldırmak için kendine her şeyi meşru görecek bir düzeye geldiğinden bu derece cüretkar ve arsız davranabiliyordu.
Söz konusu dizilerin biri Ummu Harun, diğeri de Mahrec 7 dizisiydi. Her ikisinin de amacı Filistin topraklarını işgal eden Siyonist işgalcileri mağdur göstermek, onlarla ilişkilerin normalleştirilmesini savunmak ve kamuoyunu zihnen ileride atılması planlanan adımlara ve verilecek kararlara hazırlamaktı.
Ummu Harun dizisinin ana kahramanı, 1940'lı yıllarda Kuveyt'te yaşayan Ummu Harun (Harun'un annesi) adlı bir Yahudi bayan doktordu. Filistin topraklarında işgalci Siyonist devletin kurulmasıyla birlikte Arap ülkelerinde de Yahudilere karşı bir kin ve nefret duygusunun hakim olduğu iddia edilerek bu yüzden onların çektiği sıkıntılar gündeme getiriliyordu. Filistin topraklarına göç eden Yahudilerin de aslında kendi vatanlarında mağdur edildikleri, eziyet gördükleri ve o yüzden böyle bir göçe zorlandıkları imajı verilerek Filistin topraklarını zorla gasp eden işgalcilerin mazur gösterilmesine çalışılıyordu. Onların Filistin topraklarında işledikleri cinayetlere ve katliamlara karşı İslam dünyasında oluşan tepkinin de aslında Yahudilerin haksızlığa uğratılmasına neden olduğu iddiası öne çıkarılıyordu. Böylece onları sevimli göstermeye, onlara tepki gösteren Arap toplumlarını da aşağılamaya, horlamaya çalışıyordu.
Tabii bu arada diziye biraz cazibe katmak amacıyla Müslümanlarla Yahudiler arasında geçen aşk hikayelerine, Yahudilerin dini geleneklerine, kültürlerine gözleri alıştırmak ve bu manzaralarıyla onları gözlere sevimli göstermek amacıyla da muhtelif sahnelere yer verilmişti.
Dizide Filistin gerçeğini de tamamen tarihten silmeye ve sanki gerçekte bir işgal olayı yokmuş, Filistinlilerin vatanları ellerinden alınmamış, asıl gerçek yahudilerin mağduriyetleri, ayrımcılığa tabi tutulmaları imiş gibi bir mesaj verilmeye çalışılıyordu.
Böyle bir ihaneti kim yapabilirdi? Elbette ki Suudi Arabistan TV kanalı. Çünkü bu kanal Twitterde oluşturdukları troller vasıtasıyla "Filistin bizim davamız değildir" diye hashtag açan ve bu amaçla Filistin davası ve direnişi aleyhine yoğun propaganda savaşı yürüten zihniyetin televizyonudur. Bu trollerin aynı zamanda Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman tarafından desteklendiği biliniyordu.
Filistin İsrail'le İlişkileri Normalleştirmeye Karşı Mücadele Merkezi tarafından yapılan açıklamada bu dizilerin, İsrail’le normalleşme sürecinin bir parçası olmasının yanı sıra Yahudileri şirin göstermeyi hedeflediği belirtildi.
Filistin Boykot Kampanyası'nın başkanı Basim Naim de bu dizilerin normalleştirme politikasının bir sanatı değil tarihe karşı bir cinayet ve İsrail işgal güçlerinin onlarca yıldır sürdürdükleri beyin yıkama operasyonunun bir aracı olduğunu dile getirdi.
Siyonizm yalan temeli üzere kurulmuş bir binadır ve varlığını da yalanlarla sürdürüyor. Yalanlarının da çok farklı boyutları var. Kimisi tarihsel gerçeklerin ideolojik amaçla çarpıtılması, kimisi dinî inançlara asıl kaynaklarla ilgisi olmayan yalanlar karıştırılması, kimisi de günümüze ait gerçeklerin ters yüz edilmesi şeklindedir. Siyonizm’in efsaneleriyle de Yahudiliği dinî kimliğinden uzaklaştırarak ideolojik çerçeveye oturtan Siyonizm’in uydurduğu yalanlar kastediliyordu. Bu arada şunu hatırlatalım ki "Siyonizm" adı Yahudi tarihine nispetle yeni olsa da ideolojik yönden eskidir. Dolayısıyla organize Siyonizm’in tarihini ideolojik Siyonizm tarihinden ayırmak gerektiğini belirtmekte yarar var.
Siyonizm uydurduğu yalanları Filistin davasıyla ilgili olarak zihinleri bulandırmada sürekli kullandı. Ama ne kadar ilginçtir ki bu yalanları piyasaya sürmesinde sürekli Müslüman toplumlara hitap eden medya organlarından yararlandı. Arap dünyasındaki medya organlarının da birçoğunun, Siyonizm’in yalanlarını ve çarpıtmalarını piyasaya sürmede kullanıldıkları bir gerçektir.
Ancak dediğimiz gibi Arap dünyasındaki medya organlarının bu konudaki tutumu dönemden döneme değişmiştir. Bir dönem özellikle Cemal Abdünnasır’ın başlattığı Arap sosyalizmi rüzgarının estiği dönemde Filistin davası da bu ideolojinin bayraklaştırdığı bir dava olması hasebiyle Arap dünyasındaki medya organları Filistin direnişinin her yerde sesini yükseltme çabası içindeydi. Enver Sadat’ın Camp David Anlaşması ve Ürdün Kralı Hüseyin’in Kara Eylül Harekatı medyanın bu konudaki duyarlılığını nispeten kırdı. Buna rağmen yine bir süre, medya organları Filistin davasını Arap dünyasının bir ulusal davası olarak sahiplenmeye ve bu dava uğrunda mücadele edenleri kahramanlaştırmaya devam ettiler. Ama 21 Mayıs 2017 Pazar günü Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da düzenlenen Amerikan-Arap İslam Zirvesi'nde o zamanki ABD Başkanı Trump'ın verdiği talimatlar doğrultusunda hızlı bir şekilde Siyonist işgal rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesi sürecinde rüzgar tamamen tersinden esmeye başladı. Bu kez normalleştirme politikasını toplumlara benimsetmek için Siyonizm propagandası yapmaya ve Filistin direnişini karalamaya başladılar. Yukarıda sözünü ettiğimiz diziler de bu dönemin ürünleridir.
Tabii bunun istisnaları her zaman olmuştur. Normalleşme sürecinde nispeten resmi politikalardan bağımsız hareket eden medya mensupları ve organları yine Filistin davasına destek vermeye, Siyonist işgale karşı tavır almaya devam etti. Bu arada Katar’ın normalleşmeye sıcak bakmaması başta El-Cezire kanalı ve ona bağlı diğer yayın kuruluşları olmak üzere, Katar’dan yayın yapan medya organlarının da Filistin davasına destek vermeye ve Siyonist işgalin karşısında durmaya devam etmelerine imkan sağladı. Bunu normalleşme sürecine sıcak bakmayan Cezayir, Lübnan, Kuveyt ve Irak gibi ülkelerden yayın yapan medya organları için de söylemek mümkündür. Ürdün ve Fas’ta kısmen muhalefetin medya organlarına da hak tanındığından bu ülkelerden yayın yapan medya organlarının da bazıları Siyonist işgal karşısındaki kararlı tutumlarını sürdürebildiler.
Fakat normalleşme sürecinin toplumlar tarafından kabul görmemesi ve özellikle Siyonist tabanın aşırı ırkçı partileri desteklemesine binaen kurulan yeni Netanyahu hükümeti döneminde Siyonist işgal rejiminin de saldırgan tutumunu artırması, “normalleşme” sürecine dahil olan ülkelerdeki yönetimleri de yer yer siyasi tepkiler göstermeye zorladı. Bu tutum o ülkelerdeki yönetimlerin sesi durumundaki medya organlarının tavırlarına da bir şekilde yansıdı ve özellikle son Cenin katliamında işgal rejiminin uygulamalarına karşı haber ve yorumlar öne çıktı. Ancak dediğimiz gibi bu yayın organları hakim sistemlerin sesi niteliğinde olduklarından bu konudaki tutumlarını samimi ve gerçekçi bulmamız pek mümkün değildir. Hakim sistemlerin siyasi tavırlarının değişmesiyle birlikte onların ağızlarının da değişeceğini geçmişte sergiledikleri tutumlar bize çok açık bir şekilde söylemektedir.
Arap coğrafyası dışından yayın yapan ancak Arap toplumlarına hitap eden medya organları ise genellikle muhalif siyasi organizasyonları temsil ettiğinden, onlar toplumsal eğilimi göz önünde bulundurmak suretiyle Filistin davasına destek vermeye her zaman devam etmişlerdir. Çünkü rejimlerin bu konudaki tutumları dönemlere göre değişiklik gösterse de toplumların bu konudaki duyarlılığı ve Filistin davasını sahiplenme çabası her zaman canlı kalmıştır. Bunu sadece İslami kesim için değil, solcu ve Arap ulusçusu kesimler için de söylemek mümkündür.


