Kendisinden başka, insanlar üzerinde kanun koyucu hak ilâh olmayan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
"Elif, Lâm, Mîm.
Rum (orduları) yenilgiye uğradı.
Yakın bir yerde. Amma onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir.
Birkaç yıl (üç ile dokuz yıl) içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah'ındır. Ve o gün mü'minler sevineceklerdir."1
Önce, ayet-i kerimelerin iniş sebebine bakalım!..
"İbn Şihâb der ki:
Rasulullah (s.a.s.), hicret etmeden önce, müslümanlar Mekke'de iken, müşrikler:
- Rumlar, kitap ehli olduklarını söylüyorlar, oysa Mecusîler (Farslar) onları yendiler. Siz ise, peygamberinize indirilen kitap sayesinde bizi yeneceğinizi iddia ediyorsunuz. Peki öyleyse, Mecusîler, kitap ehli oldukları hâlde Rumları nasıl yendiler? Farsların, Rumları yendikleri gibi, biz de sizi yeneceğiz, diyerek onlarla tartışıyorlardı.
Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kerimeleri inzâl buyurdu."2
Bu konuda, kaynak eserlerde şu hadisler ve haberler yer almakta!..
1- İbn Abbas (r.anhuma):
"Elif, Lâm, Mîm.
Rum (orduları) yenilgiye uğradı.
Yakın bir yerde..." (Rum, 30/1-3) ayeti hakkında:
-Ğulibet ve ğalebet, dedi.3
İbn Abbas diyor ki:
- Müşrikler, İranlıların Rumları mağlup etmelerini isterlerdi. Çünkü kendileri de, onlar da putperest idiler. Müslümanlar ise, Kitap ehli olduklarından Rumların İranlılara galip gelmelerini istemekte idiler. Müşrikler bunu, Ebu Bekir'e söylediler. Ebu Bekir de Rasulullah (s.a.s.)'e söyledi ve Rasulullah:
"Şurası muhakkaktır ki, onlar (Rumlar) galip geleceklerdir!" buyurdu.
Ebu Bekir, bunu (Rasulullah'ın sözünü) müşriklere anlattı ve bunun üzerine müşrikler:
- Seninle bizim aramızda bir müddet tayin et! Şayet biz (bahsi) kazanırsak şu ve şu (kadar deve) bizim olacak, eğer siz (bahsi) kazanırsanız şu ve şu (kadar deve) sizin olacaktır! dediler.
Ebu Bekir de müddeti beş sene olarak tayin etti, fakat Rumlar galip gelemediler. Durumu, Rasulullah (s.a.s.)'e anlattılar.
Rasulullah buyurdu ki:
"Bu müddeti -zannedersem, ondan, buyurdu- aşağısına kadar (on senenin altında olarak) tayin etmeli değil miydin?"
Said b. Cübeyr:
- Bid', ondan aşağı demektir, dedi.
İbn Abbas diyor ki:
- Buna müteakiben Rumlar galip geldiler. İşte Allah Teâlâ'nın: "Elif, Lâm, Mîm. Rum (orduları) yenilgiye uğradı... Ve o gün mü'minler sevineceklerdir. Allah tarafından gelen zaferle." ayetlerinin konusu budur.
Süfyân es-Sevrî:
- Rumların, Bedir günü İranlılara galip geldiklerini işittim, demiştir.
Hadisin devamında İbn Abbas (r.anhuma) şunu nakleder:
Rasulullah (s.a.s.);
"Elif, Lâm, Mîm. Rum (orduları) yenilgiye uğradılar..." bahsi hakkında Ebu Bekir'e:
"Ya Eba Bekr, ihtiyatlı olmalı değil miydin? Çünkü bid', üçle dokuz arasıdır." buyurmuştu."4
2- Berâ (r.a.) anlatır:
"Elif, Lâm, Mîm.
Rum (orduları) yenilgiye uğradı.
Yakın bir yerde. Amma onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir." ayeti nâzil olunca (müşriklerden) bazı insanlar, Ebu Bekir'le karşılaştıklarında:
- Görmez misin ki dostun, Rumların İranlılara galip geleceklerini iddia etmektedir, dediler.
O da:
- Doğru söylemiş, diye karşılık verdi.
- Bu konuda seninle bahse girelim mi? dediler.
Ebu Bekir:
- Evet, girelim, dedi.
Ebu Bekir dedi ki:
Bu olay Rasulullah (s.a.s.)'in kulağına gitti ve:
"Niçin buna ihtiyaç duydun?" diye sordu.
- Ya Rasulallah, ben bunu, sadece Allah ve Rasulünü tasdik ettiğimi göstermek, yani doğru çıkarmak için yaptım, diye cevab verdim.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
"Öyleyse onların yanlarına git, bahis miktarını arttır ve süreyi bid'i sinîn (3 ile 9 sene arası) olarak belirle. Bu yıllar geçmeden mutlaka Rumlar, İranlılara galip gelecektir." buyurdu.
Ebu Bekir, onların yanına gitti ve:
- Bahsi yeniden yapalım mı? Çünkü yenisi daha iyidir, dedi.
- Kabul, dediler.
Onunla yeniden bahis yaparak, bahis miktarını arttırdılar. Nihayet söz konusu yıllar geçmeden Bizanslılar (Rumlar), İranlıları (Farsları) yenilgiye uğrattılar. Ebu Bekir, bahse konu develeri alarak Rasulullah (s.a.s.)'e getirdi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Bunlar, hakikaten soylu develermiş." buyurdu.5
3- Ebu Said (r.a.) anlatıyor:
Bedir günü idi ki Rumlar, İranlılara galip geldiler ve bu, mü'minleri sevindirmişti. Bunun üzerine:
"Elif, Lâm, Mîm.
Rum (orduları) yenilgiye uğradı.
Yakın bir yerde. Amma onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir." ayetinden, "O gün mü'minler sevineceklerdir. Allah'ın yardımı ile." ayetine kadar indirdi.
Mü'minler, Rumların İranlılara galip gelmelerine sevindiler.6
4- Berâ b. Âzib (r.a.) anlatıyor:
"Elif, Lâm, Mîm.
Rum (orduları) yenilgiye uğradılar.
Yakın bir yerde. Amma onlar, yenilgiden sonra yenecekler." (Rum, 30/1-3) ayetleri nâzil olunca müşrikler, Ebu Bekir'e:
- Arkadaşının ne dediğini gördün mü? O, Bizanslıların (Rumların) Farslara (İranlılara) galip geleceğini iddia ediyor, dediler.
Ebu Bekir:
- Arkadaşım doğru söylemiştir, dedi.
Onlar:
- Peki, seninle bahse tutuşalım mı? dediler.
Bunun üzerine Ebu Bekir, kendisiyle onlar arasında bir süre belirledi. Fakat Bizanslılar, Farslara galip gelmeden süre bitti. Bu hâl, Nebi (s.a.s.)'e haber verilince, O, bundan rahatsız oldu ve hoşlanmadı.
Ebu Bekir'e: "Böyle yapmaya seni iten ne oldu?" buyurdu.
Ebu Bekir:
- Allah'ın ve Rasulü’nün doğru söylediğine inancımı ortaya koymak için, dedi.
Rasulullah:
"Haydi onlara git! Bahiste koyduğunuz malı daha da arttır, süreyi de dokuz yıla kadar uzat." buyurdu.
Ebu Bekir, (müşriklerin) yanlarına gitti ve onlara:
- Tekrar bahse dönmeye ne dersiniz? Çünkü bir daha bahse tutuşmak, daha iyi olacaktır, dedi.
Onlar da:
- Olur, dediler.
Tespit ettikleri o yıllar daha bitmeden Bizanslılar, Farslara galip geldiler ve atlarını Medain şehrine bağladılar ve Urumiye şehrini kurdular.
Ebu Bekir, bahiste kazandıklarını Nebî (s.a.s.)'e getirdi.
Rasulullah (s.a.s.): "Bu haramdır. Bunu sadaka olarak dağıt!" buyurdu.7
5- Şa'bî şöyle demiştir:
"Onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Birkaç yıl içinde." ayeti inince öğrendiğimize göre, kumarı haram kılan ayet indirilmeden önce müslümanlarla müşrikler, (Rumların yeneceğine dair) bahse girdiler ve aralarında bir süre belirlediler. Bu süre gelince, bu durum gerçekleşmedi. Bunun üzerine bu durumu Rasulullah (s.a.s.)'e anlattıklarında, Rasulullah:
"Keşke başka bir süre belirleseniz. Zira, 'fî bid'i sinîn' ifadesi, üçle dokuz ve on arasındaki sayıyı ifade eder." buyurdu.
Bunun üzerine müslümanlar, bahse ilave yaptılar ve süreyi uzattılar. Sonra Rumlar, dokuzuncu yılda galip geldiler. Müslümanlar da, o gün müşriklere karşı kazandıkları kumarla (bahisle) sevindiler.
"O gün mü'minler sevineceklerdir.
Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir." (Rum, 30/4-5)
Müslümanlar, Kitap ehlinin, Mecusîlere üstün gelmesini istiyorlardı. Bunun nedeni, İslâm'ı güçlendirmekti.8
6- Atiyye b. Sa'd'ın bildirdiğine göre İbn Abbas (r.anhuma):
"Elif, Lâm, Mîm.
Rum (orduları) yenilgiye uğradı." ayetlerini açıklarken şöyle demiştir:
- Bu, geçmişte Rumlar ve Persler arasında olan bir şeydir. Ancak Persler, Rumlara karşı galip gelmişti. Sonra da Rumlar, Perslere karşı galip geldi. Rasulullah (s.a.s.), Arap müşrikleriyle, Rumlar da Perslerle savaştı. Allah, Rasulü’nü ve beraberindeki Müslümanları, Arap müşriklerine karşı galip kıldı. Aynı zamanda Ehl-i Kitabı da Acem müşriklerine karşı galip kıldı. Mü'minler, Yüce Allah'ın kendilerine zafer vermesiyle ve müşriklere karşı Ehl-i Kitab’a zafer vermesiyle sevinmişti.
Atiyye der ki:
Bunu, Ebu Said el- Hudrî'ye sorduğumda şöyle dedi:
- Biz, Rasulullah (s.a.s.) ile beraber müşriklere karşı, Rumlar da Perslere karşı savaştı. Biz, Arap müşriklerine karşı gelirken, Ehl-i Kitap da Mecusîlere karşı galip gelmesinden dolayı sevinmiştik.
Yüce Allah'ın: "O gün (Allah'ın Rumlara zafer vermesiyle) mü'minler sevinecektir." buyruğu da bunu ifade etmektedir.9
7- İmam Ebu Muhammed Muhyissünne el-Huseyn b. Mes'ud b. Muhammed el-Ferrâ el-Beğavî (rh.a.), "Meâlimu't-Tenzîl" adlı tefsirinde şunları beyân eder:
"Elif, Lâm, Mîm. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. Yakın bir yerde." (Rum, 30/1-3) Müfessirlerin zikrettiğine göre bu ayetin iniş sebebi şöyledir:
Farslılar (İranlılar) ile Rumlar arasında savaş meydana geldi. Müşrikler, Farslıların, Rumlara galip gelmesini arzuladılar. Çünkü Farslılar, Mecusî ve ümmî idiler. Müslümanlar ise, Rumların, Farslılara galip gelmesini arzuladılar. Zira Rumlar, kitap ehli idiler. Bir süre sonra Kisrâ, Şehrirâz adında bir adamı (komutanı) ordunun başına olmak üzere Rumlara karşı savaşmak için gönderdi. Kayser de, Yuhaffes adında bir adamı (komutanı) Farslılarla savaşmak için ordunun başına gönderdi.
Derken bu iki ordu, Ezriat ve Basra'da karşı karşıya geldiler ki burası, Arab ve Acem diyarında Şam'ın en yakın yerini teşkil etmektedir. Neticede Farslılar, Rumlara galip geldiler. Haber, Mekke'deki müslümanlara ulaşınca bu, onlara çok ağır geldi. Mekkeli kâfirler ise, buna çok sevindiler ve müslümanlara:
-Siz, kitap ehlisiniz, hristiyanlar da kitap ehlidir. Biz ise ümmîyiz, kardeşlerimiz olan Farslılar, sizin kardeşleriniz olan Rumlara karşı zafer elde ettiler. Siz de bize karşı savaşacak olursanız, biz de size karşı zafer elde ederiz, dediler.
Bunun üzerine yüce Allah, bu ayetleri inzâl buyurdu.
Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.), kâfirlere karşı çıkıp:
- Kardeşlerinizin galip gelmesine mi sevindiniz? Hiç sevinmeyin. Allah'a yemin ederim ki şübhesiz Allah, Rumları Farslılara galip getirecektir. Bize bunu, Peygamberimiz haber verdi, dedi.
Bunun üzerine Ubeyy ibn Halef el-Cumahî, Ebu Bekir'in karşısına dikilip:
- Yalan söyledin, dedi.
Ebu Bekir de ona:
- Ey Allah'ın düşmanı, asıl yalancı sensin, dedi.
Ubeyy ibn Halef:
- Benden on genç deve, senden de on genç deve haydi murâhane yapalım (murâhane türü bahse girelim). Üç seneye kadar eğer Rumlar, Farslıları yenerse ben kaybedeceğim. Farslılar üstün gelirse sen kaybedeceksin, dedi.
Bunu kabul ettiler. Sonra Ebu Bekir, Rasulullah (s.a.s.)'e gelip bunu haber verdi. Bu hadise, kumarın haram kılınmasından önce vukû bulmuştu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Bu, senin söylediğin gibi değildir. (Bizim dilimizdeki) birkaç yıl, üç ilâ dokuz arasıdır. Bahse konu olan şeyleri arttır, süreyi de uzat." buyurdu.
Ebu Bekir, çıkıp Ubeyy'e rastladı.
Ubeyy:
- Herhâlde pişman olmuşsundur, dedi.
Ebu Bekir:
- Hayır! Gel bahsi arttıralım ve süreyi uzatalım. Dokuz seneye kadar -yedi seneye kadar da söylenmiştir- olmak üzere yüz genç deve benden, yüz genç deve senden bahse girelim, dedi.
Ubeyy de:
- Tamam kabul, dedi.
Ubeyy ibn Halef, Ebu Bekir'in Mekke'den gitmesinden endişelenerek, O'na bahse uyması anlamında:
- Mekke'den çıkıp gideceksen, yerine bir kefil bul, dedi.
O da oğlu Abdullah ibn Ebî Bekir'i vekil tayin etti. Ubeyy ibn Halef, Uhud'a çıkmak istediğinde Ebu Bekir'in oğlu Abdullah yanına gelip bahse gereklilik göstermesini istedi ve:
- Vallahi olmaz! Yerine sen de bir kefil bulmadıkça olmaz, seni bırakmam, dedi.
O da bir kefil gösterdi. Sonra Ubeyy ibn Halef, Uhud'a gitti. Dönüşü ise, Rasulullah (s.a.s.) kendisi ile mubaraze yapıp da onu yaraladığı ve akabinde bu yarası neticesinde öldüğü bu hadiseden Mekke'de öldü.
Hudeybiye günü Rumlar, Farslıları yendiler. Bu ise, bahse girdikleri vakitten olmak üzere yedinci senenin başında cerayân etmişti. Kimisi de bunun, Bedir günü vukû bulduğunu ifade etmiştir.
Şa'bî der ki:
- Mekke ehli arasında karşılıklı icrâ edilen bu bahsin neticesinde, müşrik olanların başını Ubeyy ibn Halef, Müslümanların başını ise Ebu Bekir temsil etmiştir. Bu ise, kumarın haram kılınmasından önce vukû bulmuştur. Nihayet Rumlar, Farslıları mağlup etmiş, atlarını (ele geçirdikleri) şehirlerin duvarlarına bağlayıp Rum diyarını bina etmişlerdir.
Ebu Bekir (r.a.), Ubeyy'i bahiste yenmiş ve malını onun mirasçılarından teslim almıştır. Aldığı bu malları, Rasulullah (s.a.s.)'in yanına getirmiş ve Rasulullah (s.a.s.): "Onları tasadduk et!" buyurmuştur."10
8- "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat"ın meşhur akâid imamlarından İmam Ebu Mansûr el-Mâturîdî (rh.a.), "Te'vîlâtü'l-Kur'ân" adlı ünlü tefsirinde bu olaydan dolayı şu hükümleri beyân eder:
"Hz. Ebu Bekir ile kâfirler yapılan bahse girme meselesine çeşitli açılardan bakılabilir. Bunlardan birisi şudur:
Mekke, söz konusu dönemde 'daru'l-harb' idi. Bunun delili: 'Hatırlar mısın? İnkâr edenler, seni etkisiz hâle getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı'11 meâlindeki ayettir. Bu dönem hicret öncesiydi ve henüz Medine'ye hicret edilmemişti. Bu hususa işaret eden ayetler çoktur. Yine bu durumların hepsi, Rumların Farsları yenilgiye uğratmalarından önceydi. Dolayısıyla Mekke o vakit daru'l-harb olduğuna göre, daru'l-harbde Müslümanlarla diğer din mensupları arasında bahse girmekte ve akidlerde belirsizlik câizdir. Bu gibi durumlar, İslâm hakimiyetindeki bölgelerde (daru'l-İslâm'da) ise câiz değildir. Bu durum, Ebu Hanife'nin daru'l-harbde, Müslümanlar ile diğer din mensupları arasında faizli akid yapmanın câiz olduğuna dair görüşüne delil teşkil etmektedir. Hâlbuki buna benzer akidler, daru'l-İslâm'da câiz değildir.
İkincisi: Bunda, sürenin ne olduğuna ilişkin bir belirsizlik olsa da o gün söz konusu bahisleşme câizdi. Akidlerde belirsizlik, aralarındaki belirlenmiş sürede bir ihtilafın olmasından korkulduğu için akidleri geçersiz kılar. Bu gibi durumlarda ihtilafın ortaya çıkması beklenmez. Zira bunlar, onurlu ve cömert insanlardı. Onlar, bu tür alelâde konularda ihtilaf etmezlerdi. Aksine onlar, ancak din hususunda ihtilaf ederlerdi. Mallara gelince, bu konuda bir tartışma ve ihtilaf ise belirttiğimiz sebeplerle çok az meydana gelirdi. Eğer bu meselelerde aralarında ihtilaf meydana gelmesi yaygın olsaydı, söz konusu durumda da mümkün olurdu. Bu zamanda ise, benzer durumlarda böyle bir şey câiz değildir. Çünkü zamanın farklılaşmasıyla insanlar da farklılaşır. Nitekim Rasulullah (s.a.s.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "İnsanlar, giderek yaratılış, huy ve ecel konularında eksilmeye devam eder."12
Şöyle diyenler de vardır:
Bu durum, cahiliye döneminde câiz idi. Bugün ise kumar oynama nehyedilmiştir. Dolayısıyla bu, önceki hükmü neshetmiştir. Kumarın yasak oluşu, talih oyunlarının (meysir) yasaklanmasından anlaşılmaktadır. Talih oyunu (meysir) kumardır. Bir oyunun yasaklanması, aynı zamanda o manadaki diğer benzer oyunların da yasaklanması demektir. En doğrusunu Allah bilir."13
En muteber İslâmî kaynaklarda, kıymetli İslâm âlimlerinin beyânlarını naklettik... İman, vicdan, izân, ilim ve irfân ehli olan hiçbir insanın asla inkâr etmeyip kabul edeceği hakikat beyân edilenlerdir... Bizans İmparatorluğu ile Sasanî İmparatorluğu, o günün dünyasında egemen olan iki müstakil devlet idiler... Aralarındaki savaş, iki devletin savaşıydı... Onarın savaşmasında Rumların, yani Bizans'ın galip geleceğini bildiren ayet-i kerimeler, başta Rasulullah (s.a.s.) olmak üzere bütün müslümanları sevindirdi ve müşriklerin tenkitlerinden kurtardı... Nihayet günü geldiğinde Rumlar, Farsları yendiler, hakikat ortaya çıkıp herkes tarafından apaçık görüldü... Müslümanlar sevindiler, müşriklerle girilen bahis kazanıldı ve bahse konu olan develer, müşriklerden alınıp tasadduk edildi...
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) ile en hayırlı nesil olan Ashab-ı Kirâm'ın (Allah, onlardan razı olsun), Farsları yenmesini istedikleri Rumlara karşı hiçbir yardımları olmadı... Ne onlara yardımcı olsun diye asker gönderdiler, ne de herhangi bir maddî destek verdiler... Hattâ, Rumların galip gelmesi için duâ ettiklerine dair hiçbir delil, haber ve belge bulunmamaktadır... Sadece Mekke müşriklerinin tenkid edici dillerinden ve eziyetlerinden kurtulmak için Rumların, Farslılara galip gelmelerini arzu kılıyorlardı... Bunun gerçekleşeceğine dair ayetler inzâl olduğunda kesin inandılar, zamanı gelince gerçekleşen bu zaferden dolayı sevindiler... Bu, Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ'nın, mü'min Müslümanlara bir yardımı ve bir lütfu idi...
Bu olayı, laik-demokratik ve gayr-i İslâmî Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasasının 68. maddesi gereği kurulan ve "demokrasi kuralları içinde muhalefet ve iktidar partisi rolünü oynayan" aynı anayasa ile, aynı kanunlarla yöneten ve aynı devletin14 iki partisine benzetip partilerden birisine maddî ve manevî bütün imkânlarıyla destek verip yardım edenler, ne İslâm fıkhını, ne fıkıh usûlünü, ne de kıyas ilkesini bilmedikleri apaçık bir şekilde görülmektedir...
Laik-demokratik ve gayr-i İslâmî bir devletin "Büyük Millet Meclisi"nde yer alan ve Anayasalarının 80. maddesine göre bütün milleti temsil eden, 81. maddesine göre kendilerine verilen aynı vazifeyi yapacaklarına "namus ve şerefleri üzerine and içen" millet vekillerinin bir kısmını Rumlara, bir kısmını Farslara benzetenlerin, Aziz İslâm Milleti'nin hayat düstûru Kur'ân-ı Kerim'i ve laik-demokratik, gayr-i İslâmî bir düzenin anayasasını okumadıkları, bu konuda bilgi sahibi olmadıkları, hevâlarından konuştukları ve bütünüyle duygusal oldukları için "kıyâs ma'a'l fârık"15 yaptıkları bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır!..
Bu duygusal ve bilmezler, hakkı bâtıl ile örtenler ya da karıştıranlardır!..
Yegâne Rabbimiz ve kendisinden başka kanun koyucu hak ilâh bulunmayan Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Hakkı bâtıl ile örtmeyin (veya karıştırmayın) ve hakkı gizlemeyin."16
"Aklını kullanan bir topluluk için."17
- Rum, 30/1-4.
- Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank.1986, sh.298. İbn Ebî Hâtim (rh.a.)'den.
Celâleddin es-Suyutî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Abdulcelil Alpkıray, İst.2015, sh.405.
İmam Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Necati Tetik- Necdet Çağıl, İst.2019, sh.343.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr fi't-Tefsir bi'l-Me'sûr, çev. Hasan Yıldız, İst.2012, c.11, sh.550. İbn Abdulhakem ve İbn Merdûye'den.
Beyhakî, Delâilu'n-Nübüvve, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2017, c.1, sh.692.
Ebu Mansûr el-Mâtürîdî, Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi, çev. Doç. Dr. Fadıl Ayğan, İst.2018, c.11, sh.181.
- "Ğulibet, mağlup oldu (yenildi), ğalebet ise, mağlup etti (yendi) demektir. İbn Abbas (r.anhuma), Rumların önce mağlup olduklarını ve sonra galip geldiklerini veya bu ayetlerin iki defa, birincisi Mekke devri esnasında Rumların, İranlılara mağlup oldukları sırada 'ğulibet' ve ikincisinde Bedir vak'ası esnasında Rumlar, İranlıları mağlup ettikleri zaman 'ğalebet' olarak indiğini belirtmektedir."
Sünen-i Tirmizî Tercemesi, çev. Osman Zeki Mollamehmetoğlu (Soyyiğit), İst.T.y. c.5, sh.310, Dipnot: 386.
- Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri'l-Kur'ân, B.31, Hds.3407.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale's-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst.2013, c.5, sh.371, Hds.3593.
Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2017, c.1, sh.689-690.
İmam Buhârî, Hadis-i Şerifler Işığında İâhî Kelâmın Müdâfaası- Halku Ef'âli'l-İbâd, çev. Yusuf Özbek, İst.1992, sh.38-39, Hds.115.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2014, c.15, sh.122-123, Hds.21723-21724.
İmam Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, çev. Zekeriya Yıldız, İst.2011, c.10, sh.371, Hds.11325.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, c.11, sh.547. İbn Merdûye, İbnu'l-Munzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Diyâ'dan.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya- Kerim Aytekin, İst.1996, c.6, sh.396.
- İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibu'l-Âliye, çev. Adem Yerinde- Hüseyin Kaya, İst.2010, c.3, sh.424-425, Hds.3693. Ebu Ya'lâ el-Mevsilî, Müsned'den.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, c.11, sh.548. İbn Merdûye ve İbn Asakir'den.
- Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri'l-Kur'ân, B.31, Hbr.3406.
İmam Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzûl, sh.343.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst.2011, c.8, sh.377, Hbr.5181. İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Bezzâr'dan.
- İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, c.8, sh.368, Hds.5176. İbn Ebî Hâtim'den.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, c.11, sh.548.
Ebu Mansûr el-Mâturîdî, Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercmesi, c.11, sh.184.
el-Beğavî, Beğavî Tefsiri- Meâlimu't-Tenzîl, çev. A. Alparslan Tunçer, İst.2018, c.6, sh.109.
- Abdurrezâk b. Hemmâm es-San'ânî, Tefsiru'l-Kur'ân, çev. Kasım Koç- Mukerrem Ayhan, İst.2023, c.4, sh.208, Hds.2270.
Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, c.1, sh.692.
- Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, c.1, sh.691.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, c.11, sh.551. İbn Cerîr, İbn Merdûye ve İbn Asakir'den.
- el-Beğavî, Beğavî Tefsiri- Meâlimu't-Tenzîl, c.6, sh.107-109.
Zemahşerî, Keşşâf Tefsiri, çev. Ahmet Alim, vdğ.İst.2018, c.5, sh.196-198.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, c.8, sh.371-372.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İst.2001, c.6, sh.255. (Yenda Yayınları)
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, c.11, sh.553-554.
- Enfal, 8/30.
- Buna benzer bir haber şöyledir:
Mücahid (rh.a.) anlatıyor:
İbn Ömer:
- Nûh (a.s.) kavminde kaç yıl yaşadı biliyor musun? diye sordu.
- Evet, dokuzyüz elli yıl yaşadı, karşılığını verdim.
Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi:
- O'ndan öncekiler daha da uzun yaşarlardı. Ancak insanlar, zamanla hem ahlâk, hem boy, hem de ömür olarak eksile eksile bugüne dek gelmişlerdir, dedi.
Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu'l-Ummâl fî Süneni'l-Akvâl ve'l-Ef'âl, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2021, c.18, sh.711, Hbr.35573. Nuaym b. Hammâd, el-Fiten, 2/703 (1986)'dan.
- Ebu Mansûr el-Mâturîdî, Te'vîlâtü'l-Kurân Tercümesi, c.11, sh.185.
- Bkz. Dr. İsmet Polatcan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası- Gerekçeler, Anayasa Mahkemesi Kararları, Bilimsel Görüşler, İst.1989. sh.210.
- Kıyâs ma'a'l-fârık: “Asıl ile fer' arasında illet benzerliği bulunmaksızın yapılan kıyâsa denir."
Doç. Dr. Mehmet Doğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, İst.1998, sh.247.
- Bakara, 2/42. Ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 3/71.
- Ra'd, 13/4.


