İnsan, üzerinde yaşadığımız bu dünyayı paylaştığımız diğer bütün canlılardan ayrı olarak, farkındalık bilincine sahip kılınmış tek varlıktır. İnsanın sahip olduğu bu bilinç, onun tüm fiillerinde hesaplı kitaplı iş görmesine vesile olan özel bir nimettir. Bu nimet sayesinde insan acıdan, tehlikeden, zarardan, musibetten sakınır; iyiye, güzele, doğruya, kazanca, faydaya rağbet eder. Bir başka insandan zarar gördüğümüzde onun bedel ödemesi, zararı tazmin etmesi talebini o kimsenin bilinçli, sonunu hesap edebileceği bilinç nimetiyle iş görmesinden ötürü isterken; yardım, fayda, hayır gördüğümüz kimselere yine bunu bilinçli olarak yaptığını bildiğimiz için müteşekkir oluruz.
İnsanın, yaptıklarının sebeplerinin ve sonuçlarının farkında bir canlı olması, onun dünyadaki anlamını girift ve derin bir mevkiye taşır. Çünkü eğer bu dünya ateistlerin tasavvur ettiği gibi nedensiz ve amaçsız bir mekanik tesadüfün mahsulü olsaydı, o takdirde insanın yaptıklarının farkında ve hesabını verebilir bir varlık oluşu ile “hesapsız bir hayat” fikrini birleştirmemiz çetin bir hâl alırdı. “İnsan neden hesapsız olarak var olmuş bu gayesiz mekanik düzende, hesabı verilebilir gayeli fiiller gerçekleştiren bir canlıdır?” Bu sual, her şubesiyle ateizm için çözülmesi gereken ciddi bir problemdir ve bir kısım ateistin ‘dinin anlam ve ehemmiyetini’ idrak etmelerine vesile olan başat konulardandır. Mesela Necip Fazıl Kısakürek’in bohem ve buhranlı hayatını noktalayan arayış ve anlam krizinin bir ucu tam da bu suale değer. O, bir şiirinde bu hakikati şöyle ifade etmektedir: “İlk düşünce beni yokluk ısırdı/Sonum yokluk olsa bu varlık niye?”
Evet, her şey bu kadar bilinçsiz ve hesapsız, gayesiz ve mekanik bir düzende var olmuşsa, eşya ve hâdiseleri anlayan, hâl ve hareketimize bu anlam istikametinde kıvam veren şu bilinçli varlık niye var? Bu sual dahi tek başına bir hesabın neticesi değil mi? Aslında üzerine eğildiğimiz bu sual dahi tek başına bize bir kısım hakikatleri ihsas etmektedir. “Yaptıklarının/yapacaklarının hesabını yapan/verebilen bilinçli bir varlık” gerçeği ile “hesabı verilmeyecek, yok oluşa yuvarlanan bir hayat” fikrini anlamlı bir şekilde birleştirmek daire-i imkânda mıdır? Eğer böyle bir birleşim olacaksa -ki vakıa insanın anlam arayan bir varlık olduğu hakikatini de bize müsellem olarak gösterir- bu birleşim ancak, yaptıklarının farkında bir ömür yaşama nimetine sahip kılınan insanın, yaptıklarının hesabını vereceği bir akıbet kabulü ile anlamlı bütünlük arz edeceği aşikârdır.
Aynı zamanda insan öleceğini bilen, ölümün sebep olacağı o tarifsiz boşluğun, yokluğun, varlık yitiminin mânâsını bilip hissederek yaşayan yegâne canlıdır da. İnsan hayatı, her daim ölümün kıyısında gezer. İnsan bunu bilir ve hatta bir kısım dünyevî hesaplarını da bu bilgi istikametinde icra eder. Ölümün kaçınılmaz, mukadder bir olgu olduğunu bilen her insan, yaşadığı ömrü “sonu yokluk olsa bu varlık niye?” suali etrafında düşünüp anlamlı kılmak arzusundadır. Bu suale verilecek cevaplar yekûnu bizi en nihayetinde; insanın, yaşadığı hayatın, aldığı kararların, kırdığı kalplerin, işlediği cürümlerin, yaptığı hayırların… Velhasıl bile isteye icra ettiği her ne varsa hepsinin hesabını vereceği bir akıbet olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye sevk eder.
“Ölüm sonrasında verilecek bir hesap” düşüncesinin, bir avuntu, bir yanılsama olduğu da iddia olunabilir elbette. Bunun bilinçli varlık olmanın icabı olarak üretildiği de varsayılabilir. Nitekim münkir-i din olan çevreler, uhrevi hayat inancını insanın anlam ihtiyacının psikolojik-insanî bir gereği olarak izaha meylederler. Fakat bu iddia da son kertede hem insanın bilinçli bir varlık olması ile hesapsız bir hayat fikri arasındaki tearuzu gerçekçi bir zeminde çözmekten uzaktır hem de yeni suallere gebedir. Çünkü evvela bu suale verilecek her cevap yine insanın anlam arayışını karşılamak için verilmektedir ve fakat son hükmü “yaşadığımız dünya hayatı hesabı verilmeyecek bir hayattır” olan her cevap, var olan anlam ihtiyacını karşılamaktan ziyâde tabir caizse bunu bastırmaya ve savuşturmaya yönelik olacaktır.
İşte İslâm, insanlık tarihi boyunca insanoğluna bazen düşünüp yanlış hükümlere varabileceği bazen de hiç düşünmeden görmezden gelmeye çalışacağı bu suali ve cevabını en özlü ve çarpıcı surette ihtar eden, insanı mezkûr hakikat ve akıbete hazırlık gerçeği ile yüzleştiren ve dünyayı da bu yolla imar eden bir dindir. Semavî olmayan beşerî dinler dahi, insanın hayatı anlamlandırma ihtiyacının inkâr edilmez sevki ile işbu konularda söz söylemekten hiç geri duramamışlardır. Ölüm hakikatini dikkat-i nazara almadan insanın dünyadaki anlamını inşa etmek, ondan ahlâk ve âdâb beklemek rasyonel zeminini kaybedecek işlerdir.
Ahlâk ve ahlâklı davranmak bile son kertede, insanın dünyadaki anlamı meselesiyle münasebet içerisinde temellendirilebilir bir meseledir. Çok basit bir muhakeme dahi, gayeden mahrum, bir kısım ezelî ve zorunlu yasalara tâbi mekanik bir düzende tesadüfi bir şekilde bilince kavuştuğu iddia edilen insanın neden bu bilincini ahlâklı olmak için sarf etmesi gerektiğinin rasyonel bir zemine yerleştirilemeyeceğini sezecektir. Çünkü ahlâk bir yönüyle, anlam ile hareketin belli ve doğru bir gaye istikametinde sarf edilmesi işidir. Eğer anlam ve gaye bir yanılsama ise, o takdirde anlamlı ve ahlâklı fiil neden var olsun? Hâlbuki her insan nefsî bir müşahede ile şunu bilir ki; tüm insanlar hayat boyunca anlamlı ve ahlâklı tavırlarla muhatap olmak ister. Âdeta bedihî olan bu temayül, hiçbir ateist söylem tarafından zayıflatılamaz. Çünkü her ateist dahi bu arzu ve tavrın beklentisi içinde yaşam sürer.
Oldukça özlü bir şekilde ortaya koymaya çalıştığımız bu manzara bizlere şunu ihtar eder: İnsanın dünyadaki yerini, değerini belirleme ihtiyacı zaruridir. Çünkü bu anlam ve değer idraki, onun düşünce ve fiillerini biçimlendirecek yegâne zemindir. Bu zemin inşa edilmeden anlamı, ahlâkı, gayeyi ayakları yere basan, gerçekçi bir şekilde tespit ve tanzim etmek neredeyse muhal gibidir. Söz konusu zemini tesis etmek içinse insanoğlunun elindeki en büyük imkân, hakikatini inkâr edemeyeceği ölüm üzerine tefekkür ameliyesidir. Ölümü ve ötesini kurcalamak, onun üzerine imal-i fikretmek bu yönüyle hayatı anlamanın ta kendisidir. Her şey zıddıyla kaim olduğu gibi, ölüm hayatla hayat da ölümle kaim ve anlamlıdır. İşbu nedenle “ağızların tadını kaçıran ölümü” sıkça hatırlamalı, onun soğuk hakikati üzerine zaman zaman tefekkür etmeliyiz ki, hayatımızın anlamı zihnen ve kalben kıvamını bulsun.
“Ölmeden evvel ölmek” denilen şey de aslında bir bakıma hayatın anlamı üzerine tefekkür davetinden ibarettir. Gel gör ki “ölüm ve sonrası” dediğimiz şey şahsî olarak tecrübe edilen bir olgu olarak karşımızdadır ve her insanın onu yalnız bir defa tecrübe etme imkânı vardır. Büyük bir kalabalıkla aynı anda beraberce ölse dahi insan, aslında yalnız ölmüş demektir aslında. Ölüm his ve müşahedesi, başka pek çok his ve müşahede gibi paylaşılıp müşterek bir idrake konu olmaz. İşte ‘ölmeden evvel ölmek’ esprisi burada, bir yönüyle başkalarının ölümü üzerinden ölümün hakikati ve hayatın mânâsı tefekkürünü telkin ederken, diğer yönüyle ölümün ve hayatın gizini son nefese kadar kurcalamaya mükellef olduğumuzu, insan olmanın anlam ve tatmin ihtiyacından hiçbir zaman azade kalamayacağını hatırlatır.
Dipnot
1 Çünkü eğer bu dünya ateistlerin tasavvur ettiği gibi nedensiz ve amaçsız bir mekanik tesadüfün mahsulü olsaydı, o takdirde insanın yaptıklarının farkında ve hesabını verebilir bir varlık oluşu ile “hesapsız bir hayat” fikrini birleştirmemiz çetin bir hâl alırdı. İnsan neden hesapsız olarak var olmuş bu gayesiz mekanik düzende, hesabı verilebilir gayeli fiiller gerçekleştiren bir canlıdır? Bu sual, her şubesiyle ateizm için çözülmesi gereken ciddi bir problemdir.


