İlginç bir hadisle tefekkür yolculuğumuza başlayalım. Peygamberimiz aleyhisselam ahir zamanda Müslümanlar arasında dünya sevgisi ve ölümü kötü görme tavrının (vehn)[1] baş göstereceğini söylüyor. Bu açıdan 21. yüzyılda İslam dünyasının dünya sevgisine ve ölümü çirkin bulmaya karşı tutumu, üzerinde konuşulmaya değer bir konudur.
Bütün ahlaki çözülmemize, biri diğerinin neticesi olan şu iki şey sebep olmuştur: Biri dünyevileşme, diğeri ise taklit. Peygamberimiz aleyhisselam’ın “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır”[2] dediği rivayet olunur. Müslümanlar İslam’ın hemen her emrettiği hususta ahiret vurgusuna rağmen mübahlar dairesinin alabildiğine geniş olmasının, onlar için bir fitne -veya Kur’an’ın ifadesiyle oyun ve oyuncak- olduğunu unutarak dünyevileşmekten geri durmadılar. Bu, ehl-i dünyayı hayatın bütün alanlarında taklit etmeyi intaç etti. Taklitle Müslümanlar şahsiyetsizleşti. Kimlik ve kişilik krizi yaşamaya başladı. Bu kriz kalplerdeki Peygamber sevgisinin yok olmasına sebep oldu.
Bundan dolayı tadını, lezzetini almadığımız bir imana sebep oldu. Çünkü Efendimiz aleyhisselam yaklaşık bir ifadeyle, “Allah ve Resulü’nü başka her şeyden daha çok seven imanın tadını alır”[3] buyuruyor. İmanda bulamadığımız tadı dünyada aramaya başladık. Bu da arkasından birer birer ahlaksızlaşmayı getirdi. Dünya sevgisi ve beraberinde doğurduğu hırs ve maddi refah düşkünlüğü bütün ahlaksızlıkların, bütün çözülmelerin ortak adıdır.
Dünya sevgisinin kaçınılmaz neticesi, ölüm korkusudur. Dünyayı sevdiğiniz için ölümden korkarsınız. Sizi dünyaya bağlayan şey ne kadar fazlaysa, ölüm o kadar soğuk ve sevimsiz gelir. Bir adam Peygamberimize gelerek “Ya Rasûlallah! Neden ölümü sevmiyorum?” diye soruyor. Peygamber “Malın var mı?” diye mukabelede bulunuyor: “Onu önden gönder (infak et). İnsanın kalbi malıyla birliktedir. Onu önden gönderirsen, ona kavuşmak istersin. Eğer infak etmezsen, hep malının yanında kalmak istersin.”[4] Zaten mala “mal” denmesinin hikmeti bu değil mi? “Meyl” anlam kökünden gelen “mal” kelimesi, insanın gönülden meyline konu olduğu için bu ismi almıştır.
Baştaki hadisin ölümü çirkin bulma kısmına gelirsek, nedir bu kadar kerih kılan husus ölümü? Yok olma korkusudur. Bitkilere vurulan hormon aşısı, bitkide ölüm korkusu meydana getirdiğinden dolayı bu yok olma güdüsüyle hızlıca yetişir ve ürün verir. İnsan da böyledir. Bununla birlikte insanın ölüme karşı gösterdiği reaksiyon sadece bir yaşama arzusundan kaynaklanmaz. Bu tepki ölümü anlamlandıramamaktan da kaynaklanır. Ölüm ve ölümden sonraki belirsizlik ve bilinmezlik insanı böyle davranmaya sevk eder. Ölümü bir yok oluş olarak gören insan ölümü hissettikçe hırçınlaşır, cinnet geçirir. Daha fazla hayata tutunmaya çalışır. Ölümü çağrıştıran şeyleri tamamıyla hayatından çıkarır. Bu agresifliği bütün hayatına egemen kılarak tüm yaşamını mahveder. İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Hâlbuki ölüm bir yok oluş değil, yeniden doğuştur. Ölümü bir yok oluş olarak görenler, yaşıyor görünseler de bu hayatın içinde ölüdürler.
Burada bazımızın çözmekte zorlandığı bir problemi gündeme getirelim. Başta Hz. Peygamberimiz olmak üzere, bu ümmetin numune isimleri dünyalığa, dünyada kalıcılık yolunda atılan çabaya karşı ciddi olarak mesafeli durmuşlar. Bu durumda İslam medeniyeti, toplumsal kalkınma; gerek endüstriyel gerek tarımsal ilerleme nasıl mümkün olacak? Çağdaş dünya sahnesinde temelde böylesi bir mantıkla yer almak mümkün mü?
Öncelikle İslam denge dinidir. Dünya-ahiret muvazenesini ayarlamada İslam’dan daha muhteşem bir inanç ya da felsefi sistem gösterilemez. Hz. Peygamberimizin dünyada kalıcı çabaya karşı mesafeli durması, insanın kişisel hayatında dünya ve dünyalığı merkeze alarak dünya eksenli yaşamasına engel olmak içindir. Kendisi de son derece mesafeli yaşamış, etrafındaki sahabeleri de hep dünyaya karşı mesafeli olma konusunda uyarmıştır. Yine de bunlar Hz. Peygamberin başında bulunduğu toplumu medenileştirmede çağın en zirve noktasına taşımasına engel olmadığı gibi, bizzat dünya ile olan ilişkileri sayesinde bunu elde etmiştir. Bu noktada sanki “Siz dünyadan kaçtıkça dünya size koşacaktır” buyurmaktadır. “Siz kişisel hayatınızda dünyadan, dünyalıktan uzak durdukça dünyanın nizamını elinizde tutacaksınız, güç sizde temerküz edecek, Allah dünyanın kontrolünü size bahşedecek.” Yani kişisel hayatınızdan lüks ve israfı, her türlü dünyevi lezzeti çıkardığınızda, toplum ve millet olarak en üst medeniyetleri kuracak, en büyük ordulara sahip olacaksınız.
Dünyevilik-uhrevilik dengesinde Hâris el-Muhasibî’nin cümlesi ve hadis-i şerif bize derin bir ufuk sunar: “Dünyadan dünya için ne alırsan bu yerilesidir ve değersizdir. Dünyadan ahiret için ne alırsan bu övülesidir ve değerlidir. Allah Resulü şöyle buyurur: “Kim dünyadan helal olanı, çoğalmak ve övünmek maksadıyla elde etmeye çalışırsa, kıyamet günü Allah’ın öfkesiyle karşılaşır. Kim de bir dünyalığı kimseden bir şey istememek ve nefsini korumak amacıyla elde etmeye çalışırsa kıyamet günü dolunay gecesindeki ay gibi pas parlak gelir.”[5]
Biraz daha derine indiğimizde, problemin ölüm ve hayat arasında köklü bir zıtlık mantığı üzerinden kurgulandığı görülüyor. Ölüm esasında varlığın bir başka boyutuna, metafizik sahasına geçiştir. Bir hal değişimidir. Dolayısıyla ölümün varlığı hayatınkinden farksızdır. Hatta varlık noktasında ölüm hayattan daha gerçektir. Güneş doğunca lambayı kapatırız. Çünkü aydınlığın gerçek hali tecelli etmiş olur. Ölüm hayattan daha önce gelir, çünkü insan hayatı ölümle başlar. O yüzden bir ölüm haberi alır almaz “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi raciûn (Biz Allah’a aitiz ve O’na dönücüleriz)” (Bakara, 156) deriz.
Enteresandır, genelde Kur’an ölümü hep dönmek, geri gelmek, döndürülmek gibi ifadelerle anlatır. Çünkü varlığımız ölümle başlar, hayatla devam eder. Sonra tekrar ölüme döner ve en sonunda bir daha ölmemek üzere hayata; ebedi hayata dönüşür. Ayette şöyle buyurulur: “Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz.” (Bakara, 28)
Ölüm istisna, arızî ve olağanüstü gibi gelir insana. Oysa hayat arızidir. Milyonlarca yıldan beri dünya vardı. Biz yoktuk. Birkaç yıldır varız ve birkaç yıl sonra yeniden yok olacağız ve dünya var olmaya devam edecek. Bu dünyadaki varlığımızı yokluğumuza kıyas etseniz, deryada katre etmez. Demek ki bizim yokluğumuz değil, varlığımız anormal olarak görülmeli. Bu yüzden hayat fırsattır. İnsana bahşedilmiş en büyük nimettir. “Size orada (dünyada), öğüt alacak olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi?” (Fâtır, 37)
Hangi inanışa bağlı olursa olsun, eski toplumlar bugünkü kadar ölüme karşı alakasız değildi. Mısır piramitlerinin bir mezar olması çok anlamlıdır, çünkü onların hayat için ayrılan zamanları çok kısa, ölümden sonraki zamanları ise çok uzundu. Bu yüzden hayattaki evlerini sığınak, mezarlıkları ise ebedi ikametgâh olarak isimlendiriyorlardı. Evlerinin son derece gösterişsiz olmasına karşın kabirleri çok ihtişamlı yapıyorlardı. Yine eski Mısır’da yemek sofrasına su dolu bir kabın içerisinde ölümü temsil eden ağaçtan yapılma bir figür koyarlardı. Ta ki hayatın en fazla tadını çıkaracakları bir an olan yemekte ölümü hissetmiş olsunlar.
Modern insana geldiğimizde, ölümü hayatın içinden çıkardı. Onu bir uzmanlık alanı olarak görüp bir yere koyarak pasifleştirdi. Ölüm tıbbın, sosyolojinin ve psikolojinin ilgilendiği bir bilim halini aldı. Mesela Tantoloji tıbbın içinde ölümü inceleyen özel bir bilim dalıdır. Yine ölüm sonrasını bilimsel olarak inceleyen Eskatoloji, Teoloji ve felsefenin bir bölümüdür. Muhakkak her bilim dalı bir şekilde ölümü anlamlandırma çabası içerisinde olmuş, fakat ne sosyolojinin ne psikolojinin ortaya koyduğu etno-metodolojik tahliller din kadar ölümü anlamlandırmada başarılı olamamışlardır.
Modern ölüm kabulünün geleneksel algıyla nasıl bir kopuş yaşadığını Peygamberimizden rivayet edilen şu sözde net görüyoruz: “Dünyada müminin misali, anne karnındaki cenin gibidir. Annesinin karnından çıkınca, çıktığı için ağlar. Işığı görünce ve annesinden süt emince, anne karnına geri dönmek istemez. İşte mümin de bunun gibi ölümü istemez. Rabbine kavuştuğunda ise annenin karnına dönmek istemediği gibi dünyaya dönmek istemez.”[6]
İşin özünde ölüm gerçek hayatın ötekisi değil, modern hayatın ötekisidir. Modern hayat, ölümü ötekileştirerek hayatı öldürdüğünün farkında değil. Ölümü görmezlikten gelerek hayatı yaşanmaz kılıyor. Modern insanın ölümü bir türlü içine sindirememesi de bundandır. Ölüme karşı öyle bir tavır sergiliyor ki sanki aslında insan ölmez, daima başka faktörler ölümü getirir. Bu, doğal afetlerin sebep olduğu ölümlerde bile böyledir. Deprem öldürmez, müteahhit öldürür; yangın öldürmez, ihmal öldürür vs... Genelde bu sözlerin sarf edildiği bağlama ve söyleniş şekillerine dikkat ettiğinizde, aslında ölüme sebep olan ihmal değil de genel olarak ölüme karşı takınılmış bir tavır görülecektir.
Semerkandlı büyük sufinin dünyevileşmenin panzehiri olarak sunduğu zühd reçetesiyle noktalayalım: “Şer adına ne varsa dünya sevgisindedir. Allah bütün kötülüğü bir eve koymuş, anahtarını da dünya sevgisi yapmıştır. Hayr ve iyiliğin tümünü de bir eve yerleştirmiş, anahtarını zühd eylemiştir. Aldanma dünyaya! Onun sağlığı hastalık kapar, yenisi eskir, nimeti geçer, gençliği yaşlanır.” (Fudayl b. İyâd)
[1] Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel.
[2] Beyhaki, Şuabü’l-iman.
[3] Müslim.
[4] Taberani, Mu’cemü’l-Kebir.
[5] el-Vasâyâ.
[6] İbn Ebi’d-Dünya.


