Her akıl, vicdan ve hayırlı bilgi sahibi kişinin, hem nefsine hem de muhatabı olduğu diğer insanlara edeceği en güzel öğüt: “Dosdoğru ol!” öğüdüdür... Bu iyilikten ve hayırdan yana olan, aynı zamanda insana yakışan en güzel öğüdü gündeme getiren şahsiyet, muvahhid mü’min bir şahsiyet olduğu takdirde şöyle söyler: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..”
Çünkü kendisinden başka kanun koyucu hak ilâh olmayan, yegâne yaratan ve emir sahibi Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ böyle buyuruyor!..
“Seninle birlikte tevbe edenlerle beraber emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı görendir.”1
Şirksiz iman eden, imanına en büyük zulüm olan şirkin2 zerresini bile karıştırmayan muvahhid mü’minler, kanaatlerine, arzularına ve hevâlarına göre değil, yegâne Rableri Allah Teâlâ’nın emrettiği ve önderleri Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in gösterdiği gibi dosdoğru olmalıdırlar!.. “Bana göre ve bence” beyânlarıyla gündeme getirilen dosdoğru olmak konusunda akıl, zeka ve mantık çoğu zaman yanılmakta, doğruluktan ve haktan uzaklaşmaktadır... Bundan dolayı muvahhid mü’minler, önce nâkile müracaat eder, sonra akla başvururlar... Hakkında nas olan bir konuda asla görüş beyân etmez, imanları gereği teslim olur, emredildikleri gibi dosdoğru davranarak salih ameli işlerler...
Kurtuluşun ve mutluluğun yolu, iman edip gereği gibi salih amel işlemektir...3 Böyle olanlar, dünyada izzetli bir hayat yaşar, âhirette ise, Rableri Allah’ın kendilerine ödül olarak vereceği ebedî cennet nimetleriyle mutluluk içinde bulunurlar...
Emrolundukları gibi dosdoğru davranan muvahhid mü’minler, ömür boyunca bu hayırlı ve güzel tavırlarını devam ettirir, istikamet üzere olmaya gayret eder, birbirlerine destek olur ve asla sapmazlar... İman ve Tevhid üzere olup hayat nizâmı İslâm’a tam teslim olmuş bir hâlde, birlik ve beraberlik içinde olan mü’min müslümanlar, birbirlerinin aynaları olarak noksanlıklarını giderir, kaymak üzere olanları tekrar dosdoğru yola getirir, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar!..
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayeti ile Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Mü’min, mü’minin aynasıdır ve mü’min, mü’minin kardeşidir. Onun geçimini muhafaza eder (kusurlarını örter) ve onu, arkadan da çepeçevre sarıp (tehlike ve zararlardan) korur.”4
İmam Ebu Mansûr el-Mâturîdî (rh.a.), “Te’vîlâtü’l-Kur’ân” adlı meşhur tefsirinde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” ayetini tefsir ederken şunları kaydeder:
“Ayette geçen istikametten maksad, Tevhid’dir, yani Rabbine varıncaya kadar Tevhid üzere ol, demektir. Başka bir ayette şöyle buyurmaktadır:
“Rabbimiz Allah’tır deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar,”5 yani Allah’a mülaki oluncaya kadar istikamet üzere olanlar... Bazıları, ‘Rabbimiz Allah’tır deyip de doğru çizgide yaşayanlar’ meâlindeki ayete, ‘Rabbimiz Allah’tır’ sözünün gerektiği şekilde yaşayanlar mânasını verdiler. Çünkü ‘Rabbimiz Allah’tır’ sözü, Allah’ın Rubûbiyetini ikrar etmektir. Dolayısıyla o insan, şahsında ve bütün işlerinde rablığı ve ilâhlığı sadece Allah’a tahsis eder, kendisi de yalnız O’na kul olur.
En doğrusunu Allah bilir ya, burada zikretmiş olduğu istikamet, şahsında ve bütün işlerinde rablığı Allah’a vermesi, ulûhiyeti O’na tahsis etmesi, kendisinin de yapılması gerekenleri yapması, kaçınması gerekenlerden kaçınması ve Allah’ın bütün emir ve yasaklarına uymasıdır.”6
“Mü’minin kerâmeti, istikamet üzere olmasıdır” denilmiş ve büyük bir hakikat beyân edilmiştir... İstikamet, yani dosdoğru olmak, mü’minin müslüman şahsiyetin olmazsa olmaz özelliğidir...
Bu konuda, Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.)’in “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı tefsirindeki beyânların da kaydedilmesi mü’minler için faydalı olur...
Şöyle diyor Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.):
“İşte bundan dolayı, ‘Sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol!’ Hakkıyla doğru ve dürüst ol! Bu emrin ‘fa’ harfiyle öncesine bağlanması, şu anlamı ifade eder: Sen, her hususta doğruluk ile emrolunmuş bulunuyorsun. Ve senin, her işte Kur’ân’da emrolunduğun gibi, sırat-ı mustakim üzere tam bir doğrulukla hareket etmen ve her hususta aldığın vahye uyman, Kur’ân ahlâkı ve ahkâmı uyarınca hareket edip bilfiil canlı bir doğruluk örneği olman gerekmektedir ki, hakkında hiçbir şüpheye ve tereddüde yer kalmayacaktır.
Doğruluğun ve dürüstlüğün senin Peygamberliğine ve başarılı olmana en büyük delil ve belge olacaktır. Bundan dolayı sen, sana karşı çıkanların laflarına bakma, onları Allah’a havale et de gerek mü’minlerle müşterek olan inanç ve amele ilişkin genel görevlerinde, gerek özellikle peygamberlik göreviyle ilgili olarak yalnızca sana aid olan özel görevinde tam emrolunduğun gibi, hakkiyle doğru ol, doğruluktan ayrılma!
Şu hâlde sûrenin baş tarafında: ‘Belki sen, sana yapılan ithamlardan dolayı, sana vahyolunanların bazısını terk mi edeceksin? Sen, yalnızca bir uyarıcısın. Allah, her şeye vekildir.”7 geçtiği üzere vahyolunan emrin yerine getirilmesi ne kadar ağır olursa olsun, ne o emrin tebliğinde, ne de icrâ ve uygulamasında hiçbir engelden yılmayarak emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et!
Abdullah b. Abbas (r.anhuma) demiştir ki:
- Bütün Kur’ân içinde Rasulullah’a bu ayetten daha ağır ve etin bir ayet nâzil olmamıştır!
Ve bunun içindir ki, Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm:
“Hud Sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı.” ve bazı rivayetlerde: ‘Beni, Hud Sûresi ihtiyarlattı.” buyurmuştur.8
Demek ki, Hakk’a vasıl olmak için istikametten başka yol olmadığı gibi, her hususta istikamet kadar yüksek bir makam ve onun kadar zor hiçbir emir yoktur. Herhangi bir iş ve hedef ne olursa olsun ona ulaşmanın en kısa yolu doğruluktur. Böyle olmakla beraber her şeyden önce, bir işte doğrunun hangi çizgide olduğunu tayin ve tespit etmek çok zordur. Ayrıca onunla ilgili çeşitli noktalardan ilişkisini kesip sarsılmadan dosdoğru olan o çizgi üzerinde yürüyebilmek daha zordur. Ve yine istenen hedefe ulaştıktan sonra aynı şekilde o doğruluk üzere, hiç eğilmeden devam ve sebat edebilmek büsbütün zordur. Bununla beraber şu kadarını hatırlatmalıyız ki, bu ayette Rasulullah’a ‘beni ihtiyarlattı’ dedirtecek kadar zor gelen nokta istikamet emrinin asıl kendisiyle ilgili olan kısmından ziyâde, ümmetiyle ilgili olan kısmı olsa gerektir. Zira buyruluyor ki: ‘Seninle beraber tevbe edenler de’. Yani, şirkten tevbe edip de imanda seninle beraber bulunan, müslüman olan herkes de tıpkı senin gibi dosdoğru olsun!
‘Ve azmayın (aşırı gitmeyin)’ yani, Allah’ın tayin ettiği sınırı aşıp da onun dışına çıkmayın, doğruluktan ayrılıp da ifrat veya tefrite sapmayın, aşırı gitmeyin ey müslümanlar!”9
En son Nebî ve en son Rasul Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in merhamet olunmuş, vasat, şahid ve insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmeti de, O’nun mübarek izini takip etmeli, O’na uymalı ve tâbi olup itaat etmelidir ki, O’nun gibi dosdoğru olsun... Evet, erkek olsun, kadın olsun ümmetin her ferdi, emrolunduğu gibi dosdoğru olmalıdır... Hangi ülkede, hangi şehirde ve haydi köyde olursa olsun katıksız iman eden muvahhid mü’minin vazifesi, emrolunduğu gibi dosdoğru olmaktır!.. Hangi görevde, hangi makamda ve hangi mevkide olursa olsun, mü’min müslümanın kulluk görevi, emrolunduğu gibi dosdoğru olmaktır!.. Elbette ki, mü’min müslüman şahsiyet, ancak Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s)’in buyurduğu câiz ve helâl makam ve mevkilerde bulunur, şirk, küfür ve haram olan hiçbir görevde bulunamaz! Niyeti ne kadar iyi olursa olsun, hedefi ne kadar meşru, yani İslâm’ın kabul ettiği bir hedef olsun, kesinlikle haram kılınmış yolları tercih edemez... İyi niyet, salih amel gerektirdiği gibi, meşru hedefe, ancak meşru yoldan gidilir... İslâm’a hizmet edecek ve ümmetin iyiliğini düşünecek olanlar, mutlaka İslâm’ın ölçüsüne göre, hareket etmelidirler... Hırsızlık yapıp çaldığı malı fakirlere dağıtan ya da meyhâne çalıştırıp kazancıyla muhtaç insanların ihtiyaçlarını gideren inanç ve amel bakımından sapmış olanın hedefinin güzel olması, onun hareketini meşrulaştırmaz, işlediği günahı sevaba çevirmez, suçunu temize çıkarmaz!..
O hâlde, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
Hayatın her sahasında, emrolunduğu gibi dosdoğru olunmalıdır... Bunlardan birkaç örnek verelim:
1-Yönetimde dosdoğru olmak
Ülke İslâm ülkesi, devlet, İslâm Devleti olduğunda yönetimde bulunan muvahhid mü’minler, Allah’ın ahkâmıyla ve Rasulullah (s.a.s.)’in uygulamasıyla âdil bir şekilde yönetmelidirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aiddir.”10
“Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.”11
“Haberiniz olsun, yaratmak da emir de (yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir.”12
“Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına uyma.”13
“Allah, hükmedenlerin hakimi değil midir.”14
“Şüphesiz Allah, adâleti, ihsânı, yakınlara vermeyi emreder.”15
“Ve (her konuda) âdil davranın. Şüphesiz Allah, âdil olanları sever.”16
Zübeyr (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Şüphesiz adâletli olanlar, Allah nezdinde Azîz ve Celîl Rahmân’ın sağında –ki, O’nun her iki eli de sağdır- nurdan minberler üzerinde olacaklardır. Onlar hükümlerinde, aile halkları hakkında ve yönetimleri altında olanlar hakkında adâletli olanlardır.”17
Ehline malumdur ki mü’min müslümanlar, yalnız ve yalnız Allah’ın hükümleriyle İslâm Devleti’ni yönetmek üzere iktidara gelirler... Gayr-i İslâmî şirk hükümleriyle yönetilen yönetimlerde görev alamaz ve yönetilenleri, Nemrûd’un, Firavun’un, Ebu Cehil’in makamına oturup yönetemezler... Niyetleri ne olursa olsun, hedefleri ne kadar güzel olursa olsun böyle gayr-i meşru, yani gayr-i İslâmî bir yol hareket edemezler!.. Çünkü Allah Teâlâ, gayr-i İslâmî olan cahiliyenin hükümleriyle hükmetmeyi haram kılıp yasaklamıştır... Cahiliyenin hükümleriyle hükmetmek, kanun koymada Allah’a şirk koşmaktan başka bir şey değildir...
“Onlar, hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar. Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?”18
“Gerçekten Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.”19
2-Yargıda dosdoğru olmak
Muvahhid mü’minler, İslâm Devleti’nde yargı makamına gelecek şekilde eğitildiğinde, yani hakim/yargıç/kadı olacak şekilde yetiştirildiğinde, görevlendirildiği makamda Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmeder, hükmünde âdil ve dosdoğru olurlar... Allah’ın indirdiğinden başka kanunlarla/yasalarla/hükümlerle hükmetmenin küfür, zulüm ve fısk olduğunu bilir, kesin inanırlar...
Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendisidir.”20
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalimlerin tâ kendisidir.”21
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, iste onlar, fasıkların tâ kendisidir.”22
Katıksız iman eden hiçbir muvahhid mü’min bir şahsiyet, asla bu makamlarda olmak istemez!.. Nasıl olsun ki, durumuna göre ya kâfir olur ya zalim olur ya da fasık olur... Hangi aklı başında iman ehli mü’min müslüman kâfir, zalim ve fasıklardan biri olmak ister?..
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) uyarıyor!..
İbn Büreyde, babası Büreyde b. el-Husayb (r.a.)’dan naklediyor.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
“Kadılar (hâkimler/yargıçlar) üç çeşittir ve ikisi cehennemde, biri cennettedir.
Hakkı bilip bununla hüküm veren kişi, cennettedir.
Hakkı bildiği hâlde onunla hükmetmeyen ve hükmünde zulmeden kişi ise cehennemdedir.
Hakkı bilmediği hâlde cahilce insanlar arasında hüküm veren kişi de cehennemdedir.”23
Cennette olan hakim/yargıç, Hakk’ı bilmekte, Hakk’a inanmakta ve haktan gelen hak ile hüküm verip âdil davranmaktadır...
“İşte böyle, çünkü Allah, hakkın tâ kendisidir.”24 diye buyuran Rabbimiz Allah:
“Hak, Rabbinden (gelen) dir. Öyleyse kuşkuya kapılanlardan olma.”25
“De ki: ‘Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir.”26 buyurup “hakkın” kendisi tarafından vahiy ile indirilen hüküm olduğunu apaçık beyân etmiştir... Hak Allah’tır ve Allah’tan gelendir... Kim Allah’tan gelen hükümlerle hükmederse o, cennettedir... Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyen cehennemdedir. Allah ve Rasulu (s.a.s.) böyle buyurdular... Artık duyanlar, bilenler kararlarını verip, tercihlerini yapsınlar!..
3-Ekonomide dosdoğru olmak
İslâm’a iman edip teslim olan mü’min müslümanlar, her zaman ve her mekânda Rableri Allah’ın haram ettiklerinden alabildiğine uzaklaşır, onlara asla meyletmez ve işlemezler... Başta faiz olmak üzere bütün haramlardan sakınır, ölçü ve tartıyı tam yapar, adâletli davranır, kimsenin hakkına tecavüz etmez, rızkını helâl yollardan elde etmeye çalışır, alın terinin hakkıyla geçimini yapmaya gayret ederler...
Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: ‘Alım-satım da (ticaret de) ancak faiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi (ticareti) helâl, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aiddir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah, günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.”27
“İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz Allah katında artmaz.”28
“Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve eğer inanmışsanız, faizden arta kalanı bırakın.
Şayet böyle yapmazsanız, Allah’a ve Rasulü’ne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.”29
Câbir (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.):
Ribâyı (faizi) yiyene, yedirene, katibine ve şahitlerine lânet etti ve:
“Onlar eşittirler” buyurdu.30
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Faiz, yetmiş çeşit günahtır. Bunların en hafifi, erkeğin kendi annesi ile zinâ etmesi (veya evlenmesi) günahı kadardır.”31
İşte böyle!..
Korkunç hâl bu iken, hangi katıksız iman etmiş mü’min müslüman faizle uğraşır, faize bulaşır, faizli ticaret yapar, faizi yer, yedirir, bankalarda çalışıp faize katiplik yapar ve faizli alış-verişin şahidi olur?..
Ticarette dosdoğru olmak, hangi iş sahasında çalışıyorsa, o sahada mutlaka helâl yoldan çalışması gerekir... Faizden ve faiz şüphesi olan her şeyden uzak durması gerektiği gibi, ölçüye ve tartıya çok hassas davranıp dikkat etmelidir!..
Yegâne anayasamız ve hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’ın kulu ve Rasulü Şuayb (a.s.)’ın, Rabbimiz Allah’ın kendisine vahyetmesiyle kavmine şöyle dediği beyân olunur:
“Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adâleti gözeterek- tam tutun ve insanların eşyasını değerinden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.
Eğer mü’minlerseniz, Allah’ın bıraktığı (helâl işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinizde bir gözetleyici değilim.”32
Ve yegâne Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaret dışında, haksız yere (bâtılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şübhesiz Allah, sizi çok esirgeyendir.
Kim haddi aşarak ve zulmederek böyle yaparsa, Biz onu ateşe göndeririz. Bu, Allah için pek kolaydır.”33
“Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helâl kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.
Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal ve temiz olarak yiyin. Kendisine inanmakta olduğunuz Allah’tan korkup sakının.”34
Mü’min müslümanların ekonomi hayatı helâl üzere temellendirilip sağlamlaştırılmalıdır... Onları harama sürükleyen ve bulaştıran bütün bâtıl düzenleri reddetmeli, her şeyi temiz ve helâl üzere bina edilmiş hayat nizâmı İslâm’dan başka hiçbir nizâmı kabul etmemeleri imanlarının gereği ve ânın vacibidir...
4-Eğitimde dosdoğru olmak
Rabbimiz ve İlâhımız Allah azze ve celle şöyle buyurdu:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!
O, insanı bir alak’tan yarattı.
Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.
Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
İnsana bilmediğini öğretti.”35
İslâm Milleti, İslâm ülkesinde, İslam Devleti’nin Allah’ın hükümleriyle hükmeden yönetiminin adâlet idaresinde, çağının bütün faydalı ilimlerini elde etmekle mükelleftir... Başta, kulluk vazifelerini hakkıyla yapabilmeleri için İslâmî ilimleri öğrenen mü’min müslümanlar, sonra gerekli ilmi elde etmeleri gerekir... Okurken, yaratan Allah’ın ismiyle başlamalıdır... İslâmi eğitim ve öğretim sistemi, “yaratan Rabbinin adıyla, yani Bismillahi’r-Rahmâni’r-Rahîm” ile başlar ve ancak o şekilde başlamalıdır... Allah’ın adıyla başlanan eğitim, Allah’ın adına devam edip sonlanmalıdır...
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bismillahi’r-Rahmâni’r-Rahîm ile başlamayan her iş noksandır.”36
Eğitim ve öğretim konusunda dosdoğru olmak, neyi, nasıl okuyacağına dikkat etme, faydasız ve zararlı bilginin peşine düşmemek, her durumda helâl üzere olmak ve her türlü haramdan kaçınmakla gerçekleşir... Devamlı helâl, faydalı ve hayırlı ilmin taliplisi olup böyle ilimle meşgul olunmalıdır... İşgal altındaki İslâm topraklarındaki işgalci tağutî düzenlerin şirke dayalı eğitim ve öğretimlerinden sakınılmalıdır!..
Muvahhid mü’minler, gerek aile hayatlarında, gerekse sosyal hayatta insanlar arası ilişkilerinde emrolundukları gibi dosdoğru olmaya devam ettikçe, toplumdaki sosyal değişim iyiye ve hayra dönüşür, Tevhidî inkılâb gerçekleşir!..
“Aklını kullanabilen bir topluluk için.”37
- Hud, 11/112.
- Bkz. Lokman, 31/13.
- Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve Rasulü’ne çağrıldıkları zaman mü’min olanların sözü: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte felâha kavuşanlar bunlardır.
Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse ve Allah’tan korkup O’ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.” Nur, 24/51-52.
- Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 49, Hds. 4918.
- Fussilet, 41/30.
- Ebu Mansûr el-Mâturîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, çev. Prof. Dr. S. Kemal Sandıkçı, İst. 2017, c. 7, sh. 273.
- Hud, 11/12.
- İbn Abbas (r.anhuma) anlatır:
Ebu Bekr (r.a.):
-Ya Rasulallah, ihtiyarladın, dedi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Beni, Hud, el-Vakıa, el-Mürselat, Nebe ve Tekvir sûreleri ihtiyarlattı.”
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 56, Hds. 3513.
Ahmed b. Hanbel, Kitabü’z-Zühd, çev. Mehmed Emin İhsanoğlu, İst. 1993, c. 1, sh. 23, Hds. 46.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 5, sh. 190, Hds. 3367.
Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 10, sh. 611-612, Hds. 2474-2475.
İmam Hafız Kadı Ebu Bekr Ahmed b. Ali b. İbrahim-i Emevî Mervezî, Müsned-i Ebu Bekri’s-Sıddîk, çev. Ahmed Davudoğlu, İst. 1981, sh. 111-114, Hds. 30-33.
- Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst. T.y. c. 5, sh. 51. (Yenda Yayınları)
Sadeleştirilmiş nüsha: c. 5, sh. 17-18.
- Hac, 22/41.
- Yusuf, 12/40. En’âm, 6/57.
- A’râf, 7/54.
- Mâide, 5/48-49.
- Tin, 95/8.
- Nahl, 16/90.
- Hucurat, 49/9.
- Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 5, Hds. 18.
Sünen-i Nesâî, Kitabu Âdâbu’l-Kudât, B. 1, Hds. 5344.
- Mâide, 5/50.
- Nisa, 4/48,116.
- Mâide, 5/44.
- Mâide, 5/45.
- Mâide, 5/47.
- İmam Nesâî, es-Sünen-i Kübrâ, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2011, c. 5, sh. 598, Hds. 5891.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Ahkâm, B. 3, Hds. 2315.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Akdiye, B. 2, Hds. 3573.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 1322’nin devamında.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 9, sh. 380, Hds. 7095-7096.
- Hac, 22/62. Lokman, 31/30.
- Âl-i İmrân, 3/60.
- Yunus, 10/108.
- Bakara, 2/275-276.
- Rum, 30/39.
- Bakara, 2/278-279.
- Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Musâkât, B. 19, Hds. 106.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Buyû, B. 4, Hbr. 3333.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Ticâre, B. 58, Hbr. 2277.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Buyû, B. 2, Hbr. 1221.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’z-Zinet, B. 25, Hbr. 5070-5073.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-Buyû, B. 4, Hbr. 2538.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 11, sh. 133-138, Hbr. 15695-15709.
- Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Ticâre, B. 58, Hds. 2774.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 3, sh. 687, Hds. 2306.
- Hud, 11/85-86.
- Nisa, 4/29-30.
- Mâide, 5/87-88.
- Alak, 96/1-5.
- Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2019, c. 9, sh. 572, Hds. 2491. Abdulkadir el-Ruhâvî, el-Erbâun’dan.
- Nahl, 16/12.


