Rasullere itaatin ve genel olarak da nübüvvetin hikmetine dair çok rafine ibretler çıkaracağımız Ashab-ı Karye kıssasının ikinci kısmında, hakka şahitlik eden bir adamın sözlerini okuyacağız. Bu ayetler vesilesiyle, Allahu Teala tevhidin ve peygamberlere itaatin bir nevi manifestosunu bir de bu adamın dilinden ilan ediyor.
Kıssa bize tevhid ve nübüvvet arasında nasıl bir bütünlük olduğunu gösteriyor. Peygambere iman ve itaatin nasıl bir birliktelik ve önem teşkil ettiği, somut bir olayla ve hakkı haykıran bir şahidin sözleriyle zihinlere nakşediliyor.
Kıssanın ilk bölümünde üç tane peygamber bir memleketin halkını hakka çağırıyor, başta “kibirli elitler” olmak üzere kendilerine itiraz ediliyor ve ifitiralar atılıyor. Son safhada şehrin diğer tarafından bir adam çıkageliyor, veciz bir şekilde hemşehrilerine rasullere itaat ve ittiba etmeleri gerektiğini nasihat ediyor.
HAKKA ŞAHİT OLMAK
“Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! Bu elçilere uyun. Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir.” Yasin, 20-21.
Bir çok rivayet “şehrin öbür ucundan gelen bu adamın” Habib en-Neccar isimli bir zat olduğunu haber veriyor1. Bu zatın şehrin en uzak köşesinden gelmiş olması, rasullerin davetinin ne kadar kuvvetli olduğunu ve başarılı bir şekilde bütün bir memleket sathına yayılabildiğini gösteriyor. Dolayısıyla iman etmenin önünde bir engel kalmamış, kelam ilmi tabiriyle “hüccet ikame olmuş”, cehalet mazeret olmaktan çıkmış. Böyle durumlarda imanın önündeki tek engel kişinin kendisidir artık…
Habib’in koşarak gelmesi, iman coşkusunun verdiği bir heves olabileceği gibi, Rasullerin öldürülme tehlikesinin sebep olduğu bir telaş da olabilir2. Nitekim Habib, kavmini tanıdığı için sömürü sistemlerine çomak sokulan kibirli inkarcıların ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin etmiş olması gayet mümkün.
Bu zatın mesleği hakkında pek çok rivayet mevcutken, “put oymacılığı” yaptığını nakleden rivayet bize önemli bir hikmet kapısını aralıyor3. Eğer bu rivayet doğruysa, bu bilgi de peygamberlerin yaptıkları tebliğin ne kadar net, duru ve anlaşılır olduğunu ortaya çıkarıyor. Öyle ki, mesleği bizatihi put yapmak olan birisi, hakikatle arasındaki perdeyi kaldırma iradesi gösterdiğinde, hakkı en güçlü haykıran bir muvahhide dönüşebiliyor.
Yani insan kendi özüne dönüyor, fıtrat tevhidi tanıyor, vahiyle gelen bilgi fıtrattaki tohumu yeşertiyor…
Kur’an’ın bu inanan ve kurtuluşa eren adamdan bahsetmesi, başta ashab olmak üzere bütün müminlere moral ve motivasyon verecek önemli bir ayrıntı4. Muvahhidler hakka şahitlik ettiklerinde, Allah da onları şahit gösteriyor. Bu “şehadet” makamına nail olma ihtimali, özellikle çok zor şartlarda mücadele eden müminler için hayat suyu mesabesinde bir onur ve şereftir.
Rasullerin hak olduğuna şahitlik eden Habib, özellikle onların hiçbir ücret istemediklerini vurgulayarak sözüne başlıyor. Bu rasullerle alakalı çok önemli bir vasıf. Allah’ın elçileri pek tabii ki kendilerine itaat edilmesini, tabi olunmasını talep ediyorlar. Fakat bu daveti kendi kişisel menfaatlerini merkeze alan bir amaç için yapmıyorlar. Kendi şahsi özelliklerinin reklamını, propagandasını yapmıyor, davet söyleminin merkezine de kendilerini yerleştirmiyorlar. Bütün bilginin, hikmetin, gücün, mucizenin ve şahit oldukları bütün yetkinliklerin Allah’tan geldiğini, Allah’a ait olduğunu net bir şekilde ifade eden bir tevhid söylemi inşa ediyorlar.
AKL-I SELİMİN YOLU: TEVHİDİN KABÜLÜ
"Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca ona döndürüleceksiniz." Yasin, 22.
Öncelikle Habib’in nasihatindeki üsluba dikkat çekelim ki bundan sonra üslubunu böyle devam ettirecek. Birinci tekil şahıs kullanarak, tevhidle alakalı aklî çıkarımları kendisine nispet ederek yapıyor. Karşı tarafı yargılamadan kendisi üzerinden bir anlatı kurmasının zerafet ve nezaket olduğu aşikar5. Habib; bu hikmetli akıl yürütmeyi kendi şahsı üzerinden devam ettiriyor çünkü herkes kendi muhakemesini, kendi içindeki süreci ve arayışı başkalarına nazaran daha iyi bilir. Bundan mütevellid “ötekilerle” alakalı değil kendisine dair fikir beyan ederek ilerliyor. Bu yöntemin hem argümanları kuvvetlendiren, hem dinleyenlerin empati yapmalarına kapı açan, hem de samimiyeti gösteren bir tarza sahip olduğunu söyleyebiliriz6.
Bu ayette ifade edilen Habib’in sözleri, müthiş bir varoluş ve anlam arama sorusuna cevap veriyor. Kime ibadet edilir? Kime kulluk edilir? Yani kim için ve ne için yaşanır?
Tabii ki başlangıcın da sonun da sahibi olan Allah için yaşanır. Mebde ve meadın Malik’i için yaşanır. Sadece Yaratanımız ve tekrar dönecek olduğumuz O’na ibadet edilir. Hayatın anlamı budur.
Habib, başlangıcı yani Allah’ın yaratmasını dile getirirken, üslubunun da vechiyle kendisi üzerinden örnek veriyor. Fakat dönüşten, sondan, akıbetten bahsederken “yalnızca ona döndürüleceksiniz” diyor. Dönüş için ikinci çoğul şahıs kullanması, inkâr edenlere direkt hitap etmesi aslında örtük bir uyarı. Bu uyarı inkar ettikleri o sonla karşılaşacaklarını ima etmesi bakımından karşı tarafa ümitle beraber özellikle bir korku hissettirme işlevi görüyor7. Her ne kadar zarif üslup devam etse de akıbetin şiddetine dair imalı bir uyarı, nasihat yöntemi açısından dengeli bir unsur teşkil ediyor.
AKL-I SELİMİN YOLU: ŞİRKİN REDDİ
"Onu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar. O takdirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum." Yasin, 23-24.
Bir önceki ayette, sadece tek olan Yaratan’ın ibadete layık olduğunu dile getirilmişti Habib tarafından… Bu ayette de yaratan olmayıp yaratılan olan diğer her şeyin ilahlığa layık olmadıkları, hatta hiçbir şeye malik olamadıkları hatırlatılıyor. O halde onları reddetmek sağlıklı bir aklın yapacağı en doğal iştir.
Allah’ın Rahman ismi, hem yüceliğini hem merhametini aynı anda çağrıştıran bir isim ki korku ve ümit, saygı ve sevgi aynı anda zuhur edebiliyor. Habib bunları söylerken de yine kendi üzerinden örnekliyor. Nihayetinde davet ve nasihatteki dengeli usul, her ayrıntıda kendini gösteriyor.
ŞAHİTLİKTEN ŞEHADETE
"Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!" Yasin, 25.
Rivayetlere göre kavmi Habib’e saldırıyor ve şehit ediyor. Kavmine çok etkileyici bir şekilde tevhidi anlatan Habib, bu şahitliğini şehadet ile de taçlandırıyor. Allahu Teala ona hem diliyle hem de canıyla şahit olmayı nasip ediyor.
Habib’in buradaki hitabının kavmine olduğu söylenebilir. Katledilirken bile hidayete vesile olmaya çalışan bir dirayet ve adanmışlık söz konusu. Bir diğer görüşe göre bu hitap peygamberlereydi8. Bu görüş doğruysa, kendisi diliyle ve canıyla Allah’ın dinine şahitlik ederken, rasullerin de onun imanına şahitlik etmesini istemişti.
“(Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): "Cennete gir!" denildi. O da, "Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!" dedi.” Yasin, 26-27.
Allah’ın dinine şahitlik eden ve şehit olan mü’min, karşılığında kazandığı cenneti gördüğünde de şahitlik etmeye ve sadece iyilik dile getirmeye devam eder. Hak yoluna giren birisi için artık haklı olmak, haktan yana olmak, hakkı zikretmek bir var olma biçimidir. Bu zaten insanın idealini, özünü bulması ve kemalini gerçekleştirmesi demektir.
DERİN SESSİZLİK
“Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecek de değildik. Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler. ” Yasin, 28-29.
Bu ayetlerin en etkili tefsiri, belki de sessizliktir. Tek bir ses, onları ebedi sessizliğe gömdü. Tıpkı kendilerinden sonra bıraktıkları miras gibi. Çünkü onlardan hiçbir iz kalmadı. Soyları, kültürleri, koca koca isimleri, kibirli gösterişli sözleri… Ebediyet illüzyonuna düştükleri bütün semboller düzeni buhar olup yokluğa karıştı. Helak olmanın şaka olmadığını, bir efsane veya kehanet olmadığını en acı şekilde tecrübe ettiler. Bilinçli bir hayata sahip olmanın o kutsal sorumluluğuna sırt çevirmekle kalmadılar, bu sorumluluğu taşıyan, inanan hak ehline savaş açtılar. Nefretle çıktıkları yolun menzilinde hüsran buldular.
İTTİBA’NIN ÖNEMİ
Tevhidin bir akide olarak merkezde yer almasından sonra, hayatın kılcallarına kadar sirayet etmesi ve müesses bir nizam teşkil etmesi ancak peygamberlerin örnekliği ve pratiği ile mümkün. Bundan mütevellid bütün insanlık tarihi boyunca şahit olduğumuz adetullah/sünnetullah; teslimiyetle “ittiba edilecek/örnek alınacak bir elçi ile dinini/tevhidi kaim kılmak” şeklinde tezahür etti.
Habib’in hikmetli nasihati, “Ey kavmim! Bu elçilere uyun(tabi olun, ittiba edin)…” diyerek başlamıştı ve temel kavramlardan birine dikkatleri celbetmişti. “İttiba”, “dini” üzere arkadaşına tabi olmak, arkadaşının peşine düşüp onun arkasından, izinden gitmek anlamında kullanılıyor9. “Tabi olmak” da, gerek bedenen gerekse örnek alarak bir kişinin izinden gitmek demek10. Anlam derinliğini de göz önüne aldığımızda, kalpteki tevhidin korunacağı zihinsel kalenin sünnet harcıyla inşa edilmesi gerektiğini tespit ediyoruz.
HASIL-I KELAM
Ashab-ı Karye kıssası bize var olmanın temel amacının; yalnız Allah’a kul olmak ve bunun için peygamberlere ittiba etmek olduğunu anlatıyor. Bu kıssa, tevhid ve sünnet bütünlüğü fikrinin insanın kendi kemaline dair ulaşabileceği en yüksek itikadi seviyeyi temsil ettiğini incelikle öğretiyor.
Peygamberlerin mücadeleleri, onların peşinden giden, onlara şahitlik eden ve onları da şahit tutan muvahhidlerin özverileri; mü’minlere karşı çıkan inkarcıların inadı, hamakâtı, istismarları, manipülasyonları, zulüm ve şiddeti yöntem edinmeleri tarih boyunca yaşanan evrensel bir model. Bu diyalektiğin somut tezahürleri ve onların her ayrıntısından devşireceğimiz hikmetler ve ibretler, Kur’an kıssalarındaki tefekkürümüzün temel hedefi. Bu hedef neticesinde tahsil ettiğimiz malumat, felsefe ve hatta teşvik ve motivasyon, İslam’ı bir yaşam biçimi, varoluş amacı olarak ne kadar derinleştireceğimizi, ne kadar layıkıyla benliğimizin temel düsturu haline getireceğimizi belirliyor.
İşte bu düsturun kısa özeti, yalnız Allah’a kulluk etmenin özgürlüğü, kibirden uzak vakur bir teslimiyetle peygamberlerin izinden gitmekle, bastığı yerlere basmakla, yaptıklarını yapıp, sakındıklarından sakınmakla “vücut/varlık” bulmaktır. Mevcudiyetimizin mütekâmil ve yegâne temeli budur.
Dipnotlar:
- İbn Kesir, “Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri”, Çev. Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner. Çağrı Yayınları, 2005, s.6729.
- Ebû Mansûr el-Mâturîdî, “Te’vilâtu’l Kur’an”, Çev. Bekir Topaloğlu. Ensar Yayınları, 2015. c.12, s.87.
- Zemahşerî, “el-Keşşaf”, Çev. Dr. Avnullah Enes Ateş [Fatır, Yasin]. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2018. c.5, s.622.
- Fahruddin Er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.18, s.464.
- Kadı Beydavi, “Beydavi Tefsiri”, Çev. Abdulvehhab Öztürk. Kahraman Yayınları, 2011. c.2, s.369.
- Fahruddin er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.18, s.467.
- Fahruddin er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.18, s.468.
- İbn Kesir, “Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri”, Çev. Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner. Çağrı Yayınları, 2005, s.6730.
- Mukatil bin Süleyman, “Kur’an Terimleri Sözlüğü”, Çev. Beşir Eryarsoy. İşaret Yayınları, 2016, s.391.
- Râğıp el-İsfehani, “Müfredât”, Çev. Abdulbaki Güneş, Mehmet Yolcu. Çıra Yayınları, 2010, s.195.


