15 Mayıs sabahı tüm ulusal kanallar ve gazeteler "Demokrasi kazandı" diyordu. Gerçekten de öyle oldu. "Amerika'ya ve dış güçlere büyük darbe vuruldu." denilirken, halkın demokrasi sandığına sahip çıkması kastediliyordu. Peki gerçekten halk kazanmış, abd ve diğer dış güçler mağlup mu olmuştu? Dilerseniz kitlelere ezberletilen bu sloganın arka planını bi inceleyelim.
Mevcut siyâsi iklimin analizini doğru yapabilmek için bu süreçte kullanılan argümanların aslî manasını bilmekle başlayalım.
Anahtar kelimeler şunlar;
Demokrasi, dış güçler, millet, kazanmak..
Bu denklemde "Demokrasi kazandı" cümlesi doğru olsa da, dış güçlerin kaybettiği tezi hatalıdır. Zira dış güçler zaten yaklaşık 100 yıldır İslâm coğrafyasını demokratlaştırmak için çalışmaktadır. Gelinen son nokta Abd ve Avrupa'nın istediği gibi olmuş ve demokrasi, İslâm dünyasında güvenoyu alarak yeniden güç kazanmıştır. Allah'ın (c.c) şer'i nizamını reddeden ve Kur'an ayetleri için dogma (uydurma) diyen batılı ideologların kurguladığı demokrasi, kendisini müslüman olarak tanımlayan kitlelerin verdiği destekle kazanmıştır. Bu yüzden bu zafer mevcut iktidarın veya halkın değil, demokrasinin yani dış güçlerin zaferidir.
Yeryüzü ve gökyüzünün mutlak hâkimi yani egemeni olan Allah Teâlâ'nın sosyal ve siyâsal hayata dair kanunlar olarak beyan ettiği ve "Ben Müslümanım" diyen toplulukların anayasasında bulunması gereken İslâm hükümlerinin reddedilerek, halkın seçtiği parlamenterlerin kanun koyucu olarak çalışacağı demokratik nizamın kazanması, İslâm adına değil başta abd, batı ve şeytan adına kazanılmış bir zaferdir. Çünkü Batı dünyası, İslâm âleminin demokratik yasalarla yönetilmesinden gayet memnundur. Batının, İslâm coğrafyasında korktuğu asıl manzara; Müslümanların demokrasiyi reddetmesi ve Kur'an yasaları ile yönetilen İslâm medeniyetine geri dönmesidir.
Esasen dış güçlerin dini olan demokrasi’nin kazanması ve güçlenmesi Müslümanları üzmeli ve endişelendirmelidir. Zira demokrasi gereği insanların hevâsı ile oluşmuş anayasal düzenler, Allah'ın (c.c) egemenliğini ve bu egemenliğin belirlediği şer’î yasaları reddeden yönetim şekilleridir. Bu sebepten "Ben Müslümanım" diyen kitlelerin Allah’ın (c.c) indirdiği şer’i kanunlara göre değil de Avrupa normları ve batı hukukuna göre hazırlanan anayasa, ceza hukuku ve benzeri kanunlar ile idare olunan bu demokratik yapıya destek vermesi, ilâhi emirlere isyan etmesi ve hevâsına uyarak yaratıcısına karşı haddini aşmasıdır.
“Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı/egemenliği) Allah’ındır. Allah her şeye kâdirdir.”[1]
Al-i İmran Suresi’nde geçen bu ayet-i kerimeyi Elmalılı M. Hamdi Yazır devlet ve egemenlik gibi kavramlar üzerinden açıklar:
“Bütün gökler, yerler, devlet ve memleketler, bağımsız olarak Allah'ın (c.c) mülküdür. Bunun idaresinde ancak O’nun (c.c) emirleri ve O’nun kudreti hüküm sürer. Bunlar içinde Hakk'ın hükümlerinin tersine hareket etmek isteyenler, elbette cezaya mahkûm olurlar. O’nun kudretine hiçbir şey karşı gelemez, Allah'ın (c.c) kudreti sonsuzdur. Herkes, O'nun (c.c) için çalışmalı ve her görevi bu mülkü idare eden hükümler ve emirlerine, cereyan eden sünnetine uyarak ve ancak O’nun (c.c) adına yapmalıdır.’’
Bu ilahi ikazlara rağmen Avrupa'nın hazırlayarak İslâm coğrafyasına ihraç ettiği gayr-i İslâmi yasaların ve İslâm hükümlerinin hayata karıştırılmadığı demokrasi'nin kazanmasına katkı sağlamak, ayrıca Yahudi ve Hıristiyanların hazırladığı bu kanunlar çerçevesinde hazırlanan anayasal düzenleri desteklemek irtidata kapı açmaktır.
Ümmeti için tehlike arzeden bu taklit hastalığını asırlar öncesinden haber veren Efendimiz (s.a.v):
“Sizden öncekilerin (Yahudi ve hıristiyanların) yoluna adım adım, karış karış tâbî olacaksınız. Hattâ bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz.”[2] buyurarak uyarıda bulunmuştur.
Yine Rasulullah’ın (s.a.v):
“Kim bir topluluğun karartısını çoğaltırsa o da onlardandır. Ve kim bir kavmin amelinden râzı olursa onların amellerinde ortaktır.”[3] îkazı mâlûmdur.
Allah’a (c.c) inandıkları Kur’an’ı Kerim’de sıkça vurgulanan fakat bu inançlarına şirk bulaştırdıkları için hak yoldan sapan Mekke müşriklerin imanını, inandıkları iddiasında bulunsalar da Rabbimiz Allah Teâlâ kabul etmemiştir. Çünkü onların kabul ettikleri ilah tasavvurunda Allah, -günümüz demokratlarının da inandığı gibi- sadece yaratan, rızık veren, kâinatın mevsim ve tabiat olaylarını idare eden bir Allah’tır. Onlar hayatlarına, devletlerine, kanunlarına, beşeri münasebetlerine Allah’ın (c.c) hükümlerini karıştırmaz, hüküm ve hâkimiyyet hakkını geçmiş atalarına ve onlardan kalan parlamentolarına (Darun Nedve meclisine), cahiliyye örf ve adetlerine veya toplumun sosyal statü bakımından üst düzey yöneticilerine verir, dolayısıyla Allah’ın (c.c) hukukunu, adaletini, nizamını, yasalarını, hâkimiyetini değil kendi hevâlarına göre çıkardıkları yasaları icrâ ederlerdi. İşte bu yüzden müşriklerin söyledikleri ‘’İllallah’’ (Allah vardır) sözü onları müşrik olmaktan kurtaramamıştır.
Demokratik rejimlerde de durum böyledir. Demokratik ideoloji üzerine kurulu olan sistemlerde, insanların hayatını düzenleyen siyâsal ve hukuksal yasaları insanların hevâsı şekillendirir. Yani hayat programı ve anayasal düzeni belirleme hakkı insanların verdiği yetki ile meclis iradesindedir. İnsanların arzusu ne istiyorsa o kanunlaştırılır ve insanlar neyi istemiyorsa o yasaklanır. Yasak ve serbestlik belirleme hakkı yalnız alemlerin Rabbi Allah'a (c.c) ait iken bu yetkiler halk eliyle parlamenterlere verilmiştir. Oysa Kur'an'a göre insan, hayatını İslâm'a yani İslâm'ın Kur'an ve Sünnet ile belirlediği hayat programı olan şer'i düzene göre düzenlemekle yükümlüdür.
“Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (bütün işleri evirip çevirmek de yalnızca) O’na aittir.”[4]
“Ve işte Benim (sağlam ve şaşmaz olan) dosdoğru yolum budur. Bu yola tâbi olun. (Bozuk ve başka) Yollara uymayın, ki o (yanlış) yollar sizi O’nun (Allah’ın) yolundan ayırır! Böylece (sapıtmaktan) korunmanız için (Allah) size öğüt verip uyarıyor (olur ki gerçeği görürsünüz).”[5]
Bu sebepten İslâm ile demokrasi asla bağdaşmaz. Zira demokrasilerde kanun yapma yetkisi halkın seçtiği parlamenterlere ait iken İslâm’da bu hak yalnız Allah’a (c.c) aittir ve bu nizamı idare eden halife, toplanan şûra ile beraber karar alırken Allah’a (c.c) rağmen kanun koyamaz bilakis, Allah’ın (c.c) Kur’an’da beyan buyurduğu yasaların uygulanma şekli ve ölçüsü gibi hususlarda şeriat yasalarını tatbik etmekle görevlidir. ‘Demokrasi İslâm ile çelişmez.’ tezini Müslümanlara mâl etmeye çalışan kişilerin seçme ayetler ve zorlama teviller ile ortaya koyduğu bu kıyas-ı maal fârık[6], dinin sabiteleri ile oynamak, bir kısım ayetleri alıp diğerlerini kabullenmemek demektir ki bu İslâm’ı tahrif etmeye çabalamaktır.
Kendilerini muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan kadroların siyâsi iklim gereği oluşturduğu Kur’an’ı yumuşatma ve esnetme çabaları masum değildir. Zira Rasulullah (s.a.v) döneminde de müşrikler; "Ya bundan başka bir Kur'an getir yahut onu değiştir."[7] sözleriyle ılımlı bir kitap istemişler ve Allah Rasulü’ne; “Ya da kendin bu konuda başka bir şeyler uydur.” demeye getirmişlerdir.[8] Bu sebepten “Fikir ve ifade özgürlüğü” diyerek İslâm ile demokrasi arasında sentez kurmaya çalışan kişiler de belli ayetleri dillerine dolarken, Müslümanın inanç dünyasının temelini oluşturan ahkâm ayetlerini gündeme getirmezler.
Bu durum Kur’an’ı Kerim’de şöyle tasvir edilir:
"…Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."[9]
"Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir."[10]
Bu ayet-i kerimeyi Elmalılı M. Hamdi Yazır şu şekilde tefsir etmiştir.
“Muhakkak ki dinlerini parçalayıp ayıranlar, dinin bazı hükümlerini tanıyıp, bazısını tanımayarak parçalayan veya dinlerini gerçek tevhitte toplamayıp, çeşitli emeller, mabutlar, metbûlar (kendisine uyulan) ve türlü türlü yollarla çatallandıran veya din: insanın iç dünyasına ve ruhuna aittir, dışına ve cismine karışmaz, din insanın filan işine hâkim ise de filan işine karışmaz; din başka, millet başkadır, demek gibi bir tavırla dinlerini birçok işlerinden ayıranlardır.’’[11]
Elmalılı’nın da beyanı ile:
“Bu kimseler din: insanın iç dünyasına ve ruhuna aittir, dışına ve cismine karışmaz, din insanın filan işine hâkim ise de filan işine karışmaz; din başka, millet başkadır, demek gibi bir tavırla dinlerini birçok işlerinden ayıranlardır.’’
Binaenaleyh kısaca din ve dünya işlerini ayıran ve yasaları insan koyar diyen demokrasi ile İslâm arasında asla bir benzerlik yoktur.
Demokrasi; kökleri Yunan felsefesine dayanan ve Batının “modernizm” diye tanımladığı yaşam modellerinden biridir. O halde “demokrasinin İslâm’dan olduğu ya da İslâm ile bağdaştığı” iddiası en hafif haliyle İslâm’a, Kur’an’a ve Rasulullah’a (s.a.v) atılan büyük bir iftiradır. Maalesef İslâm ülkeleri diye tanımlanan beldelerde Kur’an ve Sünnet ile bağı kopmuş, İslâmî ilimleri tahsilden uzaklaşmış, inandığını iddia ettiği Rabbini hakkıyla tanıyamamış toplumlarda demokrasi tehlikesi hâlâ anlaşılamamıştır. Kendisini Müslüman olarak tanımlayan kitleler İslâm ahkâmı ile yönetilemez olmuş, İslâm dışı ne kadar yasa varsa Avrupa’dan ithal edilmiş, sosyal hayat, hukuk, giyim kuşam, ekonomi, eğitim, ticaret, kültür vb. tüm alanlarda İslâm medeniyetinden uzaklaşılmıştır. Bunun sebebi kendisini Müslüman olarak tanımlayan kitlelerin inandıklarını dilleri ile söyledikleri Kur’an’ı, canı pahasına sevdiklerini söyledikleri peygamberlerini ve davasını anlayamamalarındandır.
Kur’an ve Sünnet bilgisinden yoksun taviz ehli bu kimseler: “İslâm’da de seçim vardır, demokraside de seçim vardır, bu yüzden İslâm ile demokrasi çelişmez.’’ derler. Bu apaçık bir saptırmadır. İslâm nizamında halkı yöneten devlet başkanı yani halife, Allah’a (c.c) rağmen yasa koymak için değil, Allah’ın (c.c) indirdiği yasalar ile hükmetmek üzere ilim ve liyakat sahibi olan ehl-i hal ve’l akd şurası tarafından seçilir. Devlet reisinin yetkisi kayıtsız şartsız değil, şer’i kanunlar ile kayıtlıdır. Bu sebepten; Kur’an ahkâmı dışında kendi hevâsına göre ne halife ne de şûrası yoktan kanun ihdas etme hakkına sahip değildir.
Oysa demokratik seçimlerde seçilen yönetici, İslâm ahkâmını bir kenara bırakarak kendisi ve tayin ettiği yöneticiler ile birlikte kanun koymak üzere seçilirler. İslâm’daki halife seçimi ile demokratik sistemlerdeki yönetici seçimi arasında doğu ile batı arasındaki fark gibi fark vardır. Bu yüzden İslâm dini, toplumu aldatan laik ve demokratların bahsettiği gibi asla beşerî ideolojiler ile bağdaşmaz. Ve yine bu seküler düşüncelerin iddia ettiği gibi İslâm sadece ruha değil, sosyal ve siyâsal hayata da şekil/nizam veren bir hayat programıdır. Dolayısıyla bedeni (namaz, oruç) ve mâli (hac, zekât) ibadetleri emreden ve bu alanda manevi/rûhi gelişime yön veren İslâm; hukuk, ticaret, ekonomi, eğitim ve benzeri sahalarda da insanlara müreffeh bir hayat vadeden alemlerin Rabbi Allah (c.c) tarafından indirilmiş tek nizamdır. Bu manada, İslâm yönetimi olan hilafet nizamında kanunların Kur’an ve Sünnet’e dayanması esastır ve insanların bütünü bir araya gelse ve bu insanların çoğunluğu veya tamamı İslâm dışı tek bir yasada uzlaşma sağlasa dahi bu aslî hükümleri yani Allah’ın (c.c) yasalarını değiştirme hakkına sahip değillerdir. Buradaki esas, yöneticiler değişse bile İslâmi hükümlerin zamana ve insanlara göre değişmez oluşudur.
Kur'an-ı Kerim hem miladi 6. asırdaki şirk anlayışını hem de bugün “yeryüzünün egemeni biziz” diyen demokratik anlayışı reddeder. Zira (çoğunluğun bile olsa) insanların değil, Allah'ın (c.c) sözü ve kanunu mükemmel olan ve kulları arasında hakem olmaya layık tek sözdür. Eğer toplum, hayat tarzını belirleyici yasaları başka kitaplarda ararsa Allah'ın (c.c) kontrolü ve himayesinden çıkmış demektir.
Mutlak doğrunun ve hak yolun çoğunlukta olduğunu zanneden ve demokrasiyi kazandıran kitlelerin bilmesi gerekir ki; Allah'ın (c.c) sözü yani yasaları, yeryüzünde doğru ve adaletli olan tek nizamdır.
Rabbimiz bu hususu ayet-i kerimesinde şöyle beyan eder:
“Rabbinin sözü (Kur’an’ın hükmü), doğruluk (ve uygunluk) bakımından da, adalet bakımından da tamamlanıp (kemâle erdirilmiştir. Eşsiz ve eksiksizdir.) Onun sözlerini (hiç kimse ve hiçbir gerekçe ile yersiz ve gereksiz bulup) değiştiremeyecektir. O (her şeyi) İşiten ve Bilen (Allah’tır ve Kur’an O’nun kelâmıdır).”[12]
Elmalılı Hamdi Yazır çağlar boyu değişmeyecek olan bu yüce hakikati güncel ifadelerle tefsir eder:
“İlâhî kanunun, kanun koyucusu Allah olduğundan, sağlamdır, doğrudur. Beşerî kanunlar, yani insanların yaptığı kanunlar ne ilim ne de din açısından hiçbiri sağlıklı olamazlar. Bunlar ilim yönünden batıl, din yönünden şer teşkil ederler ve doğru değildirler. Bunun için beşerin hakkı, gerek ilimde gerek dinde kanun koymak değil, Allah'ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşfedip ortaya çıkarmaktır. Söz, O'nun sözü; kanun, O'nun kanunu; kitap, O'nun kitabı; hüküm, O'nun hükmüdür. Artık kim O'nun hükmünü bozabilir? Diğerleri ne gelince: Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğunluğuna itaat edecek, uyacak, onlardan hakem yapacak olursan, seni Allah'ın yolundan, şeriatından saptırırlar. Çünkü onlar hükümlerinde ilme, hak delile değil, ancak zan ve vehme tâbi olurlar. Ne inançlarında kesinlik, ne kanunlarında, ölçülerinde haklılık, ne de hükümlerinde isabet bulunur. Ve onlar başka değil, ancak nefsânî ölçü ve tahminleriyle keyiflerine göre hüküm verir, yalan söylerler. Şu halde, Allah'tan başka hakem ve hâkim arayanlara uymayın ve Allah yolundan şaşmayın.”[13]
Oysa insanların ayakta tutacağı ve destekleyeceği tek hakikat Kur'an hükümleri olmalıdır. Ancak bu sayede İslâm kazanabilir. Bu hakikate; ne Avrupa’dan ithal ideolojiler ile ne de demokrasinin gösterdiği politik yollarla değil, hak yol olan Kur'an ve Nebevî metod ile ulaşılabilinir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nca hazırlanan tefsir çalışmasında bu hakikat güncel bir lisan ile ifade edilir:
“Hak kavramı Kur'an'da 70 ayette geçer ve Peygamber'in getirdiği bilgileri, hükümleri, buyruk ve yasakları veya bütünüyle evrensel gerçekliği, varlıktaki düzen ve dengeyi ifade etmektedir. Başka bir deyişle hak kelimesi, yüce Allah'ın (c.c) hem evrenin düzenini belirleyen hem de insan eylemlerinin nasıl olması gerektiğini bildiren yasalarını ifade eder. Ayete göre bu yasalar mutlaktır; insanların keyfi arzularına göre değişmesi mümkün değildir.”[14]
Her 5 senede bir Kur'an ve Sünnete danışılmadan keyfi olarak çıkarılan yasaları tatbik ederek demokrasiyi kazandıran ve bunda da dış güçlerin beğenisini kazanan iktidarların seçimleri 1. sırada bitirmesi hak adına kazanılmış bir zafer değildir. Zira Hakk'ın değil bâtılın hükümlerinin icrâ edileceği böylesine bir vazifeyi yürütme görevi ancak abd ve dış güçlerin memnun olacağı bir sonuçtur.
İlahi ve beşerî yasalar arasındaki bu belirgin ayrılığı fark ederek kâmil bir imana sahip olmak, yeryüzündeki bu ifsadı ortadan kaldırmak ve sosyal, siyâsal, hukuksal hayatta yalnız Allah’ın (c.c) kanunları yürürlükte olana kadar çalışmak mü’minler üzerinde farz-ı ayn bir ameldir. Çünkü mesele ya toptan iman etmek veya inkâr etmek meselesidir. Bu hususta demokrasi ile orta yol bulmak veya siyâsi parti kurarak gayr-i İslâmi düzenlere entegre olmak, Allah’ın (c.c) hükümlerinden tamamen veya kısmî olarak vazgeçerek taviz vermektir. Buna hiçbir mü’min’in hakkı ve selahiyeti yoktur. Çünkü vazgeçilmek istenen veya kendisinden taviz verilen hususlar Allah’ın (c.c) ayetleri, kanunları ve nizamıdır. Böyle bir tavizi vermek hiçbir müslümanın hakkı değildir ve böyle bâtıl metotlar ile hareket etmek ne Kur’an’a ne de Rasulullah’ın (s.a.v) mücadele metoduna uygun değildir.
‘’Ey iman edenler! (Dininizi ve Hakk davanızı) İnkâr edenlerden (ha dışarıdan, ha içeriden) size (zarar ve saldırı ihtimali) en yakın olan (düşman kâfirlerle) çarpışın ve onlar sizde "Ğılzet=Sert bir tavır, (güçlü bir kararlılık ve caydırıcılık)" görsünler... Ve kesinlikle biliniz ki Allah (münkirler ve münafık kesimlerle değil) takva sahipleriyle beraberdir.’’[15]
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde ayet-i kerimeyi şöyle tefsir eder:
“Ey iman etmiş olanlar! O kâfirler sizde bir şiddet bulsunlar. Yani diğer hususlarda imanın ve İslâm'ın inceliğini, zerafetini korumakla birlikte kararlı, azimli, tavizsiz ve katı bir tutum bulunduğunu, güçlü ve sarsılmaz bir zihniyet olduğunu görüp anlasınlar. Azim ve metanet sahibi sağlam ve hazırlıklı olduğunuzu onlara hissettiriniz. Böyle bir yol izleyiniz ve biliniz ki, Allah kesinlikle müttakilerle beraberdir.”[16]
Elmalılı'nın da beyan ettiği gibi din bir taviz sahası değildir. İslâm; Müslümanları, vahye başkaldırmış fikirlere karşı dik durmaya çağırır. Çünkü Müslümanların görevi taviz vermek değildir. Müslümanların görevi eğer İslâm ahkâmı dışında insan ürünü yasalar ile yönetilen ve ideolojilerin (demokrasi, laiklik, sosyalizm vs..) hâkim olduğu bir coğrafyada dünyaya geldiyse artık son nefesine kadar bu ifsadı ortadan kaldırmak ve hakkı hâkim kılana kadar ilmi, fikri, malı ve canıyla mücadele etmektir. Bu tavır hem Allah Rasulü’nün, hem ashabının hem de ondan sonra gelen alimlerin tavrıdır. Müslümana düşen tağuti sistemlere angaje olmak veya partisel yöntemlere sarılmak değil, dinin aslî kaideleri olan Kur’an ve Sünnet’in gösterdiği metot ile amel etmektir. Çâre; Allah Rasulü (s.a.v) ve ashabının mücadelesinde görüldüğü gibi tağutların meclislerini tüm kurum ve kuruluşları ile reddederek Allah’a (c.c) iman etmektir. Dünya ve ahiret kurtuluşu da ancak bu şekilde olacaktır.
Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan ve resmi ideolojiyi ayakta tutan partiler muhafazakâr olarak anılsa bile asıl olarak bu rejimi ayakta tutmakla vazifelidir. Hatta öyle ki bu yapıyı idare edenler, mevcut yasalarının tartışılmasına dahi müsade etmezler. Bunu anayasal düzenin bekâsı için bir garanti gören resmi ideoloji, İslâm yasalarını siyâsal hayata karıştırmazken Hıristiyan batıdan alınan yasalar ve Yunan felsefesinden olma demokratik anlayışı sistemlerinin temeli kabul etmektedir. Hilafetin ilgâsı sonrasında İslâm coğrafyasını siyâsal anlamda şekillendiren Batı medeniyeti, partiler ve kukla yöneticiler ile kitlelerin uyanışını engellemek veya en azından kontrol altında tutmaktadır. İçinde bulunduğumuz 100 yıl içerisinde zaman zaman halkın İslâmî uyanışa meylettiği anlarda İslâmcı söylemlerde bulunan partileri devreye sokan küresel tağutlar, muhafazakâr politikacılar eliyle halkı demokratik sisteme entegre ederler. Özellikle 21. Yüzyıl başlarında İslâm coğrafyasında kurgulanan yeni dünya düzeni gereği halk artık laik sistemle bütünleşmiş ve Allah'a (c.c) baş kaldıran demokratik rejimin bekâsı için siyâsi partilere sahip çıkmıştır.
Bu felâkete dur diyebilmek neredeyse imkânsız bir seviyeye ulaşmıştır. Zira artık rejimi namaz kılan, umre yapan, Kur'an kıraati ile boy gösteren kadrolar idare etmektedir. Bu sebepten yaşanan son gelişmeleri İslâmî bir başarı! zanneden kitleler, artık şeriati isteyen ve bu yolda çalışan kimseleri değil, demokratik küfür düzenini abdestli yöneten idareciler istemektedir. Bu apaçık taviz ve hakkı ketmetme hareketi karşısında tevhid ve sünnet merkezli hareket eden ve yanlış gidişatı eleştiren mü’minler ise potansiyel bir tehdit olarak görülmektedir.
Maalesef günümüz İslâm coğrafyasında dinleri öğretilmemiş, Kur’an ve Sünnet mesajından mahrum bırakılmış kitleler, yıllardır gayr-i İslâmi düzenleri ayakta tutacak olan bu (ister namazlı olsun ister namazsız) kişileri seçme mecburiyetleri varmış gibi sığ ve ilmî tabanı olmayan ‘Buna rey vermeyelim de şu mu gelsin?’ cümleleriyle düzene kan pompalamaktadır.
Hilafetin ilgâsı sonrası İslâm coğrafyasında gelişen olaylara baktığımızda, Müslümanların yaklaşık her 5 sene de bir aldatılmışlığı tecrübe etmelerine rağmen aynı hatada ısrarcı oldukları mâlûmdur. Nice nesiller bu bâtıl metotlar ile ifsat edilmiş, vakit kaybedilmiş, neticesinde gayr-i İslâmi düzenler ‘Müslümanım’ diyen kitlelerin desteği ile ayakta tutulmuştur. İnsanlar çeşitli ideolojik kamplaşmalar ile firavunî devlet tarafından sağ-sol diye gruplara ayrılmış, siyâsal İslâm diye yola çıkan nice gruplar zaman içerisinde laik, demokratik düzenin kalıbı içerisine girip bâtıl düzenin bir parçası hâline gelmiş, peşlerinden gelen kitleler algı yönetimi ile aldatılarak laik rejimi ayakta tutmuştur. İnsanları köleleştiren, gruplara, partilere, ideolojik kamplara ayıran firavûni sistemler geçmiş çağlarda olduğu gibi bugün de cahil bırakılmış halk sayesinde varlığını sürdürmüş, algı yönetimi ve manipülasyon ile kendi iktidarını ayakta tutacak kitleleri oluşturmuştur. Demokratik ideolojilerin etkisiyle kurulan meclisler ve tatbik edilen gayr-i İslâmi yasaları namaz kılan kişilerin yönetmesi, bu rejimlerin bâtıl rejimler olduğu gerçeğini asla değiştirmeyecektir. Zira tuğyan yolculuğuna çıkan demokrasi otobüsünün şoför koltuğunda namaz kılan, oruç tutan birinin oturması ortadaki tuğyanı meşrulaştıramaz.
Bu noktada şunu da belirtmekte fayda vardır. Rasulullah (s.a.v) kesinlikle Daru’n-Nedve meclisine girmemiş, bir üyesi veya âzâsı olmamış, hiçbir ilke ve maddelerini kabul etmemiştir. Daru’n-Nedve’nin isteklerine karşı asla taviz vermemiş, onların isteklerini “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” temel ilkesiyle reddetmiştir.
Mevcut demokratik düzen sonrası kendisini Müslüman olarak tanımlayan kitleler İslâm ahkâmı ile yönetilemez olmuş, İslâm dışı ne kadar yasa varsa Avrupa’dan ithal edilmiş, sosyal hayat, hukuk, giyim kuşam, ekonomi, eğitim, ticaret, kültür vb. tüm alanlarda İslâm medeniyetinden uzaklaşılmıştır. Bunun sebebi kendisini Müslüman olarak tanımlayan kitlelerin inandıklarını söyledikleri Kur’an’ı, canı pahasına sevdiklerini söyledikleri peygamberlerini ve davasını anlayamamalarıdır.
Günümüz tağutlarına şirin görünmek isteyen bel'am karakterli din adamlarının halkı aldatmak için geliştirdiği, "Falancaya vermeyelim de filanca mı gelsin?" gibi temelinde usul ölçülerine uymayan yorumlar ile kitlelere şu sorulmaktadır:
"Demokratik düzenin bekâsı için hangi liderlerimiz ile çalışmak istersiniz.?"
Bu soru, kesilmek üzere mezbaneye götürülen koyunlara: "Satırlamı yoksa bıçakla mı kesilmek istersiniz.!?" gibi bir sorudur. Zira seçilen partiler düzeni değiştirme yetkisi ile değil, düzeni yürütmek ve devamını sağlamak üzere göreve getirilmiştir.
Küfür yasaları tatbik edilerek İslâm nizamının kurulması mümkün değildir. Zira tatbik edilen yasalar ve uygulanan metod Rabbanî değildir. Rabbanî olmayan işlerde de şer'î ölçü ve ihlâs yoktur.
Küfür yasalarının icrâ edilmesi maslahat olarak kabul edilemeyeceği gibi, küfür düzenlerini ayakta tutacak bu gibi politik yöntemler ile şeriat’ın hâkim olması da asla mümkün değildir.
Bu yüzden çözüm; iktidarların değil, ümmetin değişmesidir..
[1] Ali İmran, 189
[2] İbn Mâce, Fiten, 3994
[3] İbn Kesîr, 27/308
[4] A’raf, 54
[5] En’am, 153
[6] Birbirine benzemeyen hususlar arasında yapılan kıyas.
[7] Yûnus, 15
[8] İsmail L. Çakan, Kur'an'a göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Ensar Yay., s.336.
[9] Bakara, 85
[10] En’am, 159
[11] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri.
[12] En'am, 115
[13] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 1/126-127
[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, IV/68
[15] Tevbe, 123
[16] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Tevbe Suresi 123. ayeti kerime tefsiri


