13 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Mâbed Ve Medrese Olarak Câmi
Mâbed Ve Medrese Olarak Câmi

Mâbed Ve Medrese Olarak Câmi Mustafa Ağırman

İslâm’da îmandan sonra en büyük hakîkat namazdır. Namaz, dinin direğidir. Biz, Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber’in hadîs-i şeriflerde “salât” kelimesi ile ifâde ettikleri bu ibâdetin Farsça tercümesi olan “namaz”ı almış ve dilimizde hep onu kullanmışız. Salât kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de duâ ve namaz anlamında olmak üzere 78 âyette tekil, 53 âyette çoğul olarak geçer. Ayrıca 3 âyette “namaz kılanlar (musallîn)” şeklinde kullanılır. Diğer yandan 14 âyette çoğul emir kalıbıyla “namaz kılınız”, 4 âyette tekil olarak “namaz kıl” buyurulurken, 24 âyette geçmiş zaman kalıbıyla “namaz kılanlar”dan söz edilir. 10 kadar âyette de “sallâ (duâ etti, namaz kıldı)” fiili ile yine duâ ve namaz konusu yer alır.1 Pek çok hadiste de benzer kelimelerle namaza yer verilmesi bu ibâdetin önemini ortaya koyar. Namaz, münferit (tek başına) kılınabileceği gibi cemaatle de kılınır.

Namazı yalnız kılmaktansa cemaatle kılmak daha güzeldir. Namazını câmide cemaatle kılan kişi, evde veya işyerinde tek başına kılandan daha çok sevap kazanır. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin rükû eden (müminler) le birlikte rükû edin”2 buyurarak müminleri cemaatle namaz kılmaya teşvik etmektedir.

Bu konuda Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır: “Bir kimsenin câmide cemaatle kıldığı namaz, işyerinde ve evinde kıldığı namazdan yirmibeş derece daha sevaptır. Şöyleki, bir kişi güzelce abdest alır, sonra başka hiçbir maksatla değil, sadece namaz kılmak üzere câmiye gelirse, câmiye girinceye kadar attığı her adım sebebiyle bir derece yükseltilir ve bir günahı bağışlanır.

Câmiye girince de namaz kılmak için orada durduğu sürece, tıpkı namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Biriniz namaz kıldığı yerden ayrılmadığı, kimseye eziyet etmediği ve abdestini bozmadığı müddetçe melekler: “Allahım! Ona merhamet et! Allahım! Onu bağışla! Allahım! Onun tevbesini kabul et!” diye duâ ederler.”3 Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettikten sonra şehrin merkezinde, altı ay içerisinde bir mescid yaptırdı ve beş vakit namazı bu mescidde cemaatle kılmaya başladı.

Hz. Peygamber, bu sünnetini ölünceye kadar devam ettirdi. Şehir dışına çıktığı zaman yerine bir vekil tayin ederdi; kendisi dönünceye kadar bu vekil, imâmlık görevini yerine getirirdi. Vefatından önceki hastalığında da Hz. Ebû Bekir’i bu göreve tayin etmiş; o da Hz. Peygamber’in vefatına kadar mescidde cemaate imâm olup onyedi vakit namaz kıldırmıştı.⁴ 

Sonradan gelen Müslümanlar, Hz. Peygamber’in mescid yapma ve namazları cemaatle kılma sünnetine önem vermiş ve bu sünnetin yaşaması için ellerinden gelen her türlü gayreti göstermişlerdir. Dünyanın değişik yerlerindeki Müslümanlar, Hz. Peygamber’in Medine’de yaptırdığı mescidi esas alarak kendi kültür ve estetik anlayışlarına göre câmiler yaptılar. Şehirlerini görkemli câmilerle ve şehâdet parmağı gibi semâya yükselen minârlerle tezyîn ettiler. Bu câmiler, kıyâmete kadar devam edecek olan İslâm Medeniyeti’nin temel taşlarıdır.  

Mescid: Mescid, Arapça’da “eğilmek, tevâzu ile alnı yere koymak” mânâsına gelen sücûd kökünden “secde edilen yer” anlamında bir mekân ismidir. Secde, namazın rükünleri içinde en önemlisi, Allah’a yakınlığın bir göstergesi, O’na karşı saygılı ve tevâzulu olmanın sembolik bir ifadesidir. Bu sebepten dolayı namaz kılınan mekânlara “secde edilen yer’’ mânâsında “mescid ’’ denilmektedir. Hz Peygamber’in hadislerinde de mescid kelimesi namaz kılınan yer anlamında kullanılmıştır. ⁵

Hz. Peygamberin hayatında Müslümanların bir araya toplanıp ibâdet edebilecekleri geniş çapta mescid, ilk defa hicretten sonra Kubâ köyünde, sonra da Medine’de yapılmıştır. Hz. Peygamber, hicret sırasında Medine’ye iki mil uzaklıkta olan Kubâ’da Amr b. Avf oğulları yurdunda Külsüm b. Hidm’in evinde bir müddet misafir olarak kaldı. Bu misafirliği esnasında burada bir mescid yaptırdı. Temeli bir nevi merasimle atılan bu mescid 66х66 zirâ ebadında kare şeklinde ve dört duvardan ibâret bir yapıydı. Kur’ân-ı Kerim’de “temeli takvâ üzere kurulu mescid”6 ifadesinin de işte bu Kubâ Mescidi için olduğu rivâyetleri vardır.⁷ 

Hz. Peygamber, Kubâ’dan Medine’ye giderken yanlarından geçtiği kişiler kendisini evlerine dâvet ettiler. Ancak Hz. Peygamber, devesinin serbest bırakılmasını istedi ve mescidin yapılacağı yeri tespit edeceğini kast ederek onun görevli olduğunu söyledi. Deve, Mâlik b. Neccar oğullarının evlerinin önünde bir düzlükte çöktü. Hz. Peygamber bu yeri Sehl ve Süheyl adındaki iki yetim kardeşten satın alarak buraya Mescid-i Nebevî’yi yaptırdı.

Medine Mescidi’nin temeli de bir nevi merasimle atılmış ve Hz. Peygamber mescid inşaatında bizzat çalışmıştır. Hz. Peygamber’in bu mescidi, namaz kılınacak yer, peygamberin kalacağı odalar ve bir de mescidin giriş tarafındaki suffa olmak üzere üç ana bölümü ihtiva ediyordu. Mescidin doğu duvarı boyunca Hz. Peygamber ve âilesine âit zamanla sayıları dokuza çıkan odalar inşâ edilmiş; giriş tarafında da genç sahâbîlerin barınabilmesi için bir yer yapılmıştır.

Bu yere “Suffa”, burada ikâmet edenlere de “ashâbu’s-suffa” denilirdi. Altı veya yedi ay kadar süren inşaat sırasında Hz. Peygamber, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde misafir olarak kalmıştır.⁸ Hz. Peygamber’in Medine’de yaptırdığı bu mescid, müminler için tatlı bir su kaynağı, bir hidâyet rehberi, bir sığınak ve karargâh olmuştur. Günde beş vakit kendisinde cemaatle namaz kılınan bu mescid, Asr-ı Saâdet insanı için bir medreseydi. Allah Rasûlü, sahâbesini burada yetiştirdi. Onları rûhî ve aklî bir terbiye ile burada eğitti. Namazın tatbikatını onlara burada gösterdi.

Zaman zaman onlara vaaz ve nasihat edip sorularına cevaplar verdi. Mescid, yabancıların sığınağı, misafirlerin konağı, yoksul ve zayıfların da barınağıydı. Her sınıftan insan, orada ihtiyacını giderecek, kendini rûhi it’minâna ulaştıracak şeyleri bulabilirdi. Medine’ye gelen heyetler mescidde karşılanır, orada ağırlanır ve kendileriyle orada konuşulur, sohbet edilirdi. Medine mescidi, ordu komutanlığının karargâhıydı. Asker orada toplanır, sancaklar orada verilir, cephe komutanları orada tayin edilir, askeri emirler orada verilirdi. Sonra da asker, Allah’ın yüce ismine dayanarak gâzilik veya şehidlik umudu ile yola çıkarda. Mescid, Allah’a kulluk vazifesinin yapıldığı bir mâbeddi. Kulun saçılan kalbinin parçaları orada bir araya gelir, şaşkın rûhu orada dost doğru yolu bulur, isyankâr nefsi de sükûnete ererdi.

Yine orada kulun kalbi dünyanın boş işleri ve meşgalelerinden kurtulup Allah’ın katına yönelir, rabbânî bir kimliğe bürünerek nefsini kirlerden yıkar ve organlarını hatalardan kurtararak tertemiz bir kalp ve beden ile Allah’a yönelirdi. Asr-ı Saâdette Mescid-i Nebevî, devlet idâresinin merkeziydi. Rasûlullah ve ondan sonra da Râşid Halifeler orada otururlar ve devlet işlerini oradan yönetirlerdi. Orası aynı zamanda devlet şûrasının toplandığı meclis durumundaydı. Ümmetin meseleleri orada gündeme getirilir, ümmetin önüne çıkan problemler ele alınır, hakkında nass vârid olmayan konular Kitap ve Sünnet ışığında münakaşa edilirdi.

Müslümanlar arasındaki ihtilaflar ve dâvâlar mescide getirilir, Hz. Peygamber de bu dâvâları mescidde çözüme ulaştırırdı. Mescid, çok az da olsa bir mahkeme salonu gibi vazife görürdü. Karar neticesinde hasımlar, İslâm’ın emrine boyun eğerler, haklarına ve karara razı olarak gönül rızası ile çekip işlerine giderlerdi. Hz. Peygamber zamanında mescid, sadece beş vakit namaz ve Cuma namazının kılındığı bir namazgâh değildi. Bir mâbed olmasının ötesinde mescid, müderrisi Rasûlullah talebeleri de onun güzîde ashâbının olduğu bir eğitim öğretim kurumuydu, bir medreseydi. Hz. Peygamber’in, Allah’ın indirdikleriyle hükmedip hasımların arasını bulduğu bir mahkemeydi. İslâm Devleti’nin merkezi, askerin karargâhı, hâsılı dînî ve dünyevî işlerin görüldüğü bir merkezdi.⁹ 

Câmi: Burada câmi kelimesi ile ilgili kısa bir bilgi vermenin de yerinde olacağını zannederim. “Arapça “cem’” kökünden gelen “toplayan, bir araya getiren’’ manasındaki câmi kelimesi, başlangıçta sadece cuma namazı kılınan büyük mescidler için kullanılan “el-Mescidü’l-Câmi” (cemaati toplayan mescid) sıfat tamlamasının kısaltılmış şeklidir. “el-Mescidü’l-Câmi” terkîbi, Taberânî’nin bir rivâyetine göre bizzat Hz. Peygamber tarafından kullanılmıştır.10 Ancak, hadisin râvilerinden birinin tenkit edilmiş olmasını11 göz önüne alarak bu rivâyeti ihtiyatla karşılamak gerekir. Bununla beraber bazı hadis senetlerinde geçen ifadelerden, bu terkîbin Tâbiûn döneminde kesin olarak kullanıldığını söylemek mümkündür.

Ebû Ömer el-Kindî’nin el-Vülât ve’l-Kudât’ında, kâdî(hâkim) lerin mescidlerdeki kazâî faaliyetlerinden bahsedilirken “el-Mescidü’l-Câmi” terkîbine yer verildiği halde, zeylinde zaman zaman sadece “el-Câmi” ifadesinin geçmesi hicrî IV. yüzyılın başlarında câmi kelimesinin tek başına kullanılmaya başlandığını göstermektedir. Daha sonra içinde cuma namazı kılınan ve hatîbin hutbe okuması için minber bulunan mescidler câmi, minberi bulunmayan yani cuma namazı kılınmayan küçük mâbedler ise mescid olarak anılır olmuşlardır. Ancak, Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ gibi mâbedlere mescid ifadesinin ıtlâk edilmesi devam etmiştir.

Osmanlılar döneminde de padişahlar tarafından inşâ ettirilen büyük câmilere “selâtin câmileri”, vezirler ve diğer devlet ricâli tarafından yaptırılan orta büyüklükteki câmilere bânisinin adına izâfeten sadece câmi, küçük olanlara da mescid denilmiştir. Mescidlerde cuma namazı kılınmazdı. Mescidlerin cuma namazı kılınan câmiye tahvili ise berât ve izinle olmaktaydı. Çünkü Hz. Peygamber zamanında Medîne’de, Mescid-i Nebevî’den ayrı dokuz mescid daha olmasına rağmen buralarda vakit namazı kılınır, cuma namazı kılınmazdı. Asr-ı Saâdet’te Medine’de cuma namazı sadece Mescid-i Nebevî’de kılınmaktaydı.12

Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan yalancı peygamberler ve irtidat olayları, birinci halife Hz. Ebû Bekir’in üstün siyâset anlayışı ve basîreti ile kısa zamanda bertaraf edildi. Birinci halifenin zamanında açılan Suriye ve Irak cephelerine ikinci halife Hz. Ömer zamanında Mısır cephesi ilave edildi. İslâm dini, dört halife zamanında doğudan batıya, kuzeyden güneye çok geniş bir alana yayıldı. “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler îmâr eder”13 meâlindeki âyetle, Hz. Peygamber’in “Kim, Allah rızâsı için bir mescid yaptırırsa, Allah da bunun karşılığında ona cennette bir köşk ihsan eder”14 meâlindeki hadisinden ilham alan dört halife, ilk merhalede Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’de bazı yenileme ve genişletme çalışmaları yaptılar. Kudüs şehrini fetheden Hz. Ömer, Mescid-i Aksâ’nın bir çöplük haline getirilmiş olan yerini tespit ettirerek burada büyük bir mescid yaptırmıştır. Basit bir yapısı olmasına rağmen bu mescid de üç bin kişi namaz kılabiliyordu. Hz. Osman, Mescid-i Nebevî’yi genişletip kaliteli inşaat malzemesi kullanmak suretiyle yeniden inşâ ettirmiştir.

Bu dönemde Müslümanlar, fethettikleri şehirlere ve yeni kurdukları şehirlere ilk iş olarak birer mescid yapmışlardır. Fethedilen yerlerin muhafazası için özellikle askerî amaçlı yeni yerleşim merkezleri, ordugâh şehirler kurulmuştur. Bunların ilk örnekleri Kûfe, Basra ve Fustat şehirleridir.15

Bir Eğitim ve Öğretim Yeri Olarak Câmi: Hz. Peygamber, Mekke’de kendi evini, Hz. Ebû Bekir’in evini ve bir de Erkam’ın evini eğitim ve öğretim yeri olarak kullanırdı. Mescidü’l-Haram’daki Rükn-ü Haceri’l-Esved ile Rüknü’l-Yemânî arasında da zaman zaman eğitim ve öğretim yapardı. Mekke müşriklerinin olanca baskı ve engellemeleri karşısında Hz. Peygamber, İslamî dâvetini devam ettirir, insanlara İslâm’ı anlatır ve Müslüman olduktan sonra nasıl yaşamaları gerektiğini öğretirdi. Bu eğitim ve öğretim yukarıda sayılan mekânlarda yapıldığı gibi, şehir içinde ve dışında, yürürken, oturarak sohbetler halinde de yapılırdı. Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra Hz. Peygamber, eğitim ve öğretim için mescidi bir merkez haline getirdi.

Medine mescidinin girişindeki Suffa bu işin merkezi oldu. Suffa, yatılı bir okuldu. Orada Ensar ve Muhâcirlerin bekâr delikanlıları, yeni gelen muhâcirler ve bir de misâfirler kalırdı. Hz. Peygamber efendimiz, bu üç sınıf ile ayrı ayrı ilgilenir ve onları yetiştirirdi. Hz. Peygamber’in mescid planını kendilerine göre yorumlayan ve geliştiren İslâm milletleri, yaptıkları câmileri ibâdet merkezi haline getirmelerinin yanı sıra ilim merkezi haline de getirdiler. İslamî ilimlerin tedvin ve tasnif dönemlerinde câmiler ilim öğrenme yerleriydi. Bağdat’taki el-Mansûr Câmii’nde büyük âlimler ders okutur ve talebelerine hadis yazdırırlardı.16 Şam’daki Emeviyye Câmii’nde Hanefî, Şafiî ve Mâlikîlere ait ders kürsüleri vardı.17 Kahire’deki Amr b. el-Âs Câmii’nde çok sayıda ders halkaları bulunurdu.

Burada kırk ayrı ders kürsüsünün olduğu zamanlar olmuştur.18 Burada ders halkası olan âlimlerden biri de devrinin en büyük tefsircisi ve İslâm tarihçisi olan Muhammed b. Cerîr et-Taberî (öl.310/822)’dir.19 Basra Câmii’nin bir ilim merkezi olduğu da bilinen bir gerçektir. Kûfe Câmii’nin bu konudaki şöhreti daha çok yaygındır. Ebû Hanîfe (öl.150/767) ve talebelerinin bu câmide oturup ders halkaları kurdukları malumdur.20 Kahire’deki Ezher Câmii ve Tulunuoğlu Ahmed Câmii de birer ilim merkezi olarak bilinmektedir. Endülüs’te Câmiler hem ibâdethane, hem de medrese olarak kullanılmıştır. Kurtuba Ulu Câmii hem Müslüman gençlerin hem de Avrupalı gayr-i müslim gençlerin ilim tahsil ettikleri uluslararası bir üniversite idi. Bu câmilerde Arapça, dinî ilimler ve müsbet ilimler öğretilirdi.21 

Selçuklular ve Osmanlılar, Hz. Peygamber’in Suffa planını daha da geliştirerek câmilerin yanında medreseler de yaptırmışlar ve talebeleri bu medreselerde barındırmışlardır. Ders okutan müderrislere ve talebelere maaşlar bağlayarak onların tamamen ilim ile meşgul olmalarını sağlamışlardır. Câmiler, çevrelerine yapılan bu medreseler ve müştemilatı ile birer külliye halini almıştır. Bu konuda Selçuklular ve Osmanlılar başı çekmektedirler. Onların yaptırdıkları câmiler ve medreseler sonradan gelen Müslümanlara kıyâmete kadar örnek olacak niteliktedir.

Bunun en güzel örneği İstanbul’daki Fatih ve Süleymaniye câmileri ve bu câmilerin çevresindeki medreselerdir. Yıllarca bu medreselerde yetişen insanların sayısını ve bu insanların aldıkları eğitim ile insanlığa kazandırdıkları artı değerleri düşündüğümüzde câmilerin, İslâm Medeniyeti’ne olan katkısı bir kere daha orta yere çıkar. İlim erbabının dışındaki cemaat de, hutbe, vaaz, sohbet ve muntazam câmi derslerini dinleyerek aydınlanırlardı. Câmilerin eğitim ve öğretime en büyük katkıları da böyle olurdu.22 İçinde bulunduğumuz yüzyılda yapılan câmilerde Hz. Peygamber efendimizin plânı uygulanmadığı için bu câmiler, istenilen fonksiyonu icra edememektedirler. Bu güzel câmiler birer namaz kılma mekânı olmaktan öteye geçememektedirler.

Özellikle üniversitelerin içinde yapılan câmiler, sadece Cuma günleri dolup taşmaktadırlar. Bu câmiler diğer vakitlerde garip kalmaktadırlar. Üniversitelerin içinde yapılan câmilerde Hz. Peygamber Efendimizin ‘Suffa’ plânı uygulansaydı ne kadar güzel olurdu, değil mi? Câmi, günde beş vakit ve hatta bütün gün dolup taşardı. İmam, burda kalan talebelerin her türlü derdi ile ilgilenir, hem kafalarını hem karınlarını doyurur ve onları geleceğe hazırlardı. İmam, bu konuda başarılı olmak için devamlı okur ve kendini yetiştirirdi. Sadece namaz kıldırma memuru değil gerçek bir hoca efendi olurdu. Burda kalan talebelerin iâşe ve ibâtelerini temin etmek için cemaatine ve esnafa açılır, hizmet alanını genişletirdi.

Şimdi bunlar olmuyor. Neden olmuyor? Çünkü câmilerimizi yapanların ve yaptıranların Hz. Peygamber efendimizin câmi plânından haberleri yok. Onlar, sadece câminin fiziki yapısının mükemmel olmasına önem veriyorlar. Ruhla değil, cesedle uğraşıyorlar. “Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir” sözü boşuna söylenmemiş. Yani, bir hayli masraf etmemize ve yorulmamıza rağmen hedefe ulaşamayışımız, işlerimizi kaidesine ve kuralına göre yapamayışımızdandır. İnşâallah bir gün gelir bunu da başarırız diye umut ediyorum. Rabbim, umutlarımızı boşa çıkarmasın. Âmin… 

Sonuç

Yüce Allah’ın, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığı ile insanlığa gönderdiği son din İslâm ve bu dinin kitabı Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâkîdir. Yani bu dinin hükmü kıyâmete kadar devam edecektir. Bu devamlılığı, Yüce Allah’ın izni ve inâyetiyle dindarlar ve bu dindarların ortaya koyduğu medeniyet eserleri sağlayacaktır. İşte câmi de bu medeniyet eserlerinden biridir. Câmiler, Müslümanlar tarafından İslâm dünyasının her bir köşesine serpiştirilmiş çiçeklerdir, güllerdir. Çevreye saldıkları güzel kokuları ve güzel görüntüleriyle Müslümanlara güzel bir hayat yaşatmaktadırlar.

Câmilerin mîmârîsi, oradan semâya yükselen ezân sesleri, cemaatle kılınan namazlar, güzel sohbetler, okunan Kur’ân-ı Kerimler, ruhları it’mînâna ulaştıran ilâhiler ve mevlid-i şerifler, her namazdan sonra çevreye dağılan nur yüzlü insanlar, câmi çevresindeki medreselerde yapılan dersler, câmi medeniyetinin bu dünyaya kazandırdığı güzelliklerdir. Dünya hayatında bu kadar güzelliğin kaynağı olan câmiler, müdâvimlerine öbür dünyada neler kazandırmazlar ki? Câmi medeniyeti denilince akla sâdece câminin fizikî yapısı gelmemeli; câminin topluma kazandırdığı artı değerler de gelmeli. Evet, câmilerimiz fizikî yapılarıyla birer şâheserdirler. Mîmârî durumları, semâya yükselen kalem gibi minâreleri, çevre düzenlemeleri gerçekten hârikadır. Ama asıl önemli olan ve göz önüne getirilmesi gereken, câmilerimizin insanımızı yetiştiren birer dînî eğitim ve kültürel merkez olmalarıdır.

Dünya hayatına canlılık kazandıran insandır. İnsanı, gerçek mânâda insan eden de İslâm’dır. İslâm, bütün yönleriyle câmide öğrenilir ve câmide yaşanır. Câmiler namaz kılınan yerlerdir. Namaz, içinde her türlü ibâdeti topladığı gibi, câmiler de içlerinde her türlü güzelliği bulundururlar. Her türlü güzelliğin merkezi olan câmilerimizin yetiştirdiği “İslâm insanı” da dünya insanlarının en güzelidir. Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevâbı kesilir. Bunlardan birincisi sadaka-i câriye (devam eden iyilik), ikincisi istifâde edilen ilim, üçüncüsü de babasının arkasından duâ eden hayırlı evlattır.”23 Hz. Peygamber’in bu hadis-i şerifini kendilerine rehber edinen Müslümanlar, bu dünyada kalıcı bir eser bırakmışlardır.

Câmiler de işte bu kalıcı eserlerdendir. Câmiler, yapıldıkları dönemin mîmârî anlayışını, kültürünü, İslâmî yaşantısını, medeniyetini yansıtırlar. Câmiler bize kendilerini yapanı, yaptıranı, yıllar boyunca kendilerine uğrayan cemaati tanıtırlar. Biz, câmilerde geçmiş tarihimizi okuruz. Câmilerimiz, bizim hem kültürel hem de medeniyet eserlerimizdir. Onlar, okur-yazar olan ve olmayan herkesin okuyabileceği kitaplarımızdır. Bilindiği gibi bizim medeniyetimiz kitap medeniyetidir. Câmiler de taşa nakşedilmiş kitaplarımızdır. Biz, câmilerimizi koruyalım ki, câmilerimiz de bizi korusun...

Dipnot

1. M. Fuâd Abdülbâkî, el-Mu’cemü’l-müfehres li elfâzi’lKur’âni’l-Kerîm, “Salât”, “Sallâ”, “Kâme”, “Ekâme” maddeleri.

2. Kur’ân-ı Kerîm, Bakara sûresi, 2/43.

3. Buhârî, Salât 87,Ezân 30, Büyû 49; Müslim, Tahâret 12, Mesâcid 272.

4. Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk, III, 197.

5. Mustafa Ağırman, Hz. Muhammed Devrinde Mescid ve Fonksiyonları, s. 22.

6. Tevbe, 9/108.

7. Semhûdî, Nûreddin Ali, Vefâu’l-Vefâ, I, 251.

8. Geniş bilgi için bkz. Ağırman, s. 25-27.

9. Geniş bilgi için bkz. Ahmet Önkal-Nebi Bozkurt, “Câmi”, DİA, VII, 49-53; Ağırman, s. 109-182.

10. Taberânî, Ebu’l-Kâsım, el-Mu’cemu’l-evsat, I, 143.

11. Heysemî, Nûreddin Ali, Mecmau’z-zevâid, II, 46.

12. Ahmet Önkal-Nebi Bozkurt, “Câmi”, DİA, VII, 46.

13. Kur’ân-ı Kerîm, et-Tevbe sûresi, 9/18.

14. Buhârî, Salât 65; Müslim, Mesâcid 24,25.

15. Ahmet Önkal-Nebi Bozkurt, “Câmi”, DİA, VII, 48.

16. Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-üdebâ, II, 246-247.

17. A.g.e., I, 255.

18. Makrîzî, Ahmed b. Ali, el-Hitat, II, 256.

19. İbn Hallikân, Ahmed b. Muhammed, Vefeyât, II, 252.

20. Muammed Ebû Zehra, Ebû Hanîfe, s. 83.

21. Makkarî, Ahmed b. Muhammed, Nefhu’t-tîb, I, 102.

22. Geniş bilgi için bkz. Hüseyin Yılmaz, Câmilerin Eğitim Fonksiyonu, İst. 2006.

23. Müslim, Vasiyyet 14.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul