“Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti...’’[i]
Ayet-i Kerime’yi incelediğimizde, yeryüzünde halife olarak yaratılan insanoğluna mutlak bir egemenlik hakkı verilmediği ancak bu şer’î kanunların tatbikinde kayıtlı ve sınırlı bir idare hakkı tanındığı müfessirler tarafından beyan olunmuştur. Zira kâinatın mutlak hâkimi ve yöneticisi Allah Teâlâ, ademoğlunu halife olarak görevlendirirken kendi nefs-i arzuları ile kanun/yasa koysun diye değil, bilakis ilâhi yasaları tatbik edici memur olsun diye vazifelendirmiştir. Cenab-ı Hakk'ın mülkü olan yeryüzünde insanın halife olması ancak Allah’ın (c.c) hükümlerini icrâ ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Evet, Allah (c.c) insanlara yeryüzünün halifeliği görevini vermiştir. Bu görev, sosyal ve siyâsal anlamda bir yetki şeklini kapsamaktadır lakin bu yetki kayıtsız ve şartsız değil, Allah’ın (c.c) hükümleri çerçevesinde çizilmiş, sınırlı bir hâkimiyettir.
İslâm, devlet başkanı olan halifeye mutlak değil sınırlı bir iktidara sahip olduğunu ve Allah’ın (c.c) huzurunda hesap vereceği bilinci içinde adaletle hükmetmesini emretmiştir.[ii] Halife, ümmetin seçtiği kişi olması sebebiyle Müslümanların temsilcisidir. Ancak hilâfet mutlak değil sınırlı bir iktidarı temsil eder. Kur’an yasalarına muhalif olan hususlarda yöneticilere itaat edilmeyeceği birçok hadiste belirtildiği için[iii] halifenin şer’î esaslara aykırı kanun koyması yetki aşımı olarak kabul edilir.[iv] Yani yasaları uygulayan idari yapının ve işleyiş sahasının başında halife olsa da bu idâri yapının yasa koyucusu Allah Teâlâ’dır. Çünkü siyâset yoluyla yapılan düzenlemeler şeriatın tüm ilkelerine aykırı olmamak ve doğrudan çelişmemek zorundadır.[v]
Bu yetkileri yasama, yürütme ve yargı olarak üçe ayırmak mümkündür. İslâm hukukuna göre, kanun koyma yetkisi yalnız Allah’a (c.c) ait olduğu için, İslâm Devleti’nde uygulanacak yasalar Allah’ın (c.c) koymuş olduğu şer’i kurallardır. Bu manasıyla insanların çoğunluğu veya tümünün bir araya gelerek şeriatin bir hükmünü ortadan kaldırmada uzlaşı sağlamaları veya bunun için teklifte bulunması, ilâhi egemenliğe bir baş kaldırı olduğu için küfürdür. Binaenaleyh yeryüzünü ve içindekileri yoktan var etmesi sebebiyle egemenliğin tek sahibi olan Allah Teâlâ’nın indirdiği şeriat yasalarının biri veya tamamının değiştirilmesi teklif dahî edilemez. Bu sebeple; Allah’ın (c.c) indirmiş olduğu şer’î yasaları iptal ederek insanların egemenliği! üzerine kurulu tüm ideolojik yönetimler, İslâm nizamına muhalif bâtıl rejimlerdir. Çünkü insan yapısıdır, beşer aklıdır, bu sebeple Allah’ın (c.c) indirmiş olduğu âdil hükümler karşısında bir hükmü yoktur. Bu nedenle, insanların hazırladığı anayasal taslaklardan veya kurguladığı ideolojilerden adalet beklenmemelidir.
‘’Elif, Lam, Ra. İşte bunlar hikmetli Kitabın ayetleridir.’’[vi]
Ayet-i Kerime tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır:“Kur'ân, beşer fiilleri ve eylemleri hakkında, adalet ve iyilik konularında hüküm vermeye esas ve ölçü edinilecek tek ilâhî kanundur.” diyerek bu ilâhi hakikatin altını çizer.
İslâmi sistem içerisinde insana emredilen yönetim modeli Kur’an yasalarını tatbik edici şeriat nizamıdır. İnsan, hüküm koymak için değil, Kur’an ve Sünnet’in sınırlarını çizdiği şer’î hükümleri tatbik etmek için yaratılmıştır. Günümüz siyâset dili ile ifade edecek olursak; yasama yetkisi Allah'a (c.c), bu yasaları yürütme ve icrâ yetkisi ise insanlara aittir. Allah Teâlâ, insanların uyması gereken yasaları kitap olarak yeryüzüne indirmiş, sosyal ve siyâsal hayatlarını Kur’an’a göre düzenlemelerini emretmiştir.[vii] Kur’an yasaları dışındaki tüm yasaları cahiliyye hükümleri[viii] olarak tanımlayan Rabbimiz, mü’minlerin idaresini şer’î hükümlere uyup uymamak konusunda serbest bırakmamıştır.
“Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet.”[ix] mealindeki ayet-i kerime bunu ifade etmektedir.
Ayet-i kerimenin tefsirinde Hafız Ebu’l Fida İbn Kesir (r.aleyh) şunları beyan eder:
“Allah Teâlâ burada insanların işlerini üstlenenlere ‘katından indirilmiş hak ile’ (Kur’an hükümleriyle) insanlar arasında hükmetmelerini, ondan ayrılıp sapmamalarını öğütlüyor. Şayet böyle yapmazlarsa şüphesiz Allah’ın yolundan sapıtmış olacaklardır. Allah Teâlâ kendi yolundan sapan ve hesap gününü unutmuş görünen kimseleri şiddetli azabı ile tehdit etmiştir.[x]
Merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır (r.aleyh) ise ayet-i kerimeyi şu şekilde tefsir eder:
“Allah Teâlâ Davud’a (a.s) şöyle hitap etti: Ey Davud! Şüphesiz ki biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Yani kendi keyfine göre hüküm vermek için değil, Allah Teâlâ'nın adına izafetle, O'nun hükümlerini yürütmekle görevli ki, Âdem'in yaratılışının hikmeti ve halifeliğin manası budur. Şimdi insanlar arasında hak ile hüküm ver ve hevâya tabi olma. Nefsin arzusu arkasından gitme, keyfe göre hükmetme ki, seni Allah'ın yolundan şaşırtmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar; Firavunlar gibi hüküm kendilerinin zannederek Allah'ın hükümlerinden başkasını tatbike çalışanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azap vardır.’’[xi]
İbn Kesir ve Elmalılı’nın da açıklaması ile anlaşıldığı üzere insanoğlu kanun koymak için yaratılmamış ve böyle bir yetki kendisine verilmemiştir. Çünkü Allah Teâlâ, yarattığı insanların sosyal, siyâsal, hukuksal ve kamusal hayatlarında uygulamaları için belirlediği kanunlarını peygamberleri aracılığıyla insanlara tebliğ etmiştir. İnsanlar da kendilerini yoktan var eden Allah’ın (c.c) buyruğu olan yasaları yeryüzünde tatbik etmekle halife unvanını almıştır.
Ne şekilde isimlendirilirse isimlendirilsin hiçbir siyâsi rejim kendi hevâsına göre anayasa veya anayasal düzen belirleme hakkına sahip değildir. Bu doğrultuda ortaya konan siyâsette İslâmi bir siyâset değildir. Çünkü siyâset; tüm toplumu maddi ve manevi yönden idare etmek, onlara hem bu dünyanın hem de ahiretin kanunlarını öğretmektir.[xii] Bu kanunlar, sınırları alemlerin Rabbi Allah (c.c) tarafından belirlenmiş olan ilâhi buyruklardır. Bu sebeple rejimlerin idare merkezi olan siyâsî otoriteye yön verici kanunlar hevâ gibi beşerî fikir ve ideolojilerden uzak olmalıdır.
Elmalılı M. Hamdi Yazır, beşeri yasaların ve insan ürünü ideolojilerin hayata egemen olmasını sapıklık olarak tarif ederken nefs ve hevâ gibi ölçülerin ise hayata yön vermesinin emniyetin yok olması ile sonuçlanacağını vurgular. Elmalılı M. Hamdi Yazır’a göre bir tek kişi veya belli bir zümrenin fikir, ilke ve yasalarının temel ölçü kabul edildiği idarelerde yöneticilerin ilahlık seviyesine çıkarılma tehlikesi vardır.
“İnsanlığın şimdiki sapıklığı, doğrunun beşeriyetin fikrinde egemen olması anlayışıdır. Bu düşünce ise maalesef insanlar arasında en kuvvetli görünen yönetici kişilerin "tapılan bir yaratıcı" gibi kabul edilmesine sebep olmaktadır. Bu yanlış, tutkuların kuvvetlenmesiyle hukukun (hakların) çiğnenmesini, herkesin selamet ve emniyetinin bozulmasını doğuruyor. Halbuki insanın saadeti insanlığın hakka egemen olması davasında değil, hakkın insanlığa egemenliği esasındadır. Ve İslâm'ın eşit yaşamak için "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım bekleriz."[xiii] andlaşmasıyla öğrettiği "yaratılış kanunu" da budur. Şu halde insanlık, ya hakka (doğruya) üstün gelmek davası ile ihtiras ve ızdırap içinde birbirini yiyip gidecek veya Hak Teâlâ'ya iman ile onun mutlak egemenliğine uymak için İslâm dinine ve Muhammed’in (s.a.v) bildirilerine sarılacaktır.’’[xiv]
Günümüzde insanların hevâsı ile oluşan anayasal düzenler bu manasıyla ilâhi egemenliğe ve bu egemenliğin belirlediği şer’î yasalara muhalif olan yönetim şekilleridir. Bir kişinin veya kişilerden oluşan meclislerin Allah’ın (c.c) indirdiği şer’i kanunlara göre değil de Avrupa normları ve Batı hukukuna göre hazırladığı anayasa, ceza hukuku ve benzeri kanunlar ile hüküm vermesi demek; hem bu ilâhi emirlere isyan etmesi hem hevâsına uyarak yaratıcısına karşı haddini aşmasıdır. Bu, yaratılış gayesini ve misak günü verilen ahdi bozmak, Allah (c.c) yasalarını sosyal, siyâsal ve kamusal alanın dışında bırakmaktır ki, Allah Teâlâ bu şekilde hevâsını putlaştırarak tuğyan eden kavimlerin helâk oluşunu birçok ayet-i kerimesinde ibret olarak bildirmiştir.
Muhammed Ali Sabûnî ise bu hakikati şöyle tarif eder:“Ey Dâvûd! Biz seni, işlerini idare etmek ve ihtiyaçlarını temin etmek için insanların başına halife kıldık, O halde, aralarında adaletle ve Allah'ın sana indirdiği şeriatla hükmet. Hükümlerde ve diğer konularda nefsinin arzusuna uyma. Sonra bu arzuya uymak seni Allah'ın doğru dininden ve dosdoğru şeriatından saptırır. Şüphesiz Allah'ın dininden ve şeriatından sapanlar için, kıyamet günü çetin bir azap vardır.’’[xv]
Kur’an’ın da tarifi ile insanoğlu, Allah’ın (c.c) sosyal ve siyâsal alandaki hükümlerini tanımayan sosyalist, laik, demokratik vb. ideolojik düzenleri desteklemek ve ayakta tutmak için değil, bu tür gayr-i İslâmi düzenlerin egemenlik iddiasını reddetmek ve onlardan yüz çevirmekle emrolunmuştur.[xvi]
Kur’an terminolojisinde egemenlik kavramını incelediğimizde, "varlığın yönetimi" şeklinde kullanıldığı görülür ve yarattığı varlık aleminin üzerinde egemenlik hakkının yalnız Allah'a (c.c) ait olduğu defalarca zikredilir. Bütün varlık alemini yöneten; mutlak ilim, kudret ve hikmet sahibi Allah’tır. Allah’ın (c.c) kâinat üzerindeki egemenliği, Kur’an’da başta mülk ve hüküm olmak üzere çeşitli kavramlarla anlatılırken en çok dikkati çeken nokta, Allah’ın (c.c) varlıklar üstündeki egemenliğinin bir ‘kral’ (melik) benzetmesiyle izahıdır.[xvii] Sözlükte “güç yetirmek, hâkimiyet kurmak, sahip olmak, tasarrufta bulunmak” mânasındaki ‘mülk/egemelik’ kavramı, Kur’an’da isim olarak “duyular âlemindeki bütün cisimleri kuşatan varlık alanı ve bunlar üzerindeki hükümranlık” anlamında kullanılır.[xviii]
Birçok ayette göklerin, yerin ve arasında bulunan her şeyin yani bütünüyle tabiat mülkünün Allah Teâlâ’ya ait olduğu vurgulanır.[xix] Ayrıca Allah’a (c.c) egemenliğin de hiçbir varlığın ortak olmasının mümkün olmadığı[xx] Cenâb-ı Hakk’ın bütün mülkün tek sahibi olduğu belirtilir. Müfessirler ayetlerde geçen “göklerin ve yerin mülkü” sözünün Allah’ın (c.c) varlıklar üzerindeki hâkimiyetinin kuşatıcılığına ve bunun bütün kâinatı içine aldığına işaret ettiği konusunda müttefiktir. Cenâb-ı Hakk’ın varlık âlemi üzerindeki hâkimiyeti sadece yaratma ve rızık verme ile sınırlı kalmayıp, yasama ve yönetmede dahil olmak üzere her şeyi kapsamaktadır. Allah (c.c) gerek hükümranlık/egemenlik gerekse servet şeklinde mülkünden insanlara da vermiştir, ancak onların mülk üzerindeki hâkimiyetleri aslî olmayıp dolaylı, sınırlı ve geçicidir.[xxi]
“O, öyle Allah’tır ki O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Hükümrandır…’’[xxii]
Elmalılı M. Hamdi Yazır ayet-i kerimeyi tefsir ederken şu ifadeleri kullanır:
"O Allah'tır ki kendisinden başka ilâh yoktur." Her şeyden önce bu cümle, Hakk'ın zatına ve tevhid emrine son derece önem vermek ve itina göstermek maksadıyla tekrar edilmiştir. Mülkün sahibi O’dur, bütün eşyanın mülk ve hükümdarlığı (egemenliği) O'nundur ve bütün yaratıklar üzerinde emir ve nehiy, idare, tasarruf ve yegâne saltanat sahibi de O'dur.[xxiii]
El-Melik; egemenliğin mutlak sahibi, görünen ve görünmeyen alemlerin asıl ve yegâne mâliki, yani insanoğlunu yarattığı için sahip ve egemen olduğundan mülkiyeti üzerinde yegâne hukuk sahibi demektir. Bu, hasr “Mâlik sadece O’dur.’’ manasını ifade eder ve "Mülk/egemenlik başkasının değil, ancak O'na aittir." demektir.[xxiv] Muhammed Ali Sabûnî ise ayet-i kerimeyi: “Emirler ve yasaklar koyarak, kulları üzerinde tasarrufta bulunandır’’ ifadeleri ile tefsir etmiştir.[xxv]
“Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı/egemenliği) Allah’ındır. Allah her şeye kâdirdir.’’[xxvi]
Al-i İmran Suresi’nde geçen bu ayet-i kerimeyi Elmalılı M. Hamdi Yazır devlet ve egemenlik gibi kavramlar üzerinden açıklar: “Bütün gökler, yerler, devlet ve memleketler, bağımsız olarak Allah'ın mülküdür. Bunun idaresinde ancak O’nun emirleri ve O’nun kudreti hüküm sürer. Bunlar içinde Hakk'ın hükümlerinin tersine hareket etmek isteyenler, elbette cezaya mahkûm olurlar. O’nun kudretine hiçbir şey karşı gelemez, Allah'ın kudreti sonsuzdur. Herkes, O'nun için çalışmalı ve her görevi bu mülkü idare eden hükümler ve emirlerine, cereyan eden sünnetine uyarak ve ancak O’nun adına yapmalıdır.’’[xxvii]
“(Firavun) Dedi ki: (Ey Musa!) “Andolsun, eğer benim dışımda bir ilah edinecek (benim düzenimi ve hâkimiyetimi istemeyecek) olursan, seni kesinlikle zindana kapatılmışlara katarım!”[xxviii]
Burada bilinmesi gereken önemli bir husus daha vardır. Kur’an’da mü’minlere darb-ı mesel olarak aktarılan kıssada geçen Firavun’un egemenlik iddiası, “tabiatın bağlı olduğu nizamı, mevsimleri, kâinatı ve sizleri ben yarattım” adı altında bir egemenlik iddiası değildir. Firavun ve benzerlerinin toplumlar üzerindeki hâkimiyet iddiası sadece siyâsi bir egemenlik davasıdır. Firavun, Nemrut ve diğer tağutlar, kendi kendilerine ilâhlık/rablik taslayıp Allah’ın (c.c) yasalarını sosyal ve siyâsal hayattan kopararak “Benim ülkemde yasa ve anayasal düzeni ben belirlerim” diyerek ilahlaşmış, kanunlar oluşturmuş ve insanları bu yasalara uymaya zorlamışlardır. Nemrut ve Firavun gibi tağutlar kendilerini tanrı ilan ederlerken Allah (c.c) gibi ölümsüz, her şeye muktedir, her şeyi yaratan olduklarını iddia etmemiştir. Çünkü onlar kendilerininde birer insan olduğunu, birçok şeyde aciz olduklarını ve öleceklerini biliyorlardı. Ama insanları yönetecek siyasi güç ve yetkilerin kısaca yasama hakkının kendilerinde olduklarına inanıyor ve bunu kitleler üzerinde uyguluyorlardı. Bu nedenle de Allah'a (c.c) rağmen kendilerine itaat istiyor ve bu itaati sosyal ve siyâsal alanda yaygınlaştırmak için çaba sarf ediyorlardı. İşte kendilerini veya inananlarını müşrik yapan bu veya benzeri özellikleriydi.
Kur’an’da bildirilen tarihi vâkıalar ile son yüzyıllık dönemi karşılaştırdığımızda despot ve diktatör liderlerden sonra farklı sosyokültürel süreçler ve değişimler yaşayan insanlığın, diktatörlük sonrası ideolojilerin hâkim olduğu bir çağa evrildiği görülmektedir. Artık Firavun gibilerinin yerini “Yasaları biz belirleriz” diyerek ulûhiyet iddiasında bulunan parlamentolar almaktadır. İslâm coğrafyasında Müslümanlık iddiasında bulunan kalabalıkların bu gibi meclislerden razı olması, elleri ve dilleri ile destek vermesi, yasa koymaları için zemin hazırlaması, kendi elleriyle seçtiği bu kişileri ilahlaştırması demektir. Oysa İslâm; Allah’tan (c.c) başka ilahlık/otorite iddiasında bulunan bu düzenleri reddetmek için gönderilmiş ilâhi bir nizamdır. Bundan dolayı Allah Teâlâ ulûhiyet yetkisini tanımayarak yasama iddiasında bulunan her türlü siyâsi yapı ve ideologyaların reddedilmesini emretmiştir.[xxix]
İnsanlık tarihi azgınlaşan, yaratıcısına karşı haddi aşan ve bu sebeple yasama iddiasında bulunan nice Firavun ve Nemrut krallar görmüştür. Çağlar boyu sadece isimleri değişen ve Allah (c.c) yasalarına başkaldıran bu tağutların ortak özelliği cahil bıraktıkları halkları korku politikası ile yönetmeleridir.
Cahil bırakılan kitlelerin desteği ile varlığını sürdüren ve insanları gruplara, partilere, ideolojik kamplara ayıran firavûni sistemler bugün de algı yönetimi ile kendi iktidarını ayakta tutacak seçmen kitleleri oluşturmuştur. Rabbimiz Allah Teâlâ, Kur’an’ı Kerim’de kendi mülkü ve saltanatına başkaldıran putperest rejimleri örneklendirirken en çok değindiği kıssa firavunun tuğyanının anlatıldığı ayetlerdir.
“Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Şüphesiz o, bozgunculardandı.’’[xxx]
İbn Kesir ayet-i kerime ve kapsadığı mânâyı net ifadeler ile açıklar:
“Firavun, büyüklendi, zalimlerden oldu, halkını sınıflara ayırdı. Onlardan her bir sınıfı devlet işlerinden dilediğinde kullandı. İçlerinden bir grubu yani İsrâiloğullarını güçsüz buldu, onları en bayağı işlerde çalıştırdı. Onları gece ve gündüz kendi ve tebaasının işlerinde yoruyordu.”[xxxi]
İbn Kesir’inde ifadesiyle Firavun, zulüm düzenine karşı bir ortak akıl çıkmasın ve vatandaşları düzenine karşı birleşmesin diye halkını siyâsi partilere ve ideolojik sınıflara ayırarak parçalıyor ve bu sayede iktidarını ayakta tutuyordu.
Konuya ilişkin Fahreddin Râzi ziyade olarak şunları ifade eder:
“Rabbimiz ayetinde “halkını gruplara/partilere böldü." beyanı ile açıkladı. Bu; "Firavun, idare ettiği memleketlerin halkını, istediği şeyde, kendisine yardım eden ve itaatte bulunan; içlerinden hiçbirisinin kendisine muhalefet edemeyeceği gruplar haline getirdi" demektir yahut, "Kendisine hizmet hususunda, onları birbirleriyle yardımlaşır hale getirdi"; yahut da "Onları, kendisine hizmet hususunda, daha fazla itaatkâr olsunlar diye, aralarında düşmanlığı kışkırttığı değişik değişik sınıflara, gruplara böldü" demektir.[xxxii]
Hem geçmişteki Firavun ve Nemrud gibi zalimler hem de günümüzdeki uzantıları, bilinçli bir şekilde cahil bırakıp zihnen kısırlaştırdıkları bu kitlelere gayr-i İslâmi düzenlerini kabul ettirmekte zorlanmamışlardır. Çünkü ideolojik gruplara ayrılmış olan toplum içinde kavgalar, sağ-sol diye adlandırılan ideolojik kamplaşmalar sürüp giderken zulüm düzenini idare edenler koltuklarına kurulup büyük bir keyifle olup biteni seyretmektedir. Çünkü bilirler ki siyâsi gruplara ayrılmış bu kitleler birbirleriyle uğraştığı ve hakikati görmedikleri sürece kendi saltanatları sağlamdır ve devam edecektir. Tuğyan rejimin bekası için çalışan iktidar ve muhalefet liderleri, kitlelerin hamâsi duygularını coşturarak onları kutuplaşmaya sevk etmiş ve bu kutuplaşma neticesinde birbiriyle mücadele eden kitleler kendilerini sömüren düzenin farkına varamamışlardır. Çünkü bu kitleler bilgi açısından güçsüzdürler. Müstekbirlerin medya gücü ile sistemli bir şekilde tatbik ettiği propaganda gereği bilerek cahil bırakılmışlardır. Bu şekilde düşünmeyen, Kur'an ve sünnet ile hakkıyla buluşamayan kitleler tuğyan sistemlerine devamlılık kazandırmak adına kendilerine ezberletilen
“Şuna rey vermeyelim de bu mu gelsin.” cümleleri ile başka çareleri olmadığına inandırılır. Kur’an’ın sunduğu şer’î nizamdan ve nebevi metottan yüz çevirmelerinden ötürü zilleti yudumlayan ve tuğyan cephesi tarafından sömürülen kitleler, dünyada "Yaşa! Varol!" diye çılgınca destekledikleri liderler ile birlikte azaba tutulduklarında kendilerini aldatan bu yöneticileri Allah'a (c.c) şikâyet edecektir.
“Ve “Ey Rabbimiz!” diyecekler. “Biz liderlerimize, yöneticilerimize ve ileri gelenlere uyduk. Onlar da bizim yolumuzu şaşırttılar.”[xxxiii]
İçinde bulunduğumuz dünya, Firavun döneminde olduğu gibi bir veya birkaç kişinin kendi hevâlarıyla ortaya çıkardığı yasaların ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ dogmalarıyla putlaştırıldığı bir dönemdir. Bugün de bu zulüm düzenlerini maalesef o günlerde olduğu gibi partilere/gruplara ayrılan halklar ayakta tutmaktadır. İnsanoğlu, İslâm’ın etrafında bir araya gelmemeleri için kendilerini ideolojik kamplara ayıran bu firavunî mantığı anlamadıkça, kendilerini madden ve manen ifsad eden bu düzenleri ayakta tutmaya devam edecektir.
Konuya ilişin ayet-i kerime şöyledir:
“Böylece (Firavun) kendi kavmini küçümseyip hafife aldı (onları basit ve ayak takımı kimseler saydı). Buna rağmen, yine onlar kendisine (hürmet ve) itaatini (artırdı). Gerçekten onlar fasık (duyarsız, davasız ve bayağı insanlardan oluşan) bir kavim olmuşlardı.”[xxxiv]
Ayetin tefsirinde İbn Kesir: “O, tebaasına karşı kendini büyük göstermek isteyerek bu şekilde davranmıştı. Tebaası zaten bilgisiz ve ahmaklar güruhu idiler..”[xxxv] diye ifade etmiştir. Ayrıca ayet-i kerimede geçen «İstehaffe» fiili İbn'ul-Arabi'ye göre «Cahil saydı» demektir. Yani kavmini cahil saydı. Onlar da zaten akıllarını kullanmadıkları için ona itaat ettiler. Aslında onlar Allah'ın (c.c) itaatinden çıkmış bir gruptu.[xxxvi]
İmam Kurtubi de: “Firavun onların kıt akıllı olduğunu görünce, o da azgınlık etmeye onları çağırdı, onlar da ona itaat ettiler. Bir diğer açıklamaya göre: O kavmini hafife aldı ve sonunda kendisine uyuncaya kadar onları etkisi altında tuttu. "Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”[xxxvii] ifadelerini kullanır.
Aynen öyledir.. Günümüzde varlığını devam ettiren firavuni düzenler sistematik bir şekilde cahil bıraktıkları kitleleri bu yöntem ile idare etmektedir. Algıları dumura uğratmak için manipülatif gündemler oluşturan tuğyan rejimleri; akletmeyen, düşünmeyen ve sorgulamayan bir toplumu daha kolay idare edecekleri için çeşitli medya araçlarını kullanarak zihinleri iğdiş edilmiş içi boş kitleler oluşturmuşlardır. Kurtuluş ise bir an evvel manipülatif sanal dünyanın etkisinden kurtulup Kur’an ve Sünnet’i anlamak, yaşamak ve yaşatmakla mümkün olacaktır.
[i] Bakara, 30.
[ii] “(Ey Rasulüm!) Biz Sana Kitabı (Kur’an’ı) Hakk olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın Sana gösterdiği şekilde (adaletle) hüküm veresin..’’ Nisa/105
[iii]“Yaratıcıya (Allah’a) isyan olan bir işte yaratılmışa (kula/emire) itaat yoktur!” Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/129, No: 1065; Hâkim, el-Müstedrek, 123/3. “İtaat maruftadır.” Buhari, 9/4036 “Allah’ın sevip razı olduğu bir işi terk etme konusunda emire itaat edilmez!” İbni Hacer el-Askalani Fethu’l-Bârî, Ayrıca bk. Müsned, I, 129; Buhârî, Aḥkâm, 4; Müslim, “İmâre”, 39.
[iv] Diyanet İslâm Ansiklopedisi, Siyaset kavramı.
[v] Diyanet İslâm Ansiklopedisi, Siyaset-İ Şer’iyye kavramı.
[vi] Yunus, 1.
[vii] Zuhruf, 43-44.
[viii] Mâide, 50.
[ix] Sa’d, 26.
[x] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 12/6863-6864
[xi] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Sa’d Suresi 26. Ayeti Kerime tefsiri
[xii] Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâli, el-Munkizu Mine'd-Dalâle, Daru'l-Kutub el-ilmiyye, Beyrut, 1988, s. 44; Fahreddin Korkmaz, Gazzâli'de Devlet, TDV Yay. Ankara, 1995, s. 48-49, 66-69.
[xiii] Fâtiha, 5.
[xiv] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Fatiha suresi tefsiri.
[xv] Muhammed Ali Es Sabûnî, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/289.
[xvi] Bakara, 256; Nahl, 36; Nisa, 60.
[xvii] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Yayınları, s.15-17.
[xviii] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “mlk” md; Lisânü’l-ʿArab, “mlk” md.
[xix] Bakara, 107; Âl-i İmrân, 189; Mâide, 17-18, 40, 120; Hadîd, 2, 5; Bürûc, 9.
[xx] İsrâ, 111; Furkān, 2; Kehf, 26.
[xxi] Diyanet İslâm Ansiklopedisi, Mülk kavramı
[xxii] Haşr, 23.
[xxiii] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Haşr Suresi 23. ayet tefsiri.
[xxiv] Fahruddin Er-Razi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 19/140.
[xxv] Muhammed Ali Es-Sabûnî, Safvetü’t-Tefasir, 6/388.
[xxvi] Ali İmran, 189.
[xxvii] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Ali İmran 189. ayet tefsiri
[xxviii] Şuara, 29.
[xxix] Bakara, 256.
[xxx] Kasas, 4.
[xxxi] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, 11/6192-6193.
[xxxii] Fahruddin Er-Razi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, 17/474-475.
[xxxiii] Ahzab, 67.
[xxxiv] Zuhruf, 54.
[xxxv] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, 13/7156-7158.
[xxxvi] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/199-200.
[xxxvii] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/521-522.


