Allah’ın arzında ilahi huzura ermenin ilk merhalesi, ruh terbiyesi ve nefis tezkiyesidir. Ruh terbiyesi ile nefis tezkiyesi ikizdirler. Biri ötekini tamamlar. Nefis ilk insanın dünya sürgünüyle içimize çöreklendiği günden beri, bir düşman gibi bizim yakamızı bırakmıyor. Nefis işle imtihanımız bütün şiddetiyle devam ediyor. Dünya nefsimizle sınandığımız en büyük savaş alanımızdır. Nefsin arzularından kurtulup, ilahi huzuru kalbinizde hissetmek için, dünya üzerinde nefis cengini kazanmanız gereklidir. Bu cengin kazanılması adına gerekli olan silahların ilki, zikrullah’tır. Zikir tesbihat türü bir ameldir. Bakın, Rabbü’l-âlemin bu hususta ne buyuruyor:
“Yedi kat gök, yer ve bunların içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların zikrini anlamazsınız. O çok halimdir, çok bağışlayıcıdır.” (1)
“Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.” (2)
İşte ayeti kerimelerden de anlaşıldığı üzere kâinatta yaratılan her ne mahlûkat varsa mutlak her şartta ve ahvalde kendi hal lisanıyla Allah’ı tesbih etmektedir. Öyle ya, madem kâinatta her mahlûkat kendi hal lisanıyla Allah’ı zikretmekte, o halde eşref-i mahlûkat olarak yaratılmış insanın haydi haydi zikretmesi gerekir. Her ne kadar insanın kalbi kendiliğinden ‘Allah’ diyerekten zikredip atsa da bu atış insanın kendi cüzi iradesi dışında bir atıştır. Daha doğrusu bu atış Allah tarafından insan kalbine kodlanmış Lafza-i Celal zikrin ta kendisi bir atıştır. Ancak insanoğlu kalbin bu zikri atışına kayıtsız kalıp eşlik etmezse biliniz ki bu atışın hiçbir yararı olmayacaktır. Yok, eğer kalbin bu atışı karşısında insanoğlu dilini damağına yapıştırıp kalbe bağlı işaret parmağıyla da tesbih tanelerine dokunaraktan eşlik ederse işte ayeti celilede beyan buyrulan kalb asıl o zaman huzura erecektir. Böylece huzura ermiş kalbin zikriyatı önce letaiflere daha sonrada tüm vücuda yayılacaktır. Yeter ki insan kalbin dakikada 124 kez ‘Allah’ deyiş ritmine kendi cüzi iradesini katıversin o kalb bir anda Sultani özellik kazanır da. Hatta böylesi bir kalb kendi kabını da aşıp kâinatta zikreden tüm zikri ilahi senfonilerin ritim şefi olur bile. Hatta Yüce Allah böylesi zikreden kalbe sahip kulunu diğer yarattıklarına karşı övüp huzura erdiğini müjdelerde diyebiliriz.
Nefsimiz ayak diretse de bineğimizdir, ona yumuşaklıkla ve şefkat ile muamele etmenin yolu zikrullahtır. Zikrullah kişinin kendi nefsine ”haddini bil, sen mahlûksun. Halik gibi davranmaya kalkışma” çağrısıdır. Elest bezminde var olan ruhumuza giydiren beden elbisesine karşı olan sorumluluklarımız, yaşadığımız çevreye, yaşam içerisinde iletişimde bulunduğumuz birtakım insanlara karşı nefsimizden sorumluyuz.
Bir mü’minin nefsinin yedi sıfatında terakkî edebilmesi için vücûdunun müştemil bulunduğu letâif-i seb’a denilen letâifin de zikir, fikir ve tefekkürle tasfiye ve terbiye görmesi lâzımdır. O yedi sıfat da: Kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefs ve ceseddir. Bunlardan ilk beşi yani kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ âlem-i emrdendir. Nefs ile cesedin ihtivâ ettiği anâsır-ı erbaa -ki ateş, havâ su ve toprak da âlem-i halktandır. Âlem-i emrden olan letâif, rûhânî ve nûrânî, âlem-i halktan alan letâif ise cismânî ve zulmânîdir. İnsanı diğer canlılardan ayıran fark ise âlem-i emrden olan rûhânî ve nûrânî letâif-i hamsedir (kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ). Kalbde yakîn nûru parlamaya başlayınca âlem-i dünya fânî ve kıymetsiz görünür. Çünkü kalb, mârifetullah nûrunun parlayacağı yegâne mahaldir ki, iman güneşi o burçtan doğar. Bütün ilâhî sırlar orada gizlidir. Kalbde o hakîkî lâhutî güneşin doğmasıyla bu yüksek tecellînin nurlu eserleri insanın bütün âzâlarında zâhir olur. O zaman kulluk vazîfelerini derin ve derûnî bir zevk ve neş’e içinde seve seve îfâ eder. Nefsinin kölesi olan kişi, maddeye doymak bilmez, ne kadar üstün maddî imkâna, lüks ve refaha erişirse erişsin onun gözü doymaz, başkalarına ise zırnık bile koklatmaz. İki Cihan Efendisi, doymak bilmeyen nefisten Allah’a sığınmış, bu niyazını dualarında şöyle terennüm etmiştir:
“Allah’ım!.. Doymayan nefisten sana sığınırım.” (3)
Mü’min kul, nefsinin kendisine daima kötülüğü emredeceğini, herhangi bir durumda kendisini yanlış yola yönlendirebileceğini düşünmeli, nefsî arzuları karşısında uyanık ve şuurlu olmalı, vicdanının sesini dinlemeli, daima Rabbine iltica etmelidir.
Mü’min, bu konuda kendisine Hz. Yusuf’un şu sözünü temel prensip olarak almalıdır. “Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü nefis -Rabbimin rahmet etmesi dışında- var gücüyle kötülüğü emreder.” (4) Çirkin nefsî arzuların putlaştırıldığı, hayvanî zevklerin yaygınlaştığı, meşrû olmayan eğlencelerin yaygınlaştığı günümüzde çağdaş nefis köleliği yaşanmaktadır. Zikrin önemi özellikle nefsin en azgın olduğu anlar olan bela ve musibet anlarında daha çok anlaşılıyor. Çünkü nefis böyle anlarda isyana karşı hazır ol da beklerken, zikir bu hazır duruşu bozuyor. İsyanı yumuşatma aşamasında kalbin dil ile teması önemli bir rol oynuyor. Kalbin huzuru yalnızca Allah ile olan yakınlıkla mümkündür. Zikir, tövbe kapısında temizlenen kalbin, bu temizliği kalıcı halde tutması için gerekli olan, kesinti kabul etmeyen bir ibadettir. Allah'tan başkasına ait değildir. Bu nedenle O'nun anılmasıyla huzuru bulması ve nefsin düşmanlığından korunması kadar doğal bir durum yoktur. Zikir, kalp ile aklın beraberce yürüdüğü dünya yolunda, Allahû Teâla'ya sunulan bir demet kalp nimetidir!
Kur’ân’ı okumak, Kur’ân’ı anlamaya çalışmak zikrdir. Mü’min kişinin din adına konuşması, vahyin sözcülüğü adına söz söylemesi, Kur’an ve Sünnetin anlatımı adına dilin hareket etmesi de zikirdir. Din adına konuşmak, Allah’ın istediğini Allah’ın istediği yerde söylemek, emr-i bil’marûf ve nehy-i ani’l münker yapmak, öğretmek, anlatmak, emretmek, nehyetmek, duyurmak, sevdirmek, tanıtmak gibi meşru sebeplerle dili hareket ettirmek de zikirdir. Allah’ın vahyisine uygun bir hayat yaşama gayreti içinde olmakta zikirdir. "... Esma bint-i Yezîd (radıyallahu anha)'dan rivayet edildiğine göre; kendisi Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in (sahâbîlerine): «Dikkat ediniz! Ben size en hayırlı olanlarınızı bildirmeyeyim mi?» buyurduğuna, sahâbîlerin (de): Belâ (yâni bize bildir) Yâ Rasûlallah, diye karşılık vermişler.
Rasûl-u Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in (bunun üzerine): "Sizin en hayırlılarınız o (mûmin) kimselerdir ki görüldükleri zaman Allah (azze ve celle) hatırlanır", buyurduğuna şâhid olmuştur." (5)
Zikir; uyanık olup cephede nefse, şeytana, Allah düşmanlarına karşı müteyakkız halinde bulunmaktır. Zikir ehli olmak, cephe ehli olmaktır. Zikir virdleri, İslâm’ın devamiyet şuurundandır. Bu konuya Peygamber Efendimiz (sav) şöyle açıklık getiriyor: "Allah katında amellerin en makbul olanı hangisidir?" sorusuna "Az bile olsa devamlı olanıdır." buyurmuştur. (6) Zikir virdleri, Allah’a aidiyet şuurunun her gün tekrarlanmasıdır. Sahte ilahlık iddiasında bulunanlar, bizim hayatımızdan pay almak ve bizim hayatımızı kendilerine ait kılmak için pusuda bekliyorlar. Sahte ilahların tuzaklarına düşmemenin en emin yolu, günlük zikir virtleridir. Dünyalık işlerden kendini bir an olsun bile soyutlamak isteyen kimseler, kendi yapabilecekleri ölçüde günlük ibadet/zikir çizelgesi hazırlayabilir. Herkesin kendine özel yani kapasitesi ölçüsünde ayarlayabileceği ibadet çizelgeleri ile bu şekilde sevaplar kazanılabilir. Zikir olarak tanımladığımız kavram esasında 3 çeşittir. Bunlar dil ile zikir, beden ile zikir ve kalp ile zikir olmak üzere 3 başlığa ayrılabilir.
Dil ile zikir; Allah (c.c)'a birbirinden güzel isimleri ile hitap etmek,
Beden ile zikir; Allah'ın yarattığı organlarımızla aykırı işler yapmamak ve emirlerini yerine getirmek,
Kalp ile zikir; Allah (c.c.)'u gönülden yani kalpten anmak ile olur.
Sa'd İbni Ebu Vakkas (r.a.) şöyle dedi: Resulullah (s.a.v.)'in yanında bulunuyorduk. Bize ''Sizden biri her gün 1000 sevap kazanmaktan aciz midir?'' diye sordu. Yanındakilerden biri: "Bir kimse her gün 1000 sevabı nasıl kazanır?" diye soru sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "100 defa subhanallah (Allah'ı uluhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih ederim)'' der, ona 1000 iyilik yazılır veya 1000 günahı bağışlanır." (7) Ebu Hureyre (r.a.), Efendimiz'in (s.a.v..) şöyle buyurduğunu ifade etti: ''Bir kimse her gün 100 defa 'La ilahe illallahu vahdehu la şerike leh, lehul mulku ve lehul hamdu ve hüve ala kulli şey in kadir' derse on köle azad etmiş kadar sevap kazanır; ona 100 iyilik sevabı yazılır; 100 günahı bağışlanır; bu zikir o gün akşama kadar o kimsenin şeytandan korunmasını sağlar. Bu zikri ondan daha fazla tekrarlayan kimse dışında hiç kimse daha faziletli bir iş yapmamış olur.'' Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle devam etti: ''Bir kimse günde 100 defa Subhanallahi ve bi hamdihi derse onun günahları deniz köpüğü kadar bile olsa hepsi bağışlanır.'' (8)
Cüveyriye binti Haris (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Efendimiz (s.a.v.) bir gün sabah namazı sonrasında Hz. Cüveyriye namaz kıldığı yerde otururken dışarı çıktı. Kuşluk vakti eve geri gelince Hz. Cüveyriye'nin hala aynı yerde oturduğunu gördü ve ''Yanından ayrıldığımdan beri hep burada zikirle mi meşgul oldun?'' diye sordu. O da 'Evet' deyince Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Senin yanından ayrıldıktan sonra 3 defa söylediğim şu 4 cümle, senin sabahtan beri söylediğin zikirlerle tartılacak olsa sevap bakımından onlara eşit olur. ''Subhanallahi ve bihamdihi adede halkıhi ve rıza nefsihi ve zinete arşihi ve midade kelimatihi." (9)
Ebu Hureyre'nin (r.a.) rivayetlerine göre, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Subhanallahi velhamdulillahi ve la ilahe illallahu vallahu ekber demek benim için üzerine güneş doğan her şeyden kıymetlidir.'' (10) Peygamberimiz (s.a.v.) "Ne ben, ne de benden evvelki Nebiler 'La ilahe illallah' sözünden daha faziletli bir şey söylememiştir." (11)
Rasûlüllah (s.a.v.)’in zikir hadislerinde 70, 100 gibi sayıların kullanılması, zikrin belli bir disiplin içinde devamlı yapılması amacına yöneliktir. Zikir, ancak bu sayede kişi üzerinde değişim ve dönüşüm işlevini sağlayabilir. Zikir hadislerinde geçen sayıların daha ziyade çokluktan kinaye anlamında kullanıldığını söylesek de sayıya delaletin daha açık olduğu hadisler de mevcuttur. Örneğin Hz. Peygamber fakir müminlere, 33 defa "Allahu ekber", 33 defa "subhânallah", 33 defa "elhamdülillah" demeyi tavsiye etmiştir. (12) Hadiste geçen 33 sayısı 100 ve 70 sayılarından farklı, özellikle vurgulanmış bir sayıdır. 33 sayısı bu özelliği nedeniyle Müslümanların kullandıkları tesbihlerin dizilişine de etki etmiştir. Hz. Peygamber zamanında tarikatlarda olduğu gibi detaylı uygulamalar yoktur ancak yukarıda da değindiğimiz üzere söz konusu uygulamanın Peygamber zamanında hiç bir karşılığı yoktur diyemeyiz. Sahabe hanımların hurma çekirdeklerinden tesbih yaptıklarına dair rivayetler de (13) bu hususu desteklemektedir. Âyet ve hadislerde zikrin yapılışı tek bir şekle indirgenmemiş farklı usul ve lafızlarla Müslümanlar zikre teşvik edilmiştir.
İmam-ı Gazali (rh.a.) “İhyâu Ulûmi’d-din” adlı eserinde der ki: “Gündüz virdleri yedi tanedir. Sabahın doğuşundan güneşin doğuşuna kadar bir vird. Güneşin doğuşundan zevale kadar iki vird. Zevalden ikindi vaktine kadar iki vird. İkindiden güneş batıncaya kadar iki olmak üzere bir günün gündüzünde yedi vird vardır. Gece dört virde bölünür. İki vird akşamdan uyku saatine kadar, iki vird de gecenin son yarısından fecrin doğuşuna kadar.” (14)
Kuşeyri (rh.a.) ), zikir konusundaki görüşlerine delil olmak üzere bazı ayet ve hadisleri zikrettikten sonra, dil ve kalp yoluyla yapılan zikrin Allah'a ulaşmada temel şart olduğunu ve devamlı zikir hali istisna tutulacak olursa, başka hiçbir yol ile Allah'a ulaşılamayacağını belirtir. (15) Dolaysıyla günlük zikir virdleri, Allah’a aidiyetimizin temrinleridir. Zikir; Allah'ı anmak, O'nu hatırdan çıkarmamak ve unutmamaktır. Allah'ı çok zikretmenin vurgulandığı bir hadiste, "Münafıkların size, "Bunlar riya yapıyorlar diyecekleri kadar Allah 'ı zikrediniz" (16), bir başka rivayette ise, "Size deli deninceye kadar Allah'ı çokça zikrediniz" (17) buyrulmaktadır.
Zikir virdlerinden murad; zikir ehli kişilerin bazı kelime ve ibareleri çeşitli miktarlarda, belli yerlerde edebe uygun olarak yapılması. Öyle ki, dil ile söylenen (cehri zikir) veya kalpten sessizce (hafi zikir) yapılan bu zikirde, zikreden kişinin kendinden geçerek, Allah'ın dışında her şeyi unutması, hatta onları yok sayması hedeflenir. (18) Allah davasında var olmak, zikrullah ile kaimdir. Bundan ötürüdür ehl-i irfan şöyle demiştir:
“Virdi olmayanın, Varidi olmaz…”(19)
Zikir evradı demek, daimi yapılan zikirler demektir. Mana olarak vird; itiyad, alışkanlık halinde, nafile olarak devamlı yapılan ibadet, tesbih ve dualara denilir. Vird kelimesinin çoğulu Evrad olarak gelir. Mevlana Halid-i Bağdadi der ki: “Her virdin bir Varidi vardır…” (20) Vird anında elde edilen manevi zevk ve Hakka teslimiyet hayatın diğer anlarına da yansır. Evradı zikirden varid olan basiret ve firasettir. Kulun kasdı olmaksızın kalbe gelen gaybi manalara (ilhama) da varid denilir. (21) Günlük hayatta zikir virdleri olanlara vahyi gelmez. Ancak firasetleri keskinleşir. Allah’ı andıkları için meselelere, hadislere Allah’ın âyetleri penceresinde bakma hassasiyetleri, becericileri kuvvetli hale gelir.
Rabbimiz gece ve gündüz Virdlere devamlı olanları kitabında överek: “Onlar gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak geçirirler.” (22)
“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaradılışı hakkında derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (23)
“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse o inkârcı gibi midir? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu bunları ancak akıl sahipleri hakkıyla düşünür…” (24)
Allahû Teâla bu ayetleriyle evradı zikr sahibi olanların müstesna bir konumda olduklarını belirtir. Bunun yanı sıra Rabbimiz (c.c.) virdlere devamlı olmayı öğütleyen bir kısım ayetler belirtmiştir. Mesela: “İman edenlerin, Allah’ın zikri ile ve O’ndan inen Kur’an sebebi ile, kalplerinin ürperme zamanı gelmedi mi?” (25)
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar zarar edenlerdendir.” (26)
“Allah’ı unutan ve bu yüzden de Allah’ın onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmış fasık kimselerdir.” (27) buyurarak, kullarını zikre, tefekküre ve devamlı ibadete teşvik ettiğini görmekteyiz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hadislerinde ise, virdin insan üzerindeki etkisi konu edilir. Okunan zikirlerin her birinin kişinin ahlakının güzelleşmesi, amellerinin düzelmesi, kişiliğinin gelişmesine olumlu derecede tesir ettiği, kalbin cilasının ancak zikrullah sayesinde ele geçtiği bildirilir. Çekilen zikirler, günahların keffareti yerine geçtiği gibi, kulun Rabbi katında övülmesine de sebep teşkil eder. Yine hadislerde zikredenlerle, zikretmeyenlerin, ölüyle diri arasındaki fark gibi aralarında fark bulunduğu belirtilir. Allah’ı zikretmek üzere toplanan grubu Rahmet meleklerinin ziyaret etmeleri, Allah’ın zikir meclisinde olanları afvetmesi, Allah’ın zikrolunduğu evlerin gök halkı/melekler tarafından gayet aydınlık bir şekilde gördükleri belirtilir. Bütün bunlardan sonra, Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. O sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir. Bu sebepledir ki, Allah adamlarından hiçbirisi Virdsiz yetişmemiştir. İslâm’da dava adamı, virdsiz olmaz. Zikrullah hususunda virdsız kalanlar, virane olurlar. İbni Abbâs (radıyallahu anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kalbinde Kur’an’dan herhangi bir şey bulunmayan kimse harap ev gibidir.” (28)
Evrad-ı zikr; kişin ruhunu Allah’ın âyetleriyle terbiyesi, nefsini de tilavet olunan âyetlerle tezkiye edip ömür boyu hayatını vahyin atmosferinde tutmaya çalışmasıdır. Virdlere devamlı olmaktan kasıt, Allah Teala’nın isimlerini zikre devamlı olmaktır. Allah tealanın muhtelif isimleri vardır ki, bu isimler dillerde anıldıkça, gönüllerde yad olundukça, gönül kapıları açılarak, oradan kalbe hikmet pırıltıları ve marifet nurları akmaya başlar.
Yine virdlere devamlı olmaktan maksat, İmam A’zam (rh.a.)’ın Ebu Yusuf (rh.a)’a dediği gibi: “Namazlardan sonra, kendini alıştırıp daima yerine getireceğin bir vird seç ve onu ifa et… Mesela Vird olarak, namazlardan sonra Kur’an-ı Kerim okuyabilirsin, Cenab-ı Hakkın yüce isimlerini zikredebilirsin, bela ve musibetlere karşı ihsan buyurduğu sabır ve tahammül gücüne veya bahşettiği çeşitli nimetlerine şükredebilirsin.” (29) Bununla İmam Ebu Hanife (rh.a.), virdin namazlardan sonraya tahsis edilmesine dikkat çeker. İnsan, iç âlemi ile sürekli bir şeye kendini bağlar. Kiminin bağlandığı şey paradır, kiminin ki kadındır, kiminin ki oyundur vb. Ama gönlünü Allah’a bağlayarak, dilini Allah için kıpırdatan kimse, aldığı her bir nefeste nur hızıyla süfli alemlere ruhen elveda ederek ruhi terbiyeyi ve nefsi tezkiyeyi gerçekleştirir.
Zikrullah, nefsin şeriatullah’a alıştırılmasıdır. Çünkü dünyada hayat huzuru şeriatullah’ın ikamesi ile hâsıl olur. Zikrullah hususunda virdi olan nefsin dediğini değil, şeriatullah’ın dediğini yapar. Şeriatullah’ın dediğini yapmayan ya kendi nefsine ya da Allah’tan başkasına tapar.
-----------------
- İsra Sûresi, 44.
- Nur Sûresi, 41.
- Sahih-i Müslim, Zikr 73; Ebu Davud, Vitr 32; Tirmizî, Deavat 68; Nesaî, İstiaze 2; İbn Mace, Mukaddime 23; Dua 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/167,198.
- Yusuf Sûresi/ 53.
- Sünen-i İbn Mâce, Zühd, Bab 4, Hadis no: 4119.
- Sahih-i Buhârî, İman 32.
- Sahih-i Müslim, Zikir 79. Ayrıca bk. Ebu Davud, Vitir, 24.
- Sahih-i Buhari, İbn Mace, Dua, 14.
- Sahih-i Müslim, Zikir 79. Ayrıca bk. Ebu Davud, Vitir, 24.
- Sahih-i Müslim, Zikir, Tirmizi, Daavat 128.
- İmam-ı Malik, Muvatta, Kuran, 32.
- Buhâri, Daavât, 11; Müslim, Zikir, 80.
- Sünen-i Tirmizî, Daavât, 113; Ebû Davud, Vitir, 24.
- Gazzali, İhyau ululmi'd-din, II, 4-46; bk. Ebü Talib el-Mekki, Kutu'l-kulub, I, 12-97.
- Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, Sh: 367.
- Ebu Nuaym, Hilyetü'l-evliya ve tabakatü'l-asfiya, III, 80-81.
- Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 68; Hakim, Müstedrek, l, 499.
- bk. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, Sh: 200; Mehmet Necmettin Bardakçı, Sosyo-Kültürel Hayatta Tasavvuf, Sh: 73.
- Eşref Ali Tanevi, Hadislerle Tasavvuf, Trc. Dr. Zaferullah Daudi-Ahmed Yıldırım, Sh: 88.
- Mevlana Halid el-Bağdadi, Mektubat, Müellif: Es’ad Sahib, Yayına Hazırlayan: Dilaver Selvi, Sh: 270.
- Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, “varid maddesi”, Sh: 367.
- Furkan sûresi, 64.
- Âl-i İmran sûresi, 191.
- Zümer Sûresi, 9.
- Hadid Sûresi, 16.
- Münafikun Sûresi, 9.
- Haşr Sûresi, 19.
- Sünen-i Tirmizî, Fazâilü’l-Kur’ân 18. Ayrıca bk. Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân 1; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, I, 223.
- Ebu Yusuf. Kitabü’l-Harac, Mütercim: Muhammed Ataullah Efendi, Sadeleştiren: İsmail Karakaya, Sh.64-65.


