Şehit Seyyid Kutub (rh.a) Hud Süresi’nin tefsirinde ibadet ile ilgili şöyle bir açıklama yapar:
“Mekke döneminde nazil olan Kur'an surelerini bütün olarak ele alanlar, hepsinde bir ince derin köklü, ortak çizgiler bulur ve hepsinin de aynı noktaya yüklendiğini görürler. Hepsinin de aynı mihver etrafında döndüğünü ve bütün hatlarının aynı noktaya uzandığını, bütün çizgilerin bir noktada toplandığını fark ederler. Bu ana çizgi tek kelime ile akidedir. Bu din bütünüyle akide çevresinde dolaşır. Bütün insanlar için hayat nizamı olarak gelmiş bulunan bir dinin ana mihverini, akide esasları teşkil etmektedir.
Mekke'de inen surelerin akışından ortaya çıkan birinci gerçek, gerek Hz. Muhammed(s.a.s.)'in getirdiği kitabın muhtevasını belirten ilk inen surelerinde, gerekse beşeriyet tarihi boyunca İslâm inancının hareket hattını açıklayan kıssalar boyunca veya Rasulullah (s.a.s.)'ın bu kıssalardan ortaya çıkan gerçekleri ve bu kitabın muhtevasından tebarüz eden hakikatleri müşriklerin yüzüne vurmasını bildiren sonuç kısmında, ortaya çıkan ilk gerçek tamamen yalnız ve yalnız Allah'a ibadet edip ondan başkalarına ibadet etmemek esası üzerinde kümeleniyor ve bunun doğrudan doğruya dini bir mesele olduğunu hesap ve cezanın sevap ve ikabın bu temel esasa göre değerlendirilecektir.
Kur'an-ı Kerim'in bu gerçeği koyuş tarzı, yalnız ve yalnız Allah'a ibadet gerçeği, şu iki sigada varid oluyor:
"Ey kavmim! Allah'a ibadet edin Sizin ondan başka ilahınız yoktur." (Hud, 50)
"Allah'tan başkasına ibadet etmeyesiniz diye muhakkak ki ben size onun tarafından gönderilmiş bir korkutucu ve müjdeleyiciyim." (Hud, 2)
Görülüyor ki buradaki iki sigadan birisi emir sigasıyla diğeri de nehy sigasıyla varid olmaktadır. Acaba ikisinin de anlamı bir midir? Birinci ifadeden açıkça anlaşılıyor ki, emir sadece Allah'a ibadet konusundadır ve O'ndan başka ilah olmadığını belirtmektedir. İkinci sigadan da Allah'tan başkasına ibadetten nehyedildiği anlaşılmaktadır.
Aslında ikinci siga, birinci siganın zaruri bir neticesidir. Ama birincisi mantıki esas, ikincisi ise bundan çıkarılan neticedir. Fakat hikmeti ilahi bu neticenin de açıklanmasını, Allah'tan başkasına ibadetin yasak olduğunun anlaşılması ile iktifa edilmesini irade buyurmuştur. Bunun için bu nehyi ayrı bir ifade halinde belirtmiştir. Hâlbuki birinci emrin muhtevası içerisinde mantıki olarak o da yer almaktadır. Bu bize bu büyük hakikatın kavranması konusunda ve Allah'ın ölçüsündeki önemi hususunda derin işaretler vermektedir. Meselenin sadece mantıki muhakemeye bırakılarak üstü kapalı, açık olmayacak durumda terk edilmeyip üzerinde dikkatle durulması gerektiği açıkça belirtilmiş oluyor.
Ayrıca Kur’an-ı Kerim'in bu iki hakikati her iki şıkkıyla yani Allah'a ibadet ve Allah'tan başkasına ibadet etmemek şıklarıyla belirtmek için takip ettiği metodu veriyor bize. Şöyle ki insan ruhu her zaman için kesin emirlere muhtaçtır. Bu meselenin iki şıkkında da yalnız Allah'a ibadeti emredip ondan başka ilah olmadığını bildirerek ve Allah'tan başkalarına ibadetin yasak olduğunu bunun üstü kapalı anlaşılmayacak bir manaya bırakmayı ve bununla iktifa etmeyi asla yeterli görmez Çünkü öyle bir zaman gelir ki insanlar Allah'ı inkar etmeyebilirler, ona ibadeti de terk etmezler ama bunların yanı sıra Allah'tan başkalarına da ibadet ederler ve bu Müslüman olduklarını sandıkları halde olur . Ve böylece Allah korusun şirke düşerler.
İşte bunun için Kur'an-ı Kerim bu konuda hem emir hem de nehy sigasını aynı anda irad ediyor ve biri diğerini teyit ediyor ve bundan sonra daha şirkin sızabileceği hiçbir delik ve gedik kalmıyor. Bu ve benzer ifadeler Kur'an-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde tekerrür etmiştir. Bununla ilgili birkaç örnek verecek olursak:
“Elif Lam Ra. Bu kitabın ayetleri kesin kılınmış sonra Hakim ve Habir olan Allah tarafından uzun uzadıya açıklanmıştır. Allah'tan başkasına ibadet etmeyesiniz diye muhakkak ben size onun tarafından gönderilmiş bir korkutucu ve müjdeciyim.” (Hud, 2)
“Nuh'u da kavmine gönderdik. Ben sizin için apaçık bir korkutucuyum. Allah'tan başkasına ibadet etmeyesiniz diye. Çünkü ben size gelecek elim bir günün azabından korkuyorum.” (Hud, 26)
“Ad kavmine de kardeşleri Hud'u gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim Allah'a ibadet edin. Sizin ondan başka ilahınız yoktur yoksa sadece yalan uyduran kimseler olursunuz.” (Hud, 50)
“Ve Allah buyurdu ki: İki ilah edinmeyin. O sadece tek bir ilahtır ve İşte bunun için benden korkun.” (Nahl, 51)
“İbrahim ne Yahudi idi ne de bir Hristiyan. Sadece Allah'ı bir tanıyan bir Müslüman ve müşriklerden de değildi.” (Al-i İmran, 67)
“Ben yüzümü Muvahhid olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (Enam, 79)
Bu Kur'an'ın hiç değişmez metodudur. Tevhid gerçeğini hep böyle dile getirir. Tabii bunun ayrı bir delaleti vardır. Gerek hiçbir zaman için üstü kapalı anlaşılmayan işaretlere ve mefhumlara güvenmeyip önemi ile mütenasip olarak kesin ve açık şekilde hükmü gerektiren büyük ve önemli bir konu olduğunu ortaya çıkarmak bakımından olsun, gerekse insan denen şu varlığın tabiatında bu gerçeğin böyle bir kesinlikle açıklığa kavuşturulması gerektiğini bildiren ve hiçbir şekilde kapalı bir noktasının bulunmamasının icab ettiğine dair delaleti bakımından olsun apayrı bir anlamı var. En son Hikmet Allah Teâla’nındır. Elbette yarattıklarını en iyi bilen odur ve Latiftir, Haberdardır.
İkinci olarak da gerek bilimum Kur'an-ı Kerim'in tamamında, gerekse Mekke'de inen ayetlerde, ibadet terimi üzerinde durmak gerekirse, ancak bu mefhumu kavradıktan sonra, yalnız Allah'a ibadet edip O'ndan başkasına ibadet etmeme konusunda, neden bu derece yığınak yapılarak durulduğunu daha iyi anlamış oluruz. Bunun da ötesinde bu gerçeğin her iki şıkkı ile birlikte tehditli olarak ifade edilip zımnen yani üstü kapalı işaret edilmeyişindeki derin manayı kavrayabiliriz.” (Seyyid Kutub. Fi zilal'il Kur'an, c.8, s.282-309)
Hud Suresi’nde, Hazreti Hud'un kavmi ile olan kıssasının sonunda ibadet teriminin ne manaya geldiğini ve neden üzerinde bunca titizlikle durulduğunu, bütün peygamberler tarafından bunca eza ve cefaya rağmen en ufak bir taviz verilmeden bu mefhumun tahakkuku için çaba sarf edildiğini daha geniş bir şekilde izah edecek olursak, Allah ile kulları arasında olan muamele ve belli ibadet şekilleri için ibadet terimini kullanıp da insanların kendi aralarındaki muamelelerinde onun yerine muamele teriminin kullanılması son zamanlarda ortaya çıkmıştır. Yani Kur'an-ı Kerim'in nüzulünden asırlar sonra çıkmıştır, ilk devirlerde böyle bir ayrım yoktu. Beşeri faaliyetlerin ibadet ve muamelat diye ikiye ayrılması Peygamber Efendimiz aleyhisselatü vesselam'dan yüzlerce yıl sonra, özellikle de İslam dünyasının işgal edilip hilafetinin ortadan kaldırılışından, İslam ahkâmının yürürlükten kaldırılıp yerine beşeri sistemlerin hükümleri getirildikten sonra gündeme gelmiştir.
Şu bir hakikattir ki İslam tasavvurunda ibadet mefhumu bulunmayan veya bu vasfın gerçekleşmesini istemeyen hiçbir beşeri faaliyet ve davranış yoktur. İslam nizamı bidayetinden nihayetine kadar ibadet mefhumunu gerçekleştirmeyi kendisine en büyük gaye edinmiştir. İslam'ın idari ve iktisadi nizamında, ceza hukukunda, medeni ve aile hukukunda ve bu nizamın içine almış olduğu diğer kanunlarda, bundan başka bir hedefi yoktur. İslam nizamının beşeri hayatta ibadetin manasını gerçekleştirmekten başka bir gayesi yoktur. Beşeri güçler Kur'an'ı Kerim'in insan varlığının gayesi olarak beyan buyurduğu bu hedefi ancak Rabbani nizama uygun olarak tanımladıkları zaman gayelerini gerçekleştirebilirler ve bu vasıfla muttasıf olabilirler ve böylece Allah Teala'nın uluhiyeti ikrar edilmiş olur. Aksi takdirde böyle bir hareket ibadetin manasının dışına çıkmak demektir. Başka bir ifade ile uluhiyetten ayrılmak demektir yani Allah Teala'nın irade buyurmuş olduğu insan varlığının gayesinden uzaklaştırmaktır. Netice itibarıyla dinden çıkmaktır.
Fukahanın ibadet ismi altında mutaala etmiş olduğu çeşitli faaliyetler ve bilhassa İslam tasavvurunun mefhumları dışında kalan bu sıfat, bizzat Kur'an-ı Kerim'deki yerine müracaat edilerek incelenecek olursa, apaçık hakikatlerle karşılaşılır ve görülür ki ibadet, fukahanın muamelat adı altında müdahale ettikleri diğer çeşitli faaliyetlerden ayrı bir şey değildir.
Muamelat, insan varlığının gayesini teşkil eden ibadet nizamının yarısı olması ve Allah'ın uluhiyetteki tekliğini ve ubudiyetin manasını gerçekleştirmiş olması itibariyle Kur’an'ı Kerim'in akışında ve İslam nizamının uygulanmasında daima iç içe birbirine girmiş vaziyette görülmektedir.
Zamanla bu taksimat bazı kimselerin muamelat sahaları talimatını Allah'tan değil, Allah'ın müsaade etmediği hayat meselelerinde kanunlar koymaya kalkan, başka ilahların, meclislerin, parlementoların, beşeri sistemlerin, kimisi laiklik ve demokrasi adına, kimisi komünizm ve sosyalizm, kimiside faşizm adına, yabancı nizamlarına göre ayarlanırken, ibadetleri İslam ahkâmına uygun olarak yerine getirmekle Müslüman olma imkânına sahip olunabileceği şeklinde yanlış anlamalarına yol açtı, bu büyük bir vehimdir.
İslam çözülmeyen bir vahdettir. İslam'ı bu şekilde ikiye ayıran kimseler vahdet şuurundan çıkmışlardır veya başka bir ifade ile bu dinden uzaklaşmışlardır. İslamda namaz, oruç, zekat, kurban kesmek ve hac gibi Allah'a sunulan bedenen ve mali olarak yapılan ibadetler ile devlet yönetimi, idare hukuku, yargı, miras ve ticaret hukuku, evlenme boşanma ile ilgili Kur'an'daki ahkama uymak ve ona göre yaşamak da Allah'a ibadet demektir ve İslam bu iki ibadet kavramını asla birbirinden ayırmaz. Yani namaz yalnız Allah için ibadet olarak gündeme getirilirken, günlük yaşama kamusal alana dair olan hukuk Allah'ın ahkama göre değilde meclis ve parlemontoların koyduğu, yasalara göre oluyorsa bu ibadette Allah'a ortak koşuluyor demektir.
Buna birkaç satır daha ekleyecek olursak, Kur'an-ı Kerim ile ilk muhatap olan Araplar, sadece belirli ibadet şekli anlamını çıkartmıyorlardı bu terimden. Hatta ilk gün Mekke'de bu terimle muhatap olanların zamanında daha hiçbir ibadet emri gelmemişti. Bunun da o zaman yalnız ve yalnız Allah'ın dinine bağlılık ve ondan başka bütün dinleri terk anlamını kabul ediyorlardı. Hatta Hz. Peygamber bile ibadet terimini ittiba yani başkalarına uymak şeklinde tefsir etmişti. Nitekim Hatemoğlu Ady, Hristiyanların rahiplerini ilah edinmediklerini rabler edinmediklerini iddia etmiş, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ise bunu açıklarken buyuruyor ki, rahipleri onlar için helal ve haramları koydular onlar da bunlara uydular. İşte onların rahiplerine ibadet etmeleri budur. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır Tevbe süresinin 3. ayetini tefsir ederken, “Geçmişte rahip ve hahamların yaptıklarını, bugün meclisler ve parlemontalar yapmaktadır”, diyerek meseleyi çok güzel güncellemiştir.
Gerçek odur ki ibadet terimiyle sadece belirli bir ibadet şeklini kastetmek bu mefhumun asıl anlamını ifade etmez. Bu sadece ikinci derecede o anlama gelebilir. Yoksa birinci derecede değil daha önce de söylediğimiz gibi eğer ibadetten maksat, sadece namaz, oruç, zekat, hac gibi belirli şekiller ve hareketler olmuş olsaydı, bunca Resuller ve risaletler kafilesi bu konunun üzerinde bu derecede durmazlardı, Peygamberler bunca acılara ve eziyetlere katlanmazlardı. Bu uğurda, tarih boyu gelmiş geçmiş Müminler, bu kadar önem vermezlerdi. Bu hususa bunca ağır bedeller ödenmeye gerektiren asıl unsur, beşeriyeti kullara kul olmaktan kurtarıp her konuda ve her işte tek bir Allah'a kul etmektir.
Dünya ve ahiretle ilgili her şeyde yalnız ve yalnız Allah'a bağlanmaktır. Şüphesiz ki Allah'ın birliği, hakimiyetinin birliği, rububiyetinin birliği, hüküm ve yetki kaynağının birliği, hayat nizamının birliği ve insanların bağlandıkları dinin birliği, evet bu bütün birliklerdir ki uğrunda bunca peygamberler gönderilmiş ve bunca çaba sarf edilmiştir. Allah'ın ahkâmının tahakkuku için bunca acılar çekilmiş eziyetlere katlanılmıştır. Yoksa Allah'ın bunların hiçbirisine ihtiyacı yoktur. Allah şüphesiz bütün alemlerden müstağnidir. Ama bütün bunlar, sırf insanlığın hayatının, bunlar olmadan düzelmesi, ıslah olması ve insana yaraşır bir hayat tarzını alması mümkün olmadığı için yapılmıştır. Çünkü Tevhid olmadan insanlık hayatının hiçbir sahasında insanca yaşamak imkânı kalmaz. Allah'a kul olmak şüphesiz ki insanı başkalarına kul olmaktan kurtarır. İnsanlara kullara kulluktan çıkarıp bir ve tek Allah'a kul eder ve böylece gerçek manada insanlık şeref ve haysiyeti korunmuş olur. Gerek bu şeref ve haysiyet gerekse kullara kul olmama hususu, Allah'ın hak din olan İslam nizamının dışında hiçbir nizamda tahakkuk edemez. İslam nizamının dışında, insanlar çeşitli şekillerde birbirlerine kul olurlar, gerek itikadi anlamdaki kulluk ile gerek bildiğimiz manadaki ibadet ile gerekse kanun koyma anlamındaki ibadet ile olsun hepsi de birer kulluk çeşididirler ve birbirlerinden farklı yanları yoktur. Mademki hepsinde de insanlar Allah'tan başka kullara kul olmaktadırlar ve hayati meselelerinde onların buyruklarına uymak zorundadırlar, değişen hiçbir şey yoktur.
Hiçbir zaman insanlar dinsiz yaşayamazlar, mutlaka bir din edinmek zorundadırlar. Ama Allah'ın dinine bağlanmayanlar muhakkak Allah'tan başkasının dinini benimseyeceklerdir, hayatın değişik cephelerinde ortaya çıkan değişik şekillerdeki ilahlara kul olacaklardır, ya şehvetlerin ve arzuların pençesine düşecek ve hudut nedir bilmeksizin, kontrol nedir yapmaksızın onun kulu olacaklardır ve böylece insani hususiyetlerini kaybedecekler ve hayvanlar derecesine düşeceklerdir.
"Küfür edenler ise hayvanlar gibi yerler eğlenirler ve onların durağı cehennemdir." (Muhammed, 12)
Muhakkak ki insanın insanlığını kaybetmesi kadar büyük kaybı yoktur. İnsanoğlu Allah'ın dininden çıkar çıkmaz insanlığını kaybeder ve hayvanların seviyesine iner, şehvetlerin ve arzuların kulu kölesi olur. Daha başka türlü ilahlara da kul olurlar daha başka şeylerin de pençesine düşerler. Kendiliklerinden hükümler, kanunlar koyan liderlerin devlet adamlarının kulu olurlar bu hükümleri koyanların menfaatinden başka hiçbir şey gözetmeyen buyrukların mahkûmu olurlar. Onlar diledikleri gibi tasarruf ederler hayatlarında, bu sahte ilahlar gerek hükümler koyan bir ferdin hâkimiyeti şeklinde ortaya çıksın gerekse bir ırkın bir kitlenin hâkimiyeti tarzında ortaya çıksın, değişen bir şey yoktur. Allah'ın hükmünü ahkâmını tanımayan ve Allah'ın hükümlerine dayanmayan bütün beşeri nizamlarda, sistemlerde, ideolojilerde, insanlığın düştüğü seviyelere göz atmak bunu görebilmek için kâfidir. Ne var ki kullara kul olmak sadece yöneticilere liderlere ve kanun koyucuları kul olmakla bitmez. Bu açıkça görülen bir şeklidir kulluğun, ama hepsi bundan ibaret değildir. Daha başka şekilleri de vardır. Kulluğu çoğunlukla gizli olur bunların, ama zaman zaman açık şeklinde çok daha beter ve fazla da olur. Kimisi modaya kul olur, moda evlerinin insanlar üzerindeki hakimiyetini kabul eder. Kimisi şehvetinin kuludur, kadınlara kulluk eder. Kimisi makam ve mevkilere, kimisi paraya kul olmuştur.
Bu konuda söylenecek sözün kısası Kur'an'ın bilimum tekrarlarından ortaya çıkıyor ki, din edinmek, bağlanmak ve hâkimiyet mevzularının hepsi ki bu Kur'an'da buna tek kelimeyle ibadet deniliyor.
Yalnızca bir akide bir iman meselesidir, bir İslam meselesidir. Yoksa bir bilgi, bir medeniyet, bir sistem meselesi değildir. Olabilir veya olamaz ama bu mesele tamamen hak din meselesidir. Bulunabilir veya bulunamaz, ama bu bir iman meselesidir. Tahakkuk eder veya edemez. Ama bu bir İslam meselesidir.
Bundan sonra da ama önce hiç mi hiç değil, yaşayan hayat meselesidir ki sistem hüküm ve prensip halinde ortaya çıkar. Bu sistemin Allah'ın hükmünün prensibi geçerli olduğu bir toplum şeklinde belirir, böyledir. Çünkü ibadet meselesi bir şekil ve formalite meselesi değildir Bilakis bir din edinme, emre uyma, bir nizamı benimseme, bir sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktirine uyuma meselesidir ve böyle olduğu için de bunca dikkat edilmiş ve önem verilmiştir. Allah’ın nizamına onun için bu kadar fazla durmuştur.
Bu mevzunun üzerinde bütün Resuller ve risaletler boyunca bu derece önem atfedilmiştir ve bunca acıları eziyetleri ve fedakârlıkları gerektirmiştir. İslam'ın insanlığın tanıdığı ilk din olduğunu ve insanların atası, Hazreti Âdem ile birlikte yeryüzüne geldiğini beyan etmiştik, sonra Hazreti Nuh vasıtasıyla yeniden geldiğini ve bundan sonra da her peygamberin eliyle yenilendiğini bildirmiştik, en son olarak da Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ve onunla birlikte gönderilen Kur'an-ı Kerim ile yeniden yenilenmiştir. İslam her yönüyle Tevhid dinidir, rububiyet yönünden olsun, itikat yönünden olsun, ibadet bakımından olsun ve hareketler bakımından olsun. Bütün anlamıyla Tevhid dinidir. Bir tek ilahın varlığını kabul eder, yetki, hakimiyet, kanun koyma ve idare yalnız ve Yalnız Allah'a dayanır.
Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz Hud Suresi’nin 112. ayetinde "O halde seninle beraber tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol, aşırı da gitmeyin. Çünkü o sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir." (Hud, 12) diye buyurur. Bu surenin indiği zaman diliminde yani Mekke'de daha henüz Rabbimiz kullarına bir şeyi haram kılmış bir şeyi yapmalarını yasaklamış değildi. Hatta ve hatta daha henüz namaz haricinde emredilen bir ibadet de yoktu. Buna rağmen Burada seninle birlikte tövbe edenlerden kasıt Allah'ın haram kıldığı fiilleri işleyenler değil, bizatihi şirk ve küfürden vazgeçip putperestlikten rücu edip, sadece Tevhid dinine inanan ve İslam dinine girenler kastedilmiştir. Bugün de Müslümanların küfür ve şirk olan beşeri ideolojileri sistemleri terk edip Allah'ın son dini olan İslam'a hem akide olarak iman edip hem de ibadet noktasında kulluğu sadece Allah'a tahsis etmesi gerekir.


