Sünnet ve bid’atın mahiyetiyle ilgili yapılan tartışmaların çıkış noktası öncelikle Hz. Peygamber’den bid’atla ilgili rivayet edilen bazı hadislerdir. O hadislerin en meşhuru, el-Irbâd b. Sâriye es-Sülemî’nin rivayet ettiği şu hadistir: Resûlullah (s.a.v.) bir gün sabah namazından sonra, gözleri yaşartan, kalpleri titreten beliğ bir vaaz etti. Ashâbından biri şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu vaaz, vedâlaşan bir kimsenin vaazı gibi, bize neler tavsiye ediyorsun?” Resûlullah (s.a.v.) cevaben şöyle buyurdular: “Size, Allah’tan (c.c.) korkmayı, başınızdaki Habeşli bir köle de olsa, sözünü dinleyip itaat etmenizi tavsiye ediyorum. Benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaf görecektir. فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الْمَهْدِيِّينَ الرَّاشِدِينَ، تَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ Benim sünnetime ve râşid, mehdî halifelerin sünnetine sarılın. Âdeta azı dişlerinizle ısırarak sünnete yapışın. وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَة Sonradan ortaya çıkartılan şeylerden sakının. Şüphesiz sonradan ortaya çıkartılan her şey bid’attır. Her bid’at da dalâlettir.”
Benzer bir ifade Cabir b. Abdullah’dan (v. 73/692) rivayet edilen şu hadiste kullanılmıştır: Resûlullah (s.a.v.) hutbe okuduğunda gözleri kızarır, sesi yükselir ve öfkesi şiddetlenirdi. Sanki yaklaşan düşmandan korkutur gibi şehâdet parmağıyla orta parmağını birleştirerek şöyle derdi: “Sabah veya akşam düşman size baskın yapabilir. Ben ve kıyâmet şu iki parmağım gibi gönderildik. Bundan sonra bilmiş olun ki; en hayırlı söz, Allah’ın (c.c.) kitabıdır. En hayırlı yol da Muhammed’in (s.a.v.) yoludur. وَشَرُّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَة İşlerin en şerlileri sonradan ortaya çıkartılanlardır. Her bid’at sapıklıktır. Ben her mümin için canından daha değerliyim. Her kim bir mal bırakırsa ailesinindir. Borç veya çoluk çocuk bırakırsa banadır ve benim üzerimedir.”
Yine buna yakın bir ifade Abdullah b. Mes’ud’dan (v. 32/653) rivayet edilen şu hadiste zikredilmektedir: “Onlar ancak iki tanedir. Kelam ve yol. En güzel kelam, Allah’ın (c.c.) kelamıdır. En güzel yol da Muhammed’in (s.a.v.) yoludur. Dikkat edin. Sonradan ortaya çıkartılan işlerden sakının. İşlerin en şerlisi sonradan ortaya çıkartılanlardır. كُلَ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَ بِدْعَةٍ ضَلَالَة Her ihdas edilen şey bid’attır. Her bid’at da sapıklıktır.”
Birbirinin zıddı olan sünnet ve bid’atın mahiyetleri aslında bu rivayetlerde mündemiçtir. Dolayısıyla sünnet ve bid’at kavramlarını tanımlamak için en doğru metot kanaatimizce mezkûr rivayetlerden hareket etmektir. Farklı şekillerde yapılan tanımların ise bid’atın anlaşılmasını kolaylaştırmak yerine zorlaştırdığı görülmektedir. Üstelik aşağıda ele alınacağı gibi bir takım problemler de içermektedir.
Bid’atın ne olduğunu tespit ettikten sonra sünnetin mahiyeti de ortaya çıkmış olacaktır. Zira bid’ata nisbetle sünnet asıl olsa da sünnetin mahiyeti farklı ıstılahlar açısından değişiklik arz ettiği için sünnetin mahiyeti ancak zıddı olan bid’atın mahiyetinin bilinmesiyle daha doğru anlaşılabilir.
Öncelikle mezkûr rivayetler arasındaki konuyu ilgilendiren ortaklıklar ve farklılıklar ele alınıp incelenecektir. Her üç rivayette de; birincisinde ve üçüncüsünde doğrudan, ikincisinde ise dolaylı olmak üzere ihdas edilen işlerden sakındırılmış, bid’at yerilmiş ve tüm bid’atların sapıklık olduğu zikredilmiştir. Yine her üç rivayette farklı üsluplarla da olsa sünnete ittibâ emredilmiştir.
İlk rivayette Hz. Peygamber kendi sünnetiyle beraber râşid halifelerin sünnetini de zikretmiştir. Diğerlerinde ise sadece kendi sünnetini “hedy” kelimesini kullanarak ifade etmiştir. Son iki rivayette Allah’ın (c.c.) kitabı da zikredilmiştir. Birinci rivayette ise zikredilmemiştir. Birinci ve üçüncü rivayetlerde “her bid’at sapıklıktır” cümlesinden önce “her ihdas edilen şey bid’attır” ifadesi geçmektedir. İkinci rivayette ise bu cümle bulunmamaktadır.
Bid’atın mahiyetini ortaya koymak için Hz. Âişe’nin Resûlullah’tan (s.a.v.) rivayet ettiği şu hadis de zikredilen rivayetlerle beraber değerlendirilmelidir: “Her kim bizim şu işimizde ondan olmayan bir şey ihdas ederse o reddolunmuştur.” İlgili rivayetler bir araya getirilip bütün olarak ele alındığında sünnet ve bid’atın doğru tanımı ortaya çıkmış olur.
Mezkûr rivayetlerden öncelikle bid’atta şu üç karakterin olduğu anlaşılmaktadır. Birincisi; sözlük anlamında da var olan ihdas edilmiş olmaktır. Bu ihdas ameliyesi Hz. Peygamber’den sonra gerçekleşmiş olmalıdır. Zira kendi zamanında sahâbenin ihdas ettiği şeylerin bazılarını sünnetine uygun olduğu için onaylamış diğer bazılarını ise sünnetine muhalif olduğu için reddetmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatında bid’atlar yayılma fırsatı bulamamıştır. Bununla birlikte reddettikleri için de bid’at ifadesini kullanmamıştır. Üstelik birinci rivayette “benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaf görecektir” dedikten sonra bid’attan sakındırması bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla her bid’at öncelikle Hz. Peygamber’den sonra ihdas edilen şeydir. Ancak her Hz. Peygamber’den sonra ihdas edilen şey bid’at değildir. Zira rivayetlere bakıldığında bid’atın tek karakteri Hz. Peygamber’den sonra ihdas edilmek değildir.
Başta Şâfiî olmak üzere bid’atı geniş kapsamlı olarak tarif edenler ise Hz. Peygamber’den sonra ihdas edilen her şeyin bid’at olduğunu söyleyerek sünnetin alanını daraltıp bid’atın alanını genişletmişlerdir. Sonra da bid’atı, hasene ve seyyie diye iki kısma, hatta kimileri ahkâm-ı hamse üzerinden beş kısma ayırmışlardır. Ancak bütün bu taksimler sünnetin zıddı olarak bid’atı ümmetin zihnindeki negatif algıdan soyutlayamamıştır. Hatta bu taksimleri yapanlar da bu duruma dâhildir. Üstelik böyle bir taksim yapıldığında sünnet ile bid’at arasında tam bir zıtlık oluşmamaktadır. Zira bu durumda her sünnet övüldüğü gibi her bid’at zemmedilemez, bazı kısımları zemmedilebilir. Dolayısıyla bu açıdan sünnetin tamamıyla tüm bid’atlar arasında değil bazı bid’atlar arasında zıtlık söz konusu olmuş olur.
Sonuç olarak bu grup her bid’at sapıklık değildir, diyerek Hz. Peygamber’in “Her ihdas edilen şey bid’attır.” cümlesindeki umûmu değil de “Her bid’at sapıklıktır.” sözündeki umûmu tahsis etmek zorunda kalmışlardır. Hâlbuki bid’atın başka özellikleri de olduğu mezkûr rivayetlerden anlaşılmaktadır.
Bid’atın ikinci karakteri; Kur’ân’a, Hz. Peygamber’in sünnetine ve râşid halifelerin sünnetine muhalif olmak veya râşid halifelerin sünneti içerisinde yer almamaktır. Zira Hz. Peygamber, Kur’ân’a ve kendi sünnetine ittibâ ile birlikte râşid halifelerin de sünnetine ittibâyı emretmiştir. Hâlbuki râşid halifelerin sünneti de Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra ihdas edilmiştir. Aksi halde kendi sünnetinden ayrı olarak halifelerin sünnetini zikretmesinin bir anlamı olmaz. Dolayısıyla her bid’at Hz. Peygamber’den sonra ihdas edilen ve başta Kur’ân olmak üzere Hz. Peygamber’in ve râşid halifelerin sünnetine muhalif olan veya râşid halifelerin sünneti içerisinde yer almayan şeydir. Ancak haram veya mekruh olmakla beraber bunlara muhalefet içeren her muhdes şey yahut râşid halifelerin sünneti içerisinde yer almayan her muhdes şey bid’at değildir. Zira bid’atta bulunması gereken üçüncü bir karakter de vardır.
Bid’atın üçüncü karakteri ise; din adına sünnetten addedilerek ihdas edilmesidir. Nitekim Hz. Peygamber “Her kim bizim şu işimizde ondan olmayan bir şey ihdas ederse o reddolunmuştur.” buyurmuştur. Yani ihdas ettiği şeyi, din adına ihdas edip sünnetten addederse reddolunmuştur. Ancak sünnet olarak telakki etmeden bir şey ihdas ederse bu durumda dine muhalif ise yine reddolunur. Haram veya mekruh olur. Fakat bazı gelenekler gibi dinin asıllarına muhalif değilse reddolunmaz. Sünnet olarak telakkî edilmedikçe bid’at sayılmaz, ibadet değilse mubah dairesinde, ibadet ise nafile ibadet kapsamında yer alır. Dolayısıyla bid’atı dar kapsamlı olarak tarif edenlerin sünnette olmayan ve sünnete muhalefet içermeyen bazı gelenekleri ve nafile ibadetleri bu mezkûr ayırımı yapmadan mutlak olarak bid’at saymaları doğru değildir.
Anlatılanlardan şu ortaya çıkmaktadır; Hz. Peygamber’in şu üç cümleden oluşan; وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَة “Sonradan ortaya çıkartılan şeylerden sakının. Şüphesiz sonradan ortaya çıkartılan her şey bid’attır. Her bid’at da dalâlettir.” sözünün başındaki ilk cümlede zikredilen muhdes işlerden maksat tüm muhdes işler değil Kur’ân’a, kendi sünnetine ve râşid halifelerin sünnetine muhalif olduğu halde veya râşid halifelerin sünneti içerisinde yer almadığı halde sünnet olarak telakkî edilen muhdes işlerdir. İkinci cümledeki “muhdes” kavramından ve üçüncü cümledeki bid’at kavramından maksat da budur. Dolayısıyla her iki cümledeki umûm da tahsis edilmiş değildir.
Sonuç olarak bid’atın tarifini bir cins ve iki fasıldan ibaret olarak şu şekilde yapmak en doğru tanım olarak gözükmektedir: Bid’at; Allah’ın (c.c.) kitabına, Peygamber’in ve râşid halifelerin sünnetine muhalif olduğu halde veya muhalif olmasa da üçüncüsünün içerisinde yer almadığı halde bunlardan birine nispet edilen, Hz. Peygamber’den sonra ihdas edilmiş her şeydir.
Râşid, mehdî halifelerden ilk akla gelenler dört büyük halife olsa bile doğru olan, onlarla birlikte ister sahâbeden olsun ister sonra gelenlerden olsun Hz. Peygamber’in sünneti üzere olan tüm halifelerdir. Yönetici olmaları yahut ilim ehli olmaları arasında da fark yoktur. Önemli olan Müslümanların tamamı veya çoğunluğu tarafından itibar edilen dinî bir otoriteye sahip olmaları ve ortaya koydukları uygulamanın Kur’ân ve Hz. Peygamber’in sünnetiyle çelişmemesidir. Bu hususta Leys’in şu sözü dikkate şayandır: “İnsanlar Ramazan’da terâvih namazını mescide gitmeyip evlerinde kılarlarsa bazılarının mutlaka mescide gidip toplu olarak terâvih kılmaları gerekir. Çünkü mescitte toplu olarak terâvih kılmayı Hz. Ömer insanlar için sünnet kılmıştır. Doğru olan ise hulefâ-i râşidînin sünnetinin terk edilmemesidir.”
Bid’atın mahiyetini zikredilen şekilde tarif edince zıddı olan sünneti de kısaca şöyle tanımlamak mümkündür: Sünnet; Allah’ın (c.c.) kitabında veya Peygamber’in sünnetinde yahut da râşid halifelerin sünnetinde güzel görülen şeydir. Dolayısıyla şer’î anlamda sünnet ile bid’at arasında tam bir zıtlık söz konusudur.
Bid’atı dar kapsamlı olarak tarif edenlerin yaptığı tanım ile bid’at için yapılan mezkûr tanım arasında benzerlik olsa bile bu grubun da iki konuda sıkıntıya düştükleri anlaşılmıştır.
Birincisi; bid’atın alanını daraltmakla beraber zıddı olan sünnetin alanını yeterince genişletmemişlerdir. Nitekim başta dört büyük halife olmak üzere râşid halifelerin sünnetine “sünnet” adını vermek yerine maslahat-ı mürsele gibi farklı isimler vermişlerdir. Hâlbuki sünnet denilince ilk akla gelen Hz. Peygamber’in sünneti olmakla beraber bid’atın zıddı olan sünnet, ilgili rivayetlerden anlaşıldığı gibi sadece Hz. Peygamber’in sünneti değildir. Bilakis râşid halifelerin sünneti de buna dâhildir. Bu gruba göre de birbirinin zıddı olan sünnet ile bid’at arasında maslahat-ı mürsele gibi vasıta (boşluk) oluşmuştur. Dolayısıyla aralarında tam bir zıtlık söz konusu olamamaktadır.
İkincisi; bazı vakitlerin, bazı mekânların veya bazı şekillerin nafile bir ibadete tahsis edilmesini bid’at olarak görmüşlerdir. Hâlbuki yukarıdaki tanıma göre sünnete nisbet edilmedikçe veya sünnet olarak itikat edilmedikçe yahut içeriği sünnete muhalif olmadıkça bu tür ibadetler nafile ibadet kapsamına girerler. Örneğin bir grup insan Cuma gecesinde veya başka bir gecede belli bir program dâhilinde bir takım ibadetleri yapmaya karar verdiklerinde yaptıklarının sünnet olduğuna itikat etmeden bunu yapmalarında herhangi bir sakınca yoktur. O kişileri bid’atçılıkla itham etmek doğru olmaz.
Toplumun farklı kesimlerinde icra edilen ve gelenek ve adâb gibi farklı isimlerle isimlendirilen veya bu şekilde adlandırılması mümkün olan bir takım toplu ibadetler de bunun gibidir. Ancak bu tür uygulamaların insanlar tarafından sünnet olarak telakkî edilmemesi için bir gelenek ve âdâb olduğunun, sünnet olmadığının o kişiler tarafından vurgulanarak ifade edilmesi gerekmektedir. Aksi halde bid’at olur. Üstelik bu ibadetlere insanları teşvik için bir takım hadisler uydurulursa veyahut daha önceden uydurulmuş hadislere itibar edilirse daha vahim bir durum ortaya çıkmış olur. Dolayısıyla sünnet, bid’at ve gelenek kavramlarının arasını ayıran hassas çizgilere dikkat edilmesi son derece önem arzetmektedir.
Bu hassasiyeti göz önünde bulundurmadan bu tür nafile ibadetleri ve gelenekleri bid’at kategorisine sokmak, tarihte ve günümüzde görüldüğü gibi sorunu çözmek yerine daha da büyütmektedir. Hatta sünnet olmayan nafile ibadetlere veya bu ibadetlerin uygulanışında oluşan geleneklere sünnetten delil bulmak için kimilerini hadis uydurmaya sürüklemiştir.
Sünnet ve bid’at için yapılan mezkûr tanımlardan sonra şu hususa da dikkat çekmek önem arzetmektedir. Başta Hz. Ömer’in “Bu ne güzel bid’attır.” sözü olmak üzere sahâbe ve tâbiîn sözlerindeki övülen bid’attan bid’atı dar kapsamlı olarak tarif edenlerin dediği gibi sözlük anlamı kast edilmiştir, demek doğru gözükmemektedir. Zira Hz. Ömer’in bid’at sözcüğünün kavramlaştığı bir toplumda üstelik dinî bir konuda bu kavramı sözlük anlamında kullanmış olma ihtimali doğru değildir. Dolayısıyla şer’î anlamı kast edilmiştir.
Bu durumda bid’at için yapılan tanımla, çelişkili gibi gözüken bir durum ortaya çıkmaktadır. Zira şer’î anlamdaki bid’at övülemez. Ancak gerçekte bir çelişki söz konusu değildir. Çünkü Hz. Ömer ve diğerleri bid’atı övdüklerinde hakikat-ı şer’iyye olarak değil de mecâz-ı şer’i olarak hulefâ-i râşidînin sünneti anlamında bu sözcüğü kullanmıştır. Nitekim şer’î bid’at ile hulefâ-i râşidînin sünneti arasında Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra ihdas edilmiş olma açısından müşâbehet alakası söz konusudur. Müşebbeh olan hulefâ-i râşidînin sünneti hazfedilmiş, müşebbehun bih olan bid’at zikredilmiştir. Böyle bir kullanıma belâğat ilminde istiârey-i musarraha adı verilir. Karinesi ise medh ifade eden “ni’me” fiilinin, öznesi olan bid’ata isnad edilmesidir.
Hz. Ömer başlattığı uygulamaya kimilerinin bid’at diyebileceğini düşünerek ve kendi uygulamasına sünnet adını açıkça vermekten sakınarak mecâz yolunu tercih ettiği görülmektedir. Dolayısıyla Hz. Ömer’in “Bu ne güzel bid’attır.” sözünden ne bid’atı geniş kapsamlı tarif edenlerin dediği gibi hakikat-ı şer’iyye olarak şer’î bid’at kast edilmiştir ne de dar kapsamlı tarif edenlerin söylediği gibi hakikat-ı luğaviyye olarak sözlük anlamı kast edilmiştir. Bilakis mecâz-ı şer’î olarak şer’î anlamı kast edilmiştir. Bu durumda Hz. Peygamber’in hadislerinde yerilen bid’at ile Hz. Ömer’in ve diğerlerinin sözlerinde övülen bid’at arasında bir çelişki yoktur.
Konu ile ilgili üzerinde tartışma olan rivayetlerden biri de Hz. Peygamber’den rivayet edilen şu hadistir:
من سنّ في الْإسلام سنَّة حسنة فله أَجرها وأَجر من عمل بها بعده من غير أَن ينقص من أُجورهم شيء ومن سنّ في الْإسلام سنَّة سيّئَة كان عليه وزرها ووزر من عمل بها من بعده من غير أَن ينقص من أوزارهم شيء
“İslâm’da güzel bir çığır açan kimseye, bunun sevabı verilir. O açılan çığıra/sünnete uyanların sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. İslâm’da kötü bir çığır açan kimseye de onun günahı verilir. Ayrıca o kötü çığıra/sünnete uyanların günahının misli de onun üzerine olur. Fakat onların günahı da azalmaz.”
Bid’atı geniş kapsamlı olarak tarif edenler bu hadisi de delil olarak zikretmişlerdir. Hz. Peygamber’in bu rivayette sünneti, bid’at anlamında kullandığı ve hasene-seyyie diye iki kısma ayırdığını söylemişlerdir. Hâlbuki her iki grubun da ittifak ettiği gibi Hz. Peygamber mezkûr rivayette sünneti sözlük anlamıyla kullanmıştır. Zira şer’î anlamda sünnetin hasenesi ve seyyiesi olamaz. Sözlükte ise sünnet ile bid’at sözcüklerinin eşanlamlı olarak da kullanıldıkları bilinmektedir. Dolayısıyla ihtilaf, bid’atın sözlük anlamında değil de şer’î anlamında olduğu için bu hadis onlara delil olamaz.
Bid’atı dar kapsamlı olarak tanımlayanlar ise rivayetin onlara delil olamayacağını ispat etmek için hadisteki sünnet kelimesinin sözlük anlamında kullanıldığını âdeta göz ardı ederek ilk cümledeki “senne” fiilinin yeni bir sünnet ortaya koymak değil var olan bir sünneti ortaya çıkarmak anlamında olduğunu söyleyerek hadisin siyakından kopuk bir anlam vermeye çalışmışlardır. Bu anlama delil olarak da hadisin sebeb-i vurûdunu zikretmişlerdir. Şöyle ki Ebû Amr Cerîr b. Abdullah’tan (v. 51/671) bu hususta şöyle anlatmaktadır: “Bir gün erken vakitlerde Resûlullah’ın (s.a.v.) huzurunda idik. O esnada, kaplan derisine benzeyen alaca çizgili elbiselerini delerek başlarından geçirmiş ve kılıçlarını kuşanmış, tamamına yakını, belki de hepsi Mudar kabilesine mensup, neredeyse çıplak vaziyette bir topluluk çıkageldi. Onları bu derece fakir görünce, Hz. Peygamber’in yüzünün rengi değişti. Eve girdi ve sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti; O da okudu. Bilâl kâmet getirdi ve Allah Resûlü (s.a.v.) namaz kıldırdı.
Daha sonra Hz. Peygamber bir hutbe îrâd etti ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ondan da yine onun zevcesini var eden, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi ile (adını anarak) birbirinize dileklerde bulunduğunuz, Allahtan ve akrabalık (bağlarını kesmek) ten sakının. Çünkü Allah mutlaka üzerinize tam bir gözetleyicidir.” Sonra da Haşr sûresinin şu âyetini okudu: “Ey iman edenler! Allah’dan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın”. Ardından,“Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir sa’ bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin; hatta yarım hurma bile olsa sadaka versin.” buyurdu.
Bunun üzerine ensardan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan aciz kaldığı, hatta kaldıramadığı bir torba getirdi. İnsanlar birbiri peşine akın edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Resûlullah’ın (s.a.v.) yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu. Sonra Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İslâm’da güzel bir çığır açan kimseye, bunun sevabı verilir…”
Hâlbuki doğru olan ayetlerin sebeb-i nüzûlu gibi hadislerin sebeb-i vurûdu özel olsa bile ifade ettikleri hüküm genel olur. Üstelik birinci cümledeki “senne” fiiline mezkûr anlam verilince ikinci cümledeki “senne” fiili de aynı anlamda olmak durumundadır. Hâlbuki bu anlamın ikinci cümle de uygun olmadığı apaçıktır. Zira kast edilen var olan kötü bir sünneti uygulamak değil kötü bir çığır açmaktır.
Binaenaleyh mezkûr rivayetle ilgili şunları söylemek doğrudur: Rivayetin şer’î anlamdaki sünnet veya bid’atla alakası yoktur. Nitekim mezkûr rivayet Hz. Peygamber’in sünnet kelimesini ve kendisinden türediği “senne” fiilini sözlük anlamında kullandığı rivayetlerdendir. Hadisteki “sünnet” çığır/gelenek anlamında kullanılmıştır.
Hz. Peygamber ortaya konulan bir geleneği hasene ve seyyie diye iki kısma ayırmıştır. Şeriata uygun bir gelenek ise nafile ibadet kapsamına girdiğine; uygun değilse haram, mekruh veya bid’at olduğuna işaret etmiştir. Dolayısıyla hasene ve seyyie diye iki kısma taksim edilmesi doğru olan şey ne sünnettir ne de bid’attır. Bilakis bu taksim ancak gelenek için söz konusudur.
Sonuç olarak mezkûr hadis, sünnet veya bid’at kavramıyla alakalı değildir. Bilakis sosyolojik olarak toplumların doğasında her zaman oluşması mümkün olan geleneklerle ilgili İslâm’ın yaklaşımını ifade etmektedir. Kısaca ortaya çıkan her hangi bir geleneğin, İslâmın ruhuna uygunsa kabul edileceğine, ters ise reddedileceğine işaret etmektedir.
Konu ile ilgili üzerinde tartışma olan rivayetlerden biri de Amr b. Avf el-Müzenî’den rivayet edilen şu rivayettir: Hz. Peygamber Bilal b. Hâris’e (v. 60/680), iki defa “bilmiş ol ki” buyurdular. O da “Neyi bileyim? Ya Resûlellah! diye sorunca şöyle cevap verdiler: “Her kim benden sonra öldürülmüş sünnetlerimden bir sünneti ihya eder de insanlar onunla amel ederse onun için o sünnetle amel edenlerin ecri gibisi olur, onların ecirlerinden hiçbir şey eksiltmez. وَمَنْ ابْتَدَعَ بِدْعَةَ ضَلَالَةٍ لَا تُرْضِي اللَّهَ وَرَسُولَهُ كَانَ عَلَيْهِ مِثْلُ آثَامِ مَنْ عَمِلَ بِهَا لَا يَنْقُصُ ذَلِكَ مِنْ أَوْزَارِ النَّاسِ شَيْئًا Her kim de Allah ve rasûlünun razı olmadığı sapıklık olan bir bid’at çıkarır da insanlar onunla amer ederse onunla amel edenlerin günahları gibisi o kişinin de üzerine olur. Onların günahlarından bir şey eksiltmez.”
Bid’atı geniş kapsamlı olarak tarif edenler bu rivayeti de delil olarak zikretmişlerdir. Nitekim onlara göre rivayette bid’at mutlak olarak zikredilmemiştir. Dalâlet kelimesine izafe edilerek ve “Allah (c.c.) ve resûlünun razı olmadığı” vasfıyla nitelendirilerek kullanılmıştır. Mefhûm-i muhalifi olarak bazı bid’atların sapıklıp olmayıp Allah (c.c.) ve resûlunun razı olduğu türden olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla onlara göre izafe ve sıfat tahsis içindir.
Bid’atı dar kapsamlı olarak tarif edenlere göre ise söz konusu cümlenin mefhûm-i muhalifi kast edilmemektedir. İzafe ve sıfat tahsis için değil beyan içindir. Doğru olan da budur. Zira mefhûm-i muhalifi kast edilecek olsa sapıklık olan bid’atların Allah (c.c.) ve resûlunun razı olduğu ve razı olmadığı bid’atlar diye iki kısım olduğu anlaşılmak durumundadır. Zira iki tahsis söz konusudur. Birincisi izafe ile olan tahsistir. Bununla bid’atın sapıklık olan ve olmayan diye iki kısıma ayrıldığı anlaşılmış olur. İkincisi ise sıfatla olan tahsistir. Bununla ise sapıklık olan bid’atların bazılarının Allah (c.c.) ve resûlunun razı olduğu bid’atlar olduğu anlaşılmış olur. Hâlbuki tüm sapıklık olan bid’atlar Allah (c.c.) ve resûlunun razı olmadığı şeylerdir.
Sonuç
Bu araştırmada kısaca sünnet ve bid’atın mahiyetleri ile ilgili farklı görüşler ve tartışmalar ele alınıp değerlendirilmiştir. Sonuç olarak bid’at, bir cins ve iki fasıldan ibaret olarak yeni bir tarifle tanımlanmıştır. Buna göre bid’at: Allah’ın (c.c.) kitabına, Peygamber’in ve râşid halifelerin sünnetine muhalif olduğu halde veya muhalif olmasa da üçüncüsünün içerisinde yer almadığı halde bunlardan birine nisbet edilen, Hz. Peygamber’den sonra ihdas edilmiş her şeydir.
Araştırmada bid’at için yapılan tanımdan çıkarımla zıddı olan sünnet için de bir tanım yapılmıştır. Buna göre sünnet; Allah’ın (c.c.) kitabında veya Peygamber’in sünnetinde yahut da râşid halifelerin sünnetinde güzel görülen şeydir. Dolayısıyla şer’î anlamda, sünnet ile bid’at arasında tam bir zıtlık söz konusudur. Aralarında bir boşluk da yoktur.
Ayrıca Hz. Peygamber’in sünneti hasene ve seyyie diye iki kısma ayırdığı meşhur rivayetin şer’î anlamdaki sünnet veya bid’atla alakası olmadığı araştırmada tespit edilmiştir. Buna göre mezkûr rivayet, Hz. Peygamber’in sünnet kelimesini ve kendisinden türediği “senne” fiilini sözlük anlamında kullandığı rivayetlerdendir.
Binâenaleyh bu rivayette Hz. Peygamber ortaya konulan bir geleneği hasene ve seyyie diye iki kısma ayırmış ve şeriata uygun bir gelenek ise nafile ibadet kapsamına girdiğine; uygun değilse haram, mekruh veya bid’at olduğuna işaret etmiştir. Dolayısıyla hasene ve seyyie diye iki kısma taksim edilmesi doğru olan şey ne sünnettir ne de bid’attır. Bilakis bu taksim ancak gelenek için söz konusudur. Şer’î anlamıyla sünnet her zaman hasene; bid’at ise her zaman seyyiedir.
Dolayısıyla mezkûr hadis, sünnet veya bid’at kavramıyla alakalı değildir. Bilakis sosyolojik olarak toplumların doğasında her dönem türemesi mümkün olan geleneklerle ilgili İslâm’ın yaklaşımını ifade etmektedir. Kısaca bu rivayet, ortaya çıkan her hangi bir geleneğin, İslâmın ruhuna uygunsa kabul edileceğine, muhalif ise reddedileceğine işaret etmektedir.
Sonuç olarak bunların mahiyeti için en doğru olduğu kanaatine varılarak mezkûr tanımlar yapılmıştır. Yapılan tanımlarla sünnet ve bid’at arasında tam bir zıtlığın olduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla her sünnet övülmüştür. Her bid’at ise yerilmiştir. Aralarında bir boşluk da söz konusu değildir. Gelenekler ise tek bir kategoride değerlendirilemezler. Kur’an ve Sünnet’le uyumlu olanlar hasene yahut mubah; uyumsuz olanlar ise seyyie kategorisinde yer almaktadır.


