Müslüman toplumlarda yaygın bazı bid’at ve hurafeler, temelsiz ve yararsız olmanın ötesinde İslâm’ın temeli olan tevhit ile çelişmekte, kulun Rabbi ile iletişimine büyük zarar vermektedir. Bu nedenle bunların tespiti ve kritiği, Müslümanlar için büyük önem taşımaktadır.
Hurafe sözlüklerde “eski uydurma dinlerin batıl itikatlarından İslam'a sokuşturulmuş temelsiz/boş inanç, akla-gerçeğe aykırı düşen ve çarpık davranış biçimleri telkin eden hikaye” şeklinde tanımlanabilir. Hurafe, ilmen temellendirilme yoluna gidilmeyen, halk arasında taklit yoluyla, bir bakıma fideist/inancı bir tarzda benimsenen inançları da ifade eder. İsrailiyyatın çoğunluğu da hurafe tanımına uymaktadır. İsrailiyyat; Kur’an-ı Kerim’deki kıssaların yorumu ve benzeri durumlarda ayrıntıya ilişkin bilgi vermiş olmak adına Yahudi, kültüründen aktarılan bilgilerdir.
Din’de sonradan ihdas edilen şeyleri ifade eden bid’at kavramının ise hem amel hem inanç alanında kullanıldığı görülür. Nitekim sapkın mezhepler için ‘ehl-i zeyğ ve’l-bid’a (sapkınık ve bid'at ehli)” tabiri kullanılır. Bid’at, (nebevî) sünnetin zıddı olduğu için, Ehl-i sünnet, dalâlette gördüğü diğer her fırka veya mezhebi ‘ehl-i bid’a’ olarak nitelemiştir.
İslam’a giren toplulukların eski sapkın inaçlarının İslam’a sızması bazen çeşitli şekil ve boyutlarda bazen de teolojik düzeyde ele alınıp kabul görme şeklinde olmuştur.
Bid’at ve hurafelerin hak dine girişine örnek, dinler tarihinde çokça görüür. Örneğin, Hz. İsâ (a.s.) ile gelen ilahî öğreti paganist ve şamanik unsurlara karşıdır. Ancak, zaman içinde değişen Hristiyanlık’ta putların yerine Hz. İsa, Hz. Meryem ve havarîlerin resim ve heykelleri konulmuştur. Yine şamanizmdeki ağaç kültü, Hristiyanlara geçerek ‘noel ağacı’na dönüştürülmüş, onlar bunu İsa’nın doğumu hakkındaki bir efsaneye bağlamak suretiyle dinî bir mahiyet verilmiştir.
Bid’at ve hurafelerin “İslam Mezhepler Tarihi”ndeki en belirgin örneği ise Gulât-ı Şîa’da görülen ulûhiyetin imamlara hulûlü, tenâsüh, rec’at ve bedâ inançlarıdır.
Bilgi donanımına sahip olmayan bir zihin, bilgi üretmeyince bid’at ve hurafe üretir; muhakemeden uzaklaştığı yerde de gizemli gördüğü inançların doğruluğunu sorgulamadan benimser. Bu nedenle, eski inançların kalıntılarının veya türedi inançların, âlimlerce kabul görmemekle birlikte halk arasında varlığını sürdürdüğü görülür. Aşağıda bunlardan bazıları eleştirel bir yaklaşımla ele alınacaktır.
1.ARACI KÜLTÜ
1.1. Velîlik Kavramına Arız Olan Hurafeler
Kur’an’da çokça kullanılan kelimelerden olan ‘velî (çoğulu evliyâ)’, arada başka şeyin olmadığı bir yakınlık durumu anlamına gelen v-l-y kökünden gelmektedir. Kur’an, Allah’ın mü’min, muttakî, iyilik sahibi kimselerin dostu, onların da Allah’ın dostu olduğunu ifade eder. Eğer velîlik (velâyet), Allah ile kul arasına başka şeylerin girmediği bir yakınlık ise, mü’minlerin Allah’ın dostu olması da araya aracılar koymamalarına bağlıdır.
Veli kavramıyla ilgili bir batıl inanç, ermişlerin yaptıklarının insanlar tarafından sorgulanmasının yanlış olacağı, ‘hikmetinden sual olunamayacağı’dır. Oysa çoğu müfessir ve kelâmcıların açıklamalarına bakıldığında, Kur’an açısından bu tutumun itikadî bir sapmaya yol açacağı açıklık kazanmaktadır. Çünkü sorgulanamazlık Allah’a mahsus bir niteliktir.[1] Ayrıca, sorgulanamazlık, ancak yanılmazlıkla temellenebilir ki, Ehl-i Sünnet’e göre Peygamberler dışında kimse yanılmaz ve günahtan korunmuş değildir.
Yahudi ve Hristiyanların bilginlerini ve rahiplerini kendilerine Rab edindiğine dair Tevbe 9/31. ayetiyle ilgili Rasûlüllâh’ın açıklamasına göre, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılan din adamlarına tabi olmak, onları rableştirme anlamına gelmektedir. Rasûlullah ayeti, “aslında bunlar ruhbanlarına tapınmadılar, ancak ruhbanlar onlara (Allah’ın haram kıldığı bir şeyi) helal kılınca hemen onu helal addettiler ve (Allah’ın helal kıldığını) haram kılınca da hemen onu haram edindiler”, anlamında açıklamıştır.[2] Yani, “onlara, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar.” Çünkü herhangi birini rab edinmiş olmak için mutlaka ona ‘rab’ adını vermiş olmak şart değildir. Birini Allah’ın emirlerini uygulayan, O’nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler olarak görmek yerine, Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmaksızın onun emrine uymak ve özellikle de onu doğrudan doğruya kendi görüşlerince dinî norm ve şeriat vaz’etme hakkına sahipmiş gibi addetmek veya sevabını umarak yahut ikabından korkarak itaat etmek, direktiflerine kayıtsız bağlanmak, onu rab edinmek demektir.
Bu düşüncenin daha aşırı biçimi, ‘Mubâhîler’ denilen bir grup tarafından da ileri sürülmüştür. Bunlardan bazıları kul, muhabbet, kalp arılığı ve nifaksız imanı küfre tercihin üst noktasına vardığında ondan tekliflerin düşeceği, Allah’ın onu büyük günahlar işlediği için cehenneme sokmayacağı düşüncesine, bazıları da ondan zahirî ibadetlerin düşeceği ve artık ibadetinin tefekkür, iç ahlakı güzelleştirmekten ibaret olacağı ve nuruyla semaya yükselip cennete gireceğini ileri sürmüşlerdir.[3] Gulât-ı Şîa içinde de “imamı tanıdı mı kişinin istediği şekilde hareket edebileceğini” söyleyen gruplar olmuştur. Bazı sufîlerden de marifet makamına ulaştığında salikten ibadet yükümlülüğünün düşeceği nakledilmiş, muhakkik bazı sufîler ise bunu teklîfin meşakkat anlamındaki külfetten geldiği ve âriften ibadetlerin külfet ve güçlük olmaksızın, aksine ibadetten haz duyarak sadır olacağı şeklinde yorumlaşmışlardır. Ancak “Yakîn gelene dek Rabbine ibadet et!”[4] ayeti gereğince, insan akıl ve baliğ olduğu sürece ondan emir ve nehyin düştüğü bir makama ulaşamaz. Müfessirler, ayetteki ‘yakîn’ kelimesiyle kastedilenin ‘ölüm’ olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Peygamberlerden dinî yükümlülük kalkmazken velilerden teklifin kalkacağını düşünmek, küfürle neticelenir.
1.2. Keramet Kavramına Arız Olan Hurafeler
Kerâmet, Allah’ın velîlerden birinin elinde doğadaki düzene aykırı bir şeyi izhar etmesi olarak görülür. Evliyanın kerâmeti, Ehl-i Sünnete göre haktır, Mu’tezile ve Kaderiyye’ye göre ise batıldır, mümkün değildir.
İnsanlar arasında anlatılan kerametlerin birçoğunda akıl ve dinle çelişen şeyler ve kendi içlerinde de tutarsızlıklar bulunmaktadır. Bu tutarsızlıklar sorgulandığında onların da kerâmet olduğu söylenebilmekte, dolayısıyla onları yanlışlama ihtimali kalmamaktadır. Ancak bir şeyde İslam’ın ilkelerine, ideallerine, hükümlerine aykırılıkların olması, bunları terk etmeyi gerektirir. Kısaca, keramet, bid’at ve hurafe ile nitelenecek bir konu olmamakla birlikte gerek akla ve hikmete gerekse dinin hükümlerine aykırı düşen keramet anlatıları, hurafe örnekleri oluşturmaktadır.
113. Velilerden Yardım İstemek
Ermiş addedilen ölülere ve onların kabirlerine dua etmek, onlardan hastalıklara şifa verme, sıkıntıları giderme gibi isteklerde bulunmak, “Yetiş yâ ...!” diyerek yardım dilemek, boş bir çağrı olmanın yanında ‘gizli şirk’ içeren bir sapmadır. Çünkü onların ahirete irtihallerinden sonra dünyadakilerle alakaları kalmamıştır. Onlara yönelik dua ve istiâne, bilinçsiz de olsa onlara bazı ilahî sıfatlar atfetmek demektir.
Oysa tevhidin kemal noktasını ifade eden tevhîd-i ulûhiyetin neticesi, insanın şu üç şeyden kurtuluşudur:
1) Sırları bildiğini ve kulun Allah ile ilişkisini gözetme hakkına (hakku’l-vesayet) sahip olduğunu iddia edenlere bağlılıktan,
2) İlahî iradeyi yansıttığı vehmedilen beşerî otoritelerin sultasından,
3) Kabirlerde ve bazı nesnelerde bulunduğu vehmedilen güçlere bel bağlamaktan.
Kur’an, insanların Allah’a yakınlaşmak için O’ndan başkasına yönelmelerini ve şefaatçi olacağına inandıkları varlıklara kulluk etmelerini (şirku’t-takrîb, şirk-i takarrub) açık biçimde reddeder.[5] Kur’an’ın indiği ortamda, putperestler, esrarlı güçlere sahip olduğunu vehmettikleri bazı tılsımlar taşıdığı için, ya da tanrılaştırdıkları yıldızları veya kendilerine şefaat edeceklerine inandıkları yüce ruhları, azizleri temsilen putlara tapıyorlardı.[6] Aracı kültüründe bu sapmaların belirtilerini görmek de mümkündür.
İslam’da kabir ziyaretinin maksadı, bir hadise göre, oradakiler için dua etmek ve ahireti hatırlamaktır: “Ben sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü onlar size ahireti hatırlatır.”[7] Dolayısıyla, şifa bulması ya da kısmetin açılması veya çocuğunun olması için kutsallık atfedilen yerleri veya türbe ve yatırları ziyaret etmek, oraların eşik ve pencerelerini öpmek, önünde kurban kesmek, tevhide zarar veren bâtıl upygulamalardandır. Yine, türbe, mezar, tekke gibi yerlere mum yakma âdeti de en ilkel ateş kültü ile ilgili olup, İslamî bir dayanağı olmadığı gibi, bunu yasaklayıcı rivayetler de söz konusudur.[8]
2. Eşyada Manevî Güç Arama
Günümüzde, kutsal ağaç veya suların ziyaret edilerek dilek dilenmesi ile çocuğu olmayanların çocuk sahibi olacağı veya bazı hastalıkların iyileşeceği inancı halk arasında sıklıkla görülür. Ağaç ve su kültünün menşei eski Türklerin dini olan Şamanizm’e uzanmaktadır. Eski Türklerin inancına göre, dağlar, orman ve ağaçlar, su, pınar, ırmak ve göller kutsiyete sahiptir. Her kaynakta ve kaya dibinde periler vardır ve bunlara niyaz edilmeden geçilmez. Göktürklerce Türk yurdunun koruyucusu sayılan “yer-sular küçük tanrılardır ki bunlara sahip, malik ve rab anlamında ‘izi’ de denir. Her dağın, her kutlu pınar, ırmak ve gölün, kutlu ağaç ve kayaların ‘izi’leri vardır. İstanbul ‘ayazma’larını kutlu sayan hurafe de Müslümanlara Rumlar aracılığıyla geçmiştir.[9]
Halk arasında yaygın bir hurafe de tek ve ulu ağaçların manevî bir güce ve kudsiyete sahip olup, bunlara saygı gösterilmesi gerektiği, kutlu sayılan ağaç ve çalılara çaput bağlamakla dert ve tasaların gideceği, dileklerin gerçekleşeceği inancıdır. Bunun aslında Şamanizm’in önemli bir dinî ayininin kalıntısı olduğu söylenmektedir. Altaylı Şamanistlere göre ‘izi’ denen kutsal ruhlar insanoğlundan kurban isterler ve kurban sunmayanlara zararları dokunur. Bunlar çok kanaatkâr olduklarından bir çaput, bir tutam at kılı kurban için yeterli olur. Onların en çok beğendiği kurban da çaputtur.[10] Türkler müslüman olduktan sonra da evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini bir ölçüde sürdürmüşlerdir.[11] Bu inanç ve pratiklerin, İslâm akidesiyle ilgisi olmaması bir yana, tabiî varlıklarda tabiatüstü özellik ve manevî bir güç olduğunu düşünme, onları tazim ve takdis anlamına geldiği açıktır ki, aracı kültürünün bir tezahürü olması yönüyle tevhide aykırıdır.
Hastalıkların tedavisini büyüsel pratiklerde aramak ve üfürükçülere başvurmak da İslam’la bağdaşamaz. Belirtelim ki, Peygamberimiz, sağlığın korunması (hıfzu’s-sıhha, hijyen) gereğini önemle vurgulamış ve hastalık halinde de tıbbî tedavi aramayı emretmiştir.[12] Hadis ve Siyer kaynaklarında ‘Kitabu’t-Tıbb’ başlıklı bölümlerin içerdiği ‘Tıbbu’n-Nebevî’ konusu, bu anlayışın tafsilatından ibarettir. Ayrıca Rasulullah, “Kim sahte doktorluk yapar ve kendisinden tedavi olunmazsa bu kimse (sebep olacağı neticeyi) tazmin eder.” buyurmuştur.[13] Dolayısıyla muska, tılsım gibi yollarla tedavi uğraları, yararsız olmanın ötesinde hukuki sonuçlar doğuran bir istismar alanıdır.
Şifa vermesi ve ağrıları dindirmesi için Allah’a eş-Şâfî’ ismiyle yakarışların olduğu dualar etmek, dua ayetleri okumak, Peygamberimiz’in sünnetinde yer alan uygulamalardır. Yine insanların haset dolu bakışlarına, yılan veya akrep sokmasına karşı da Allah’a dua edilir;[14] yaratılmışların şerrinden Allah’a sığınılır. Bu konuyla ilgili ilkeyi İslam Peygamberi şöyle ifade etmiştir: “İçerisinde şirk olmayan dua ile rukye yapmada bir beis yoktur!”[15] Rukye, anlamsız lakırdılarla değil, anlamlı dua, Allah’ın ayetleri, isimleri veya sıfatlarıyla olmalı, şifa rukyenin kendinden değil Allah’tan beklenmelidir. Çünkü anlamsız lakırdılarla rukye, Allah’a dua değil, rukyenin kendisinden şifa bekleme anlamına geleceği için büyü ve efsun özelliği taşır. Bu dualar da Allah’a kulluğun bir tezahürü olup, şifa, gerçekte bunların kendisinde değil Allah’ın dualara icabetindedir. Büyü ile dua arasındaki temel fark da budur. Büyüde yapılan işlemin kendisinde gizli bir etki, tılsım ve şifa olduğu düşünülür. Oysa dua, insanın sadece Allah’a kulluğunu arz etmesi ve O’ndan yardım istemesidir. Allah’tan başkasını yardıma çağırmak, doğadaki kimi nesnelerde gizli güç aramak, tevhid ile bağdaşmaz.
Burada İslâm âlimlerinin anlayışında, doktor ve tıbbî tedavinin hastanın iyileşmesinde yalnızca bir vesile olduğunu düşününce, patolojik vakaların tedavisi için muska ve tılsıma başvurmak, ziyaret yerlerini dolaşmak elbette anlamsız ve beyhude bir çabadır. Hastanın tıbbî tedavi yolarını araması; muayene olması, ilaç kullanması, diyet yapması ve ameliyat olması vb., tevhide aykırı değildir. Tevhide aykırı olan, ilim ve tabiî kanunları yine tabiî kanunlara karşı kullanmak yerine Allah’tan başka kutsiyetler ittihaz ederek, onlara tevessül etmek ve sığınılacak bir merci olarak Allah yerine, vehmî tabiat-üstü güç ve gizlere iltica etmektir. Allah, dünyadaki her şeyin insanın yararlanması için yaratmış (teshir), bunun için de onları akılla kavranabilecek belirli bir düzene koymuş ve insana da akıl vermiştir ki, onunla fizyolojik gücünün üstünde bir kuvvete ulaşabilsin. İnsan akıl ve bilgiyle, tabiat kanunlarını çözdüğü, onu çaresiz kılan tabiat kanunlarına karşı yine tabiat kanunlarından yardım alabilmeyi keşfettiği sürece teshir de açılacaktır.
Günümüzde pek çok insanın, özellikle de hanımların büyüye karşı duydukları büyük merak ve korku, bundan faydalanmak isteyen büyücülerin bir sürü safsata uydurmasına neden olmaktadır.
Yine üfürükçülüğün temeli, İslam’da değil, ilkel kültürlerde bulunabilir. Tabiî nesnelerde uğur ve uğursuzluk aramak, rakamların ve büyünün sır ve gücüne inanmak, Allah’ın ‘muhalefetün li’l-havâdis’ sıfatını yeterince kavrayamamakla ilgilidir. Allah’a ait bir sıfat hiçbir yaratılmşa atfedilemez, doğadaki nesenlerde ve hadiselerde doğa üstülük, uğur, uğursuzluk ve kutsallık yoktur. Bu nedenle, tabiatı anlamak için gözlemde bulunmayı, tabiî olayları insanların yararına etkileyebilmek için ondaki kanunları keşfetmeyi öngören bilim ile din bu noktada müttefiktir.
Günümüzde Müslüman halk arasında nazarın etkisinden kurtulmak amacıyla nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takıldığı, ayrıca nazar muskaları kullanıldığı ve kurşun döktürüldüğü gözlemlenmektedir ki, bunların çoğu şamanizmin kalıntılarıdır. Eski Şamanlıkta da nazara karşı mavi boncuk takılır, çocuğun alnına boya sürülürdü.
Gün ve sayılarda uğur ya da uğursuzluk aramak, bazen ferdî bir saplantı bazen de farklı din ve kültürlerde görülen bir hurafe olarak karşımıza çıkar.
Afsun ve tılsım kitaplarına göre, harfler ve onların ebced hesabında ifade ettiği rakamlar tabiatüstü esrarengiz güce sahiptir. Bu tılsım ve afsunların önemli bir menşei Yahudilerin Kabbala mistisizmidir. İslâm dünyasında da “Cefr” veya “Cifr” adı verilen ve Hz. Ali’ye dayandırıldığı görülen harf ve sayı mistizmi, Gulât-ı Şia ile başlamış, Batınîler ve Hurûfiyye gibi okültist ve ezoterik öğretilerle yayılmıştır.
2.6. Doğadaki Nesnelerde Uğur Arama
Tabiî varlık ve olaylarda uğur veya uğursuzluk, gizli bir güç veya sır arama, tüm ilkel kültürlerde bulunan putperestliğin eşiğidir. Yılan gören hamile kadının doğacak çocuğunun ağzı açık halde uyuyacağı; ceninin ilk kıpırdadığı an, annesi kime bakarsa bebeğin ona benzeyeceği; boyu ölçülen çocuğun kısa kalacağı, aynı günlerde doğum yapmış iki annenin karşılaşması(kırkları karışma)nın uğursuzluk getireceği inancı da buna örnek hurafelerdendir. Yine, cuma günü çamaşır yıkamanın, ev süpürmenin uğursuzluk getireceği de yaygın hurafelerdendir.
Kötü ruhları savmak için ahşap bir nesneye vurulması da Ortaçağ Avrupası’nda mevcut olan hurafelerdendir.[16] Şamanlığın kalıntılarından olan tabiatüstü varlıklara ilişkin bazı inanç ve telakkilerin İslam’da yer olmamakla birtlikte Anadolu’da ‘halk sünnîliği’ ve “alevîlik” içinde devam ettiği görülür. Ölünün ruhunun eve geleceği hakkındaki korkular, cadı ve hortlak fikri, iyi saatte olsunlar, öcü, vb. kelimeleri ve “burası tekin değildir”, yahut “filan yerde hayalet var” gibi deyimler, şamanizmden kültürümüzde yer edinen kalıntılarındandır. Bu noktada tevhidden sapma anlamı taşıyan atalar kültü ve animizm gündeme gelmektedir. Oysa, ruhların geri dönmesi, İslam’ın ikinci temel inancı olan ahiret inancına aykırıdır.[17]
Bid’atler ve hurafeler, İslam’ı anlamayı, onu zihin dünyamıza ve yaşam tarzımıza aktarılmasını güçleştirmektedir. Müslümanların ilim ve medeniyet yolunda ilerlemesine ayak bağı olmaktadır. Din hakkında yanlış tasavvurlara yol açmaktadır. Bu sebeple, İslam’a ait aslî hükümler ile ona sonradan dâhil edilmiş bid’at ve hurafeleri ayırt etmek; dini bid’atlerin yükümden kurtarmak, Müslüman üzerine önemli bir vecibedir.
KAYNAKLAR
Erdil, Kemalettin. Yaşayan Hurafeler. Ankara: TDV Yayınları, 2005.
İnan, Abdulkadir. Hurafeler ve Menşeleri. Ankara: DİB Yayınları, 1962.
Taftazânî, Sa‘duddin et-. Şerhu’l-Makâsıd. thk. Abdurrahman Umeyra. Amman: yy., 1407.
Yazır, Elmalılı Hamdi. Hak Dini Kur’ân Dili. nşr. İ. Karaçam vd. İstanbul: Azim Yayıncılık, ts.
Yel, Ali Murat. “Hurafe”. TDV İA. 18/382. İstanbul: TDV Yayınları, 1998.
Yetik, Zübeyr. “Hurafe, Hurafecilik”. Şamil İslâm Ansiklopedisi. 3/25. nşr. Duran Kömürcü. İstanbul: Şamil Yayınevi, 1991.
[1] el-Enbiya 21/23.
[2] Tirmizî, “Tefsir-i Sûrati’l-Berâe”, 31.
[3] Taftazânî, Şerhu’l-Makâsıd, 5/77.
[4] el-Hicr 15/99.
[5] Yunus 10/18; ez-Zümer 39/3.
[6] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, nşr. İ. Karaçam vd., (İstanbul: Azim Yayıncılık, ts.), 4/462-463.
[7] Müslim, “Cenâiz”, 106; Ebu Dâvud, “Cenâiz”, 81; Tirmizî, “Cenâiz”, 60; Nesâî, “Cenâiz”, 100.
[8] Bk. Tirmizî, “Cenâiz”, 61.
[9] İnan, Hurafeler ve Menşeleri, 15-16, 38-42.
[10] İnan, Hurafeler ve Menşeleri, 15-16, 39-40.
[11] Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurafeler, (Ankara: TDV Yayınları, 2005), 54.
[12] Buhari, “Tıbb”, 10, 21, 26; Ebu Davud, “Tıbb”, 11; Tirmizi, “Tıbb”, 9.
[13] Ebu Dâvud, “Diyât”, 25; Nesai, “Kasame”, 38; İbnu Mace, “Tıb”, 16.
[14] Buharî, “Tıb”, 33, 37; Müslim, “Selam”, 60-61.
[15] Müslim, “Selam”, 64; Ebu Davud, “Tıbb”, 18.
[16] Ali Murat Yel, “Hurafe”, TDV İA (İstanbul: TDV Yayınları, 1998), 18/382.
[17] Bk. Mü’minûn 99-100.


