“Sünnete tabi ol ve bidati bırak.” [2]
Süfyan b. Uyeyne (ö. 198/814)
Giriş
Sözlükte, “ilk kez yapmak, türetmek, ortaya çıkarmak, ilk yapan olmak, icat etmek, inşa etmek, eskinin zıddı yani yeni, vakıa, haber, hadis, yeni bir durum, konuşmak, bilgi vermek, daha önce benzeri bulunmayıp sonradan ortaya çıkan (muhdes) şey ve istinbat etmek/çıkarsamada bulunmak”[3] anlamlarına gelen bid’at kelimesi ıstılahta genel olarak "dinin aslından olmayan sonradan ihdas edilen ve sünnete (Hz. Peygamberin ve Hulefâ-yı Râşidînin uygulamalarına) aykırı olan ameldir"[4] şeklinde tarif edilmiştir. Buna göre Sünnet ile bid’at birbirlerinin zıddı olmakta, birinin bulunduğu yerde diğerinden söz edilememektedir.[5]
Hz. Peygamberin “İşlerin en kötüsü sonradan ortaya çıkanlardır (muhdesat)…[6], "Siz sonradan ortaya çıkanlardan sakının….”[7], ve “Sonradan ortaya çıkanların tümü bid’attır….”[8] gibi sözlerinde bid'atten kastedilen de ıstılahî anlamıdır.[9] Bu anlamdaki bid’atlere sevap beklentisiyle tahrimen mekruh vakitlerde nafile namaz kılmak, bayram günleri oruç tutmak, üç mescid/harem (Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa) haricindeki bir mekâna kutsiyet atfederek ziyaret etmek, cenazenin 40 ve 52. günlerini dini bir vecibeymiş gibi yâd etmek … örnek olarak verilebilir.[10]
Bid'atler, görünüş olarak güzel olabilir. Ancak her bid’at bir Sünnet’i yok etmek suretiyle dine zarar vermektedir.[11] İbadetler Allah ve Resulü tarafından tayin edilmiştir. İslam Dini’nde Allah ve Resulü haricinde kimsenin ibadet koyma, ekleme veya çıkarma yetkisi yoktur. Dolayısıyla -iyi niyetle olsa da- Hz. Peygamber’in gösterdiği şekil ve ölçünün dışında ibadet yapılamaz. Din tamamlanmıştır.[12] Dolayısıyla bir kimsenin Sünnet’e ziyade olarak bir ibadet ihdas etmesi, dinin tamamlanmadığı anlamına gelmektir. Yine Hz. Peygamberin “dini eksiksiz olarak size tebliğ ettim”[13] şahitliğine ‘eksik tebliğ ettin’ cevabı verilmiş gibi olmaktadır. Mesela; tavuk, horoz, hindi ve kaz gibi kümes hayvanlarını normal şartlarda kesip yemek helaldir/câizdir. Lakin İslâm’a göre kurban edilecek hayvanlar naslarla sabit olduğundan bu hayvanların kurban niyetiyle kesilmesi bid’attır/caiz değildir.[14] Zira niyetin makbul olması, amelin sünnete uygun olmasını gerektirir. Bununda ihlâs ve sünnete mütâbaat olmak üzere iki şartı vardır. Bu açıdan sünnete muvafakat sadece iyi niyetle olmaz. Ayrıca amelin de şer’i şerife uygun olması şarttır. Nitekim bayram namazından önce kurban kesen sahabeye Hz. Peygamber, yeniden kurban kestirmiş ve önceki kestiğinin kurban değil et[15] olduğunu söylemiştir.[16]
Sünen-i Dârimî’de sahih bir isnadla gelen şu rivayet konumuza ışık tutacak mahiyettedir: “Abdullah b. Mes’ud, Ebu Musa el-Eş’arî ile birlikte mescide geldiklerinde orada namazın vaktini bekleyen tek tip traşlı bir gruba rastladılar. Bu insanların ellerinde taşlar vardı. İçlerinden biri yüz kere tekbir, yüz kere tehlil, yüz kere tesbih getirin diyordu, diğerleri de denileni yapıyorlardı. Bunları yaparken taşları sayıyorlardı. Abdullah b. Mes’ud, bunların yanına gidip: “Ne yapıyorsunuz böyle?” diye sordu. Onlar: “Ey Ebâ Abdirrahman! Bunlar taş ve biz bu taşlarla tekbir, tehlil ve tesbihlerimizi sayıyoruz” şeklinde cevap verdiler. Abdullah b. Mes’ud: “Böyle yapacağınıza günahlarınızı saysanız. Günahlarınızın hesabını yaparsanız, sizin hasenatınıza hiçbir şeyin zarar vermeyeceğini garanti ederim. Bu nasıl düşünce ey Ümmet-i Muhammed! Nasıl da helaka koşuyorsunuz. (Oradakileri işaret ederek) şu insanların da birçoğu sizin peygamberinizin sahabesi. Onların elbiseleri yıpranmış olmadığı gibi kapları da kırık değil. Allah’a yemin ederim ki, siz ya Muhammed’in dinine gelirsiniz! Ya da dalâletin/sapıklığın kapısını açarsınız!” dedi. Onlar: “Vallâhi ey Ebâ Abdirrahman! Biz hayırdan başka birşeyi kastetmedik” dediler. Abdullah b. Mes’ud onlara: “Nice hayır umanlar, umduklarına asla nail olamadılar” şeklinde cevap verdi.[17]
Abdullah b. Mes'ud'un tek tip kıyafet giyen ve tek tip tıraş olan gruba söylediği sözlerden açıkça anlaşılan şudur ki; kılık kıyafetle ilgili şeyler sünnetten ziyade âdettendir. Âdetler gayr-i Müslimlerden gelmiş olsa bile şalvar giymek gibi âdette bid’at olan şeyi yapmak günah değildir. Hatta şalvar, farz olan tesettürün gayesine matuf olduğundan dolayı tavsiye bile edilebilir. Hâlbuki Peygamberimiz, uzun entari giymiş, şalvar ve pantolon giymemiştir. Dolayısıyla şalvar, gömlek ve pantolon giymek, telefon kullanmak, uçağa ve otomobile binmek, tesbih çekmek, masada yemek, çatal kaşık kullanmak, dikiş makinesi, bilgisayar, elbise gibi şeylerin hepsi âdettir. Örf ve âdet, bir dini ahkâmı değiştirmediği, bir ibâdeti bozmadığı veya dinin yasak ettiği bir şey olmadığı sürece bid’at olarak görülemez. O halde ibâdet ve sevap kastıyla yapılmayan uygulamalar, dini değil; dünyevi uygulamalar olarak telakki edilmelidir. Nitekim Hz. Peygamber, meşhur “hurma aşılama” hadisesinde “Siz dünya işlerinizi iyi bilirsiniz”[18] demek suretiyle dünyaya ilişkin konularda bilimin ve yeniliklerin önünü açmıştır. Hz. Peygamberin bu tutumu, İslam dininin, teknolojik gelişmelere ve yeniliklere açık olduğunu en bariz şekilde göstermektedir.
Bid’ati Hasene-Seyyie
İslam âlimleri bid’atleri, hasene/güzel ve seyyie/kötü şeklinde ikiye ayırmışlardır. Bu ayrıma göre Hz. Peygamberin ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp, dinde sonradan meydana çıkan ve bir sünnetin terk edilmesine/unutulmasına sebep olmayan güzel şeylere hasene; Sünnet'i ortadan kaldıran bid’ate de seyyie demişlerdir. Diğer bir ifadeyle kaynağı şer’î bir delil olan bid’atlere hasene/müstahsene; kaynağı şer’î bir delile değilde hevâ, zan veya reddedilmiş bir âdete dayanan bid’atlere de seyyie/müstakbiha denilmiştir.[19] Bazı İslâm âlimleri, Müslümanların dinin aslını koruma hususundaki hassasiyetlerinin, hayatın doğal gelişimine ve değişimine karşı bir tutum almalarını önlemek için bid’atı böyle bir taksime tabi tutmuşlardır.[20] Onlar, bu taksime göre hadislerde reddedilen bid'atin, seyyie/kötü olduğunu ifade etmişlerdir.[21] Minare ve medrese inşa etmek iyi bid’ata, kabirlerin üzerine türbe yapmak ve bunlara mum dikmek kötü bid’ata örnek olarak gösterilebilir.[22]
Gazzâlî’ye göre bir bid'atin kötü diye nitelenebilmesi için mutlak surette bir Sünnet'i ortadan kaldırması şarttır.[23] Onun tasnifine göre dini yenilikler kötü bid’at; dünyevi (hayatın işleyişi ile ilgili) yenilikler ise iyi bid’attir.[24]
İmam Rabbânî ise bid’atlerin hiçbirinde güzellik görmediğini ifade etmiştir. Ona göre, her ne kadar bid’at iyi ve güzel görülse de bir sünneti ortadan kaldırmaktadır.[25] İmam Rabbânî bu görüşüne şu hadisi şerifleri delil getirmektedir:
i- "Bizim dînimizde yapılan her yenilik merduddur."[26] Merdud olan şeyin neresi güzel olur?
ii- "Sözlerin en hayırlısı, Allah'ın kitabıdır. Yolların en hayırlısı, Muhammed'in gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan yeniliklerdir ve her yenilik bid'attir. Bid’atlerin hepsi de dalâlettir/sapıklıktır."[27]
iii- "Allah'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hülefâ-i Râşidîn'in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid'attır, her bid'at de dalalettir, sapıklıktır."[28] (Dindeki) her yenilik bid'at ve her bid'atte dalalet ise bid’atlerin hangisine hasene denilebilir?
iv- "Sünnet'imden bir mislini kaldırmadıkça insanlar, bid’at ihdas edemezler. Hâlbuki sünnetime tutunmak, bid’at ihdas etmekten daha hayırlıdır."[29]
Bu hadîs-i şerîflerde de her bid’atin bir sünneti ortadan kaldıracağı ifade edilmektedir. Bu bağlamda bid’atlerin, bir kısmı sünneti kaldırır, bir kısmı kaldırmaz düşüncesi pekâlâ yanlıştır. Neticede bid’atlerin hepsi seyyiedir, kötüdür. Meselâ, bazıları, meyyiti kefenlerken, ölünün başına sarık sarmaya bid’at-i hasene demişlerdir. İyi düşünülürse, bu bid’at, sünneti bozmaktadır. Çünkü kefende sünnet, üç parça olmasıdır. Sarık dördüncü oluyor ve Sünnet'i değiştiriyor. Değiştirmek ise yok etmek demektir.[30]
Hz. Ömer'in Kullandığı "Bid'atı Hasene" Sözüne Yönelik Yaklaşımlar
Hz. Ömer, kendi halifelik zamanına kadar tek cemaat halinde kılınmayan teravih namazını, Übey b. Kâ’b’ın imametinde tek cemaatle kıldırtmış, sonra da “bu ne güzel bid’at oldu!”[31] demiştir.
Genel olarak bakıldığında İslam âlimleri, “bu ne güzel bid’at oldu!” sözündeki bid’at lafzının, Hz. Peygamberin birkaç kez bu şekilde (cemaatle) kıldırdığı (yani dinden olduğu) ve bu suretle dine herhangi bir noksanlık veya ziyadelik getirmediği gerekçesiyle sözlük manasında kullanıldığını söylemişlerdir.[32] Bu görüşü Hasan Basrî’nin, “kısas bid’attir ve ne güzel bid’attir”[33] sözüyle desteklemişlerdir. Karâfî’nin de Hz. Ömer’in bu uygulamasını da kapsayan, “sahabe ve tabiun (selef) döneminde hasen olarak nitelendirilen bid’at, dini anlamda değil, lügat manasına kullanılmıştır”[34] görüşü, İslam âlimlerinin bu konudaki genel görüşünü yansıtması açısından önemlidir.
Konuyla ilgili kaynaklarda iki farklı yaklaşım vardır. Birincisi, teravih namazının cemaatle kılınmasını ilk başlatan Hz. Ömer’dir görüşüdür.[35] Bu görüş fukaha nezdinde pek kabul görmemiştir. İkincisi ise, Hz. Peygamber'in farklı şekillerde amel ettiği, Hz. Ömer'in de bunlardan birini tercih ettiği görüşüdür. Bu görüşü benimseyen fukahaya göre teravihin Hz. Ömer zamanında cemaatle kılınması ilk değildir. Zira teravih namazının, Hz. Peygamber ve Hz. Ebubekir zamanında birkaç kez cemaatle kılındığı da olmuştur. Bu yönüyle teravihin cemaatle kılınması bir sünnettir.[36] Bu görüştekiler şu rivayetleri delil getirmişlerdir:
i- Ebû Zerr el-Gıfârî şöyle demiştir: "Ramazan'da Hz. Peygamber ile birlikte oruç tuttuk. Ramazan'ın bitmesine yedi gün kalana kadar bize (farz namazlar dışında cemaatle) hiçbir namaz kıldırmadı. Son yedinci gün geldiğinde gecenin üçte biri geçinceye kadar bize namaz kıldırdı. Son altıncı (yani ertesi) gün geldiğinde bize (bir evvelki gece kıldırdığı gibi bir) namaz kıldırmadı. Son beşinci (yani daha sonraki) gün bize (bu defa) gecenin yarısı geçene kadar namaz kıldırdı. Ben, "Ey Allah'ın Resulü! Keşke bu gecenin namazını bize nafile kılsan!" dedim. Bunun üzerine, "Bir kimse, imam çekilinceye kadar onunla birlikte namaz kılarsa, bu namaz, geceyi ihya etmiş olmak için yeterlidir" buyurdu."[37]
ii- Hz. Aişe'den gelen bir rivayette, Hz. Peygamber cemaate üç gün teravih namazı kıldırmış, her gece bir öncekinden daha fazla cemaat mescitte toplanmış, nihayet dördüncü gece olduğunda mescidin alamayacağı sayıda insan birikmiş, fakat Hz. Peygamber o gece mescide çıkmamış, sabah namazını kıldırmak üzere çıktığında da şöyle buyurmuştur: "(Dün gece size Teravih kıldırmam için mescitte) beklediğinizden habersiz değilim. Ancak (bu namazı size kıldırmaya devam etmem halinde) onun size farz kılınmasından ve sizin de onu eda etmekten acze düşmenizden korktum."[38]
iii- Câbir b. Abdillah'tan gelen bir rivayete göre: "Übeyy b. Ka'b Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelerek, "Ey Allah'ın Resulü! Bu Ramazan'da dün gece başıma bir iş geldi" dedi. Hz. Peygamber: "Nedir o ey Übeyy?" diye sordu. Übeyy, "Evimdeki kadınlar!.. "Biz Kur'an okumasını bilmiyor, sana uyarak senin kıldığın namazı kılıyoruz" dediler. Ben de onlara sekiz rek'at namaz (teravih), arkasından da vitir kıldırdım" dedi. Hz. Peygamber, bu duruma memnuniyetini izhar etti."[39]
Hz. Peygamberin bizzat kendisinin de cemaatle kıldırdığı ve cemaatle kılınmasına teşvik ettiği bu rivayetlere ziyade olarak Übeyy b. Ka'b'ın, Hz. Peygamber zamanında kadınlardan oluşan bir cemaate teravih kıldırdığı[40] rivayeti de dikkate alındığında açıkça görülüyor ki, Hz. Peygamber, teravi namazını hem cemaatle, hem de tek başına kılmış ve her iki şekilde kılanları da tasvip etmiştir. Dolayısıyla Hz. Ömer, ilkten bir uygulama (yani ıstılahi manada bir bid’at) ortaya çıkarmamış, fakih bir sahabe olarak iki sünnetten birisini tercih etmiştir. Kaldı ki Hz. Peygamber’in, bu uygulamayı devam ettirmesinin arka planında "farz kılınır" endişesi vardı. Hz. Peygamber'in vefatıyla bu ihtimal ortadan kalkınca, Hz. Ömer, teravih namazının tek cemaat halinde kılınması uygulamasına dönmüştür.[41] Öte yandan Hz. Ömer, bu uygulamayla teravih namazını münferit olarak kılma sünnetini de ortadan kaldırmış değildir. Zira isteyenlerin evinde veya mescidin bir köşesinde tek başına kılmaya devam ettiğini gösteren birçok rivayet mevcuttur.[42] Nitekim Ebû Hanife'ye Hz. Ömer’in bu uygulaması sorulunca, şöyle demiştir: “Teravih namazı hiç şüphesiz müekked bir sünnettir. Hz. Ömer, bu namazın cemaatle ve yirmi rekât kılınmasını şahsi bir ictihadı ile yapmadığı gibi, bir bid'at olarak da emretmemiştir. O, kendisinin bildiği şer'î bir esasa ve Hz. Muhammed (s.a.v)'in bir vasiyetine dayanarak böyle yapmıştır."[43] Bu kapsamda, Hz. Ömer’in teravihi cemaatle kıldırması, şahsî bir içtihat değil; konuyla ilgili Hz. Peygamberin uygulamalarından birinin yeniden te’yidli bir şekilde ifade edilmesinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Zira Allah ve Resulünün yapmadığı ibadetle ilgili bir davranışı yapmak gibi bir hüküm verdiğinden dolayı Hz. Ömer, sahabe tarafından sert bir tepkiye ve ciddi bir sorgulamaya maruz kalırdı. Oysaki ne böyle bir tepki ve ne de herhangi bir sorgulama söz konusu olmadığı gibi Hz. Ömer’e bu uygulamasından dolayı memnuniyetlerini arz etmişlerdir. Bu durum, söz konusu uygulamanın yeni bir uygulama olmayıp zaten sahabenin bildiği bir uygulama olduğunu ortaya koymaktadır. Velhasıl Hz. Ömer, önceden Hz Peygamber tarafından uygulanan bir davranışı tekrarlamıştır diyebiliriz.
Tüm bunlar gösteriyor ki, Hz. Ömer’in teravih namazını, tek cemaatle kıldırması sünneti ortadan kaldıran ve ıstılah manasında kullanılan bir bid’at değil, aksine Hz. Peygamberin bir sünnetinin izharı ve ihyasıdır.[44]
Değerlendirme ve Sonuç
Kur'an ve Sünnet'e rağmen dini konularda ekleme ve çıkarma yapmak şeklinde ifade edilen bid'atlerin, genellikle kişilerin Allah’a daha çok kulluk etmek isteği doğrultusunda ihdas edildiği görülmektedir. Dinî bir yükümlülük maksadıyla -sırf dindarlık olsun diye- dinde mubah ve helâl olan şeyleri terk etmek veya daha çok sevap kazanmak maksadıyla Kur'an ve Sünnet'e ziyade olarak ibadetler ihdas etmek suretiyle işlenen bid’atler, aynı zamanda sünnetlerin de imhasını beraberinde getirmektedir. Hâlbuki Sünnet demek en genel ifadesiyle "yaşanan İslâm” demektir. Sünnet'e muhalif olmasına rağmen ondanmış gibi görülen/gösterilen bid’at ise, en kısa anlatımıyla Sünnet'in/İslâm'ın katlidir. Kısacası her bid'atçı bir sünnet katilidir denilebilir. Öyleyse Sünnet'in bid'atlere yenik düşmemesi ve kıyamete kadar varlığını sürdürebilmesi için-Hz. Ömer'in örnekliğinde- İslam bilginlerine büyük görevler düşmektedir. İslam âlimleri, işin doğrusunu ve yanlışını delilleriyle ortaya koymak suretiyle bid’at işleyenlere karşı aşırılığa kaçmadan ölçülü bir şekilde tepkide bulunmaz ve duyarsız kalırlarsa, zamanla ihdas edilen bid’atler, toplumun vicdanında dindarlık olarak telakki edilecek ve yerleşecektir. Kur'an ve Sünnet'e bağlılığı son derece net olan Hz. Ömer'in bid'atlere karşı tutumu, bu anlamda önemli bir konuma sahiptir. Vahyin ışığında "Fârûk" lakabını alan Hz. Ömer'in, halifeliği dönemindeki uygulamalar, Hz. Peygamberin getirdiği mesajın, sahabe tarafından doğru ve de gerektiği gibi anlaşıldığının en önemli göstergelerindendir. Çünkü sahabe, harama helal, helale haram demenin, Kur’an ve Sünnet'in ruhuna aykırı görüşlere ses çıkarmamanın, sorumluluğunu en iyi idrak eden kimselerdi. Nitekim Hz. Ömer, Müslüman erkeklerin, ehl-i kitap kadınlarla evlenmelerine bir sınırlama getirdiğinde, sahabenin bu sınırlandırma hakkında “haram mı, yoksa yasak mı” şeklinde sorgulaması, bu sorumluluk bilincinin açık göstergesidir. Yoksa sahâbîler, Hz. Peygamber’in zamanında olmayan pek çok işler yapmışlar, onlara cevaz vererek kabulü hususunda icmâ etmişlerdir. Temelinde icmâ' veya ictihad olan (Hz. Ömer açısından ictihad denilse de sahabenin onayı dikkate alındığında şer'an icmâ' vârid olmuştur) bu tür uygulamaları, sünneti ortadan kaldıran bid’at olarak değerlendirmek mümkün değildir. Aksine Hz. Ömer, bu uygulamarıyla ümmete, Kur'an ve Sünnet'e ittiba ve i’tisamın şekilsel değil, ilkesel/makâsıdî olduğunu açıkça göstermiştir. Hz. Ömer, nassın olduğu yerde –nassa rağmen- hiçbir içtihat faaliyetinde bulunmamıştır.
Bütün bu bilgiler göz ardı edilerek bazıları gibi bu tür ictihadlara bid’at diye isim verilse bile, kötü ve merdud oldukları iddia edilemez. Merdud olan bid’atlerin alanı, itikad, amel ve muamelât gibi sınırları Allah ve Resûlü tarafından çizilmiş, helal ve haramlığı belirlenmiş konulardır. Kötü karşılanan, yasaklanan ve haram olan, sahibini bazı kere iman dairesinin dışına çıkartan bid’atler, bu alanda meydana gelir. Bu ayırımların iyi bilinmesi ve buna göre hareket edilmesi zaruridir. Aksi takdirde bid’at olmayan pek çok konu, bid’at kapsamına dâhil edilmiş ve günlük hayat, yanlış dini anlayışın gölgesinde felç edilmiş olur.
Ancak bilinmelidir ki bid’atlerle mücadele, hiç şüphesiz bir süreçtir; eğitim meselesidir ve kesin sonuçları hemen alınacak bir iş değildir. Bid’atlerin ortadan kalkması için toplumun, sağlıklı bir fıkıh usûlü eğitiminden ve sünnet bilgisi süzgecinden geçirilmesi şarttır. Zira sahih dini yaşamak isteyen hiç kimse –bu Hz. Ömer bile olsa-; "Kim, benden sonra öldürülmüş sünnetlerimden bir sünnetimi diriltirse, o sünnetle amel edenlerin sevaplarında hiçbir eksiklik olmaksızın aynısı ona da verilir. Kim, Allah ve Resulünün razı olmadığı sapık bir bid'ati çıkarırsa, o bid'atle amel edenlerin günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin aynı günah ona da yazılır"[45] buyuran -dini hayat tarzının “üsve-i hasene”si olan- Hz. Peygamberin sünnetinden daha güzel bir yol bulamaz.
Netice de İslam demek, Kur'an ve Sünnet demektir. Kur’an ve Sünnet'in doğru anlaşılamaması, devreden çıkarılması veya ihmal edilmesi, bid’atlerin ortaya çıkmasına sebep olmuş, insanlar nezdinde karşılık bulmasına ve yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır. Hangi niyetle olursa olsun bid’at, birinci derecede dini hedef almakta ve ortaya konulan her bir bid’at, bir sünneti yok etmektedir. Hz. Ömer, bid’atten ve aşırılıktan korunmanın en güzel yolunun hiç şüphesiz Kur’ân ve sünnete uymak olduğunu, kendinden sonra gelenlere en güzel şekilde göstermiştir.
*Yozgat Bozok Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi
İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
[1] Uluslararası Hz. Ömer Sempozyumu’nda tebliğ edilen “Hz. Ömer'in Bid'atlere Karşı Tutumu” adlı bildiriden alıntıdır.
[2] Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Beyrut; Dâru İhyâü’t-Türâsi’l-Arabî, 1999, II, 331.
[3] Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta’rifat, Lübnan 1985, s. 22, 23.; İbn Manzûr, Ebu’l-Fadl, Lisânü’l-arab, Beyrut 1997, I, 341-343; III, 75.; Ebû İshâk İbrâhîm b. Mûsâ eş-Şâtıbî, el-İ'tisâm, terc; Ahmet İyibildiren, Kitap Dünyası Yayınları, Konya 2009. s. 45.: Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât fi Ğaribi’l-Kur’ân, Beyrut h.1412, s. 222: Zebîdî, Tâcü’l-Arus, thk. İbrâhim Terzî, Beyrut 1975, XX, 307-308; V, 205-213.: Abdulmuhsin b. Hamdulibad el-Bedr, el-Hassü alâ İttibâi’s-Sünneti ve’t-Tahzîrü mine’l-Bid’i, yy. 2012, s. 23.
[4] İsmail b. Hammad el-Cevherî, es-Sıhah, thk. Nedim Maraşlı ve Üsame Maraşlı, Beyrut, 1974, I, 76; Firuzabadî, el-Kamusu’l-Muhit, thk. Muhammed Naim el-Arkasusi, Beyrut, 1413/1993, III, 3; İbn Hacer, Nuhbetü’l-Fiker Şerhi, trc. Talat Koçyiğit, Ankara 1971, s. 68 (91. dipnot); Talat Koçyiğit, Hadis Terimleri Sözlüğü, Ankara, 1992, s. 61; el-Bedr, s. 23.
[5] İmâm Rabbânî Ahmed Serhendî, Mektûbât, Hakîkat Kitâbevi Yayınları, İstanbul 2014, s. 318.
[6] Buhâri, "İ’tisâm", 2; Müslim, "Cuma", 13; İbn Mâce, "Mukaddime", 7; Dârimi, "Mukaddime", 23.
[7] Ebû Dâvûd, "Sünnet", 5; İbn Mâce, "Mukaddime", 6; Tirmizî, "İlim", 16; Dârimi, "Mukaddime", 16.
[8] Ebû Dâvûd, "Sünnet", 5; Nesâî, "İ'deyn", 22; İbn Mâce, "Mukaddime", 7.
[9] Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhay el-Leknevî, “İbadet Hayatı ve Bidat İlişkisi”, çev. Seyit Avcı, Diyanet İlmi Dergi, 2007, C. XLIII, sy. 1, s. 82.; Saffet Sancaklı, Hadisler Bağlamında Bid’at Olgusu ve Bid’atle Mücadelenin Gerekliliği, İslâmî İlimler Dergisi, Yıl 11, c. XI, Sayı 1, Bahar 2016, s. 22.; Talat Koçyiğit, Hadis Tarihi, Ankara 1981, s. 171 (dipnot: 700).
[10] Sancaklı, s. 23.
[11] İmâm Rabbânî, Mektûbât, s. 318.
[12] el-Mâide, 5/3.
[13] Buhârî, Sahîh, 5: 176.
[14] Sancaklı, s. 24.
[15] Buhârî, Sahih, h.no: 955.: Müslim, Sahih, h.no: 1961.
[17] Dârimî, "Sünen", 210.: el-Bedr, s. 26.
[18] Müslim, "Fedâil", 140-141.
[19] Suyûtî, el-Emru bi’l-İttibâ’ ve’n-Nehyü ani’l-İbtidâ’, Kahire h. 1409, s. 93-94.: Zehebî, et-Temessükü bi’s-Sünne ve’t-Tahzîrü mine’l-Bid’a, Medine 1996, s. 99.: İbn Asâkir, Tebyînü Kizbi’l-Müfterî, Beyrut h. 1404, s. 97.: Sancaklı, s. 25.: İmâm Rabbânî, s. 223.
[20] Ali Bardakoğlu, İlmihal,, İstanbul, 1999, II, 144.
[21] Muhyiddin Yahya b. Şeref en-Nevevî, Tehzîbü’l-Esma ve’l-Lügat, Beyrut, 1996, I, 22; İbn Hacer, Nuhbe, s. 68 (91. dipnot.); Abdüssettar Abdülhamid el-Kutsi, “Bid’atçının Rivayeti”, trc.: Salahaddin, Polat, EÜİFD, Sayı 3, Kayseri, 1986, s. 398; Yusuf, Güneş, Hadis Usulü Açısından Bid’at Ehli Raviler ve Rivayetlerinin Değeri, MÜSBE, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1999, s.13.
[22] Sancaklı, s. 31.
[23] Gazzâlî, el-İlcâmü’l-'Avâm an İlmi'l-Kelam (Mecmu'atü'r-Rasâili'l-Müniriyye içinde), Beyrut, 1986, IV, 95-96.
[24] Gazzâlî, İhyâu Ulûmi'd-Din, Mısır 1939, II, 3.
[25] İmâm Rabbânî, s. 223.
[26] Buhari, Sahih, h.no: 2697: Müslim, Sahih, h.no: 1718. (el-Mektebetü'ş-Şamile'den)
[27] Müslim, h.no: 867.
[28] Ebu Davud, "Sünen", 4609: Tirmizî, h.no: 2676.
[29] Ahmed b. Hanbel, Müsned, h.no: 16970.
[30] İmâm Rabbânî, s. 223-224.
[31] Buhârî, "Terâvîh", 1.: İmam Malik, "Muvatta’", I, 3.: Mervezî, Muhtasarı Kıyâmü’l-Leyl, Pakistan 1988, s. 217.: Beyhakî, Sünen-i Sağîr, Karaçi 1989, I, 817.
[32] Zehebî, s. 108.: Âlûsî, Ğâyetü’l-Emânî, Riyad 2001, I, 474.
[33] Zehebî, s. 99.: Suyûtî, s. 92.
[34] Şihâbüddin Ebü'l-Abbas el-Karafi, el-Fürûk, Beyrut ty., IV, 202-205.
[35] Muhammed b. Sa’d, Tabakâtü’l-Kübra, Beyrut, ts, III, 150.: Ahmed et-Tâcî, Sîretu Ömer b. el-Hattâb, yy. 1998, s. 39-40;
[36] Beğavî, Şerhü’s-Sünne, Beyrut 1983, IV, 119.: Şâtıbî, el-İ’tisâm, S. Arabistan 1992, s. 375.: Tahtavî, Hâşiye, Beyrut 1997, 411.: Serahsî, Mebsût, Beyrut 1993, II, 145.: Kâsânî, el-Bedâiu’s-Sanâî, Beyrut 1986, I, 288.: İbn Mâze, el-Muhitu’l-Burhânî, Beyrut 2004, I, 456.: el-Mevsılî, el-İhtiyâr, Beyrut 1937, I, 68.
[37] Ebû Dâvûd, "Ramadân", 1; et-Tirmizî, "Savm", 81; en-Nesâî, "Sehv", 103; "Kıyâmu'l-Leyl", 4; İbn Mâce, "İkâme", 103; Dârimî, "Savm", 54; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 160, 3.: Abdürrezzâk, Musannef, IV, 258; İbn Hibbân, Sahih, VI, 283.
[38] Buhârî, "Terâvîh", 1; "Teheccüd", 5; Müslim, "Müsâfirûn", 177; en-Nesâî, "Kıyâmu'l-Leyl", 4; Muvatta, "Ramadân", 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 177; VI, 267.
[39] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXV, 21098.: Mervezî, Muhtasarı Kıyâmü’l-Leyl, Pakistan 1988, s. 217.: Ebu Ya’lâ, Müsned, Dımeşk 1984, III, 1981: İbn Hibbân, Sahih, VI, 290-1, 2549.: el-Heysemî, Mecma'u'z-Zevâid, Kahire 1994, II, 74.
[40] İmam Muhammed eş-Şeybânî, Kitâbu'l-Âsâr, Beyrut ty, 56-7.: Abdürrezzâk, Musannef, III, 151; İbn Şeybe, Musannef, II, 716. Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat, IV, 440-1; İbn Hibbân, Sahih, VI, 290-1.
[41] Şâtıbî, el-İ’tisâm, s. 249.: Ebubekir Sifil, Hz. Ömer'in Kur'an ve Sünnet Anlayışı, Konya 2006, s. 139.
[42] Tahâvî, Serhu Ma'âni'l-Âsâr, Medine 1994, II, 182.
[43] Tahtavî, Hâşiye, Beyrut 1997, s. 411.: Serahsî, Mebsût, Beyrut 1993, II, 145.: Kâsânî, el-Bedâiu’s-Sanâî, Beyrut 1986, I, 288.: İbn Mâze, el-Muhitu’l-Burhânî, Beyrut 2004, I, 456.: el-Mevsılî, I, 68.
[44] el-Bedr, s. 23.
[45] Tirmizî, h.no: 2677; İbn Mâce, h.no: 210.


