21 Nisan 2026 - Salı

Şu anda buradasınız: / / Allah’ın Akleden Kulları: Muvahhid Mü’minler
Allah’ın Akleden Kulları: Muvahhid Mü’minler

Allah’ın Akleden Kulları: Muvahhid Mü’minler Abdullah Dâi

Eşi, benzeri ve ortağı olmayan, âlemlerin yegâne Rabbi, Meliki ve İlâhı Allah Teâlâ, yalnızca kendisine kulluk etsinler ve asla şirk koşmasınlar diye yarattığı insan kullarının atası olan, ilk insan, ilk peygamber Âdem (a.s.) ile eşi Havva (r.a.)’ı cennetten yeryüzüne indirince şöyle buyurdu:

“Dedi ki: ‘Kiminiz, kiminize düşman olarak hepiniz ordan inin. Artık size, Benden bir yol gösterici gelecektir. Kim, Benim hidayetime uyarsa, artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz.

Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.

O da (şöyle) demiş olur: ‘Ben, görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim.’

(Allah da) der ki: ‘İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun. Bugün de sen işte böyle unutulmaktasın.’

İşte Biz, ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezâlandırırız. Âhiretin azâbı ise gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir.”1

Rahmân ve Rahîm Allah Azze ve Celle, hikmeti gereği imtihan olunmaları için dünyaya gönderdiği insan kullarını başıboş bırakmamış, onların içinde seçtiği Rasulleri ve Nebîlerine hakkı vahyedip kendilerini uyarıp dosdoğru yolu göstererek hakka davet etmiştir!..

Bu apaçık hakikatı şöyle beyân buyurur Rabbimiz Allah Teâlâ:

“Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik.”2

“Her ümmetin bir Rasulü vardır. Onlara, Rasulleri geldiği zaman, aralarında adâletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar.”3

Allah’ın Rasulleri (salât ve selâm cümlesinin üzerine olsun), Allah tarafından vazifeli kılınıp içinde bulundukları cahiliye şirk toplumlarına, kendilerine vahyedilen hakkı beyân edip onları şirkten vazgeçip Tevhid’e davet ettiklerinde, müşriklerin sert tepkisiyle karşılaşmışlardı... Şirk üzere, yani Allah’tan başka kanun koyucuların, hevâlarından kaynaklanan anayasalarına tâbi olarak hayat sürenler, bunu kendilerine din, yani hayat düzeni olarak benimseyenler, bu şirk dinlerine sahib çıkmış ve Tevhid Dini’ni reddetmişlerdir... Çünkü onların kutsadıkları ataları, onlara bu şirk dinini düzenleyip miras bırakmıştı... Onlar, müşrik atalarının ilâhlaştırdıkları hevâlarından yaptıkları ve uyguladıkları yasalarını kendilerine din edinmiş olduklarından, bu dinlerini bırakıp Allah’ın Dini olan İslâm’a gelmek istemiyorlardı...

“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. (Peki) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler.”4

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasul’e gelin denildiğinde: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. (Peki) ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idilerse.”5

Şirke düşmüş atalar, Tevhid’den uzaklaştıklarından dolayı bu hâle düştüler... İnsanlık tarihinin temel yapısında Tevhid vardı... İlk insan, ilk peygamber ve ilk medeniyet kurucusu Âdem (a.s.) ve çocuklarından oluşan ilk insan toplumu, Tevhid toplumu idi... Daha sonra insanların, hasseten muvahhid mü’min müslümanların en büyük düşmanı olan Şeytan ve taraftarlarının saptırmasıyla Tevhid’den şirke döndüler... Böylece asırlar geçti... Onların tekrar şirki bırakıp Tevhid’e dönmeleri için uyarıp irşâd edici Nebîler ve Rasuller gönderildi... Gönderilen Nebîlere ve Rasullere vahyedildi... Onlar da şirk içinde bulunan toplumları Tevhid’e, yani Allah’ın Dini’ne davet ettiler... Onları, sapıklıktan kurtarıp dosdoğru yola sokmak için bütün imkânlarıyla gayret ettiler... Müşrik atalarının uydurduğu ideolojilere tâbi olup bâtıl din üzerinde bulunanları Tevhid Dini’ne davet eden Allah’ın Nebî ve Rasul kulları, şirk koşan ve çirkin hayâsızlıklar yapanların, “atalarını bunun üzerinde buldukları” bahânesiyle karşılaşmışlardı...

“Onlar, çirkin bir hayâsızlık işlediklerinde: ‘Biz, atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah, bunu bize emretti’ derler. De ki: ‘Şübhesiz Allah, çirkin hayâsızlıkları emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşımı söylüyorsunuz?”6

Ataları şirk üzere idiler... Şirk, en büyük zulüm olduğu gibi, en güzel biçimde yaratılan ve yaratılmışların birçoklarına üstün kılınan insan fıtratına asla yakışmayan hâl ve hareketler de şirk koşmanın ürünüdür...

Âlemlerin Rabbi ve İlâhı Allah Teâlâ, iyiliği, güzelliği ve hayırlı olanı emreder, çirkin ve kötü olanı da yasaklar... Müşrikler ise, şirkten kaynaklanan her türlü çirkinliği ve kötülüğü benimser, yapar ve egemenliğinde bulunan beldelerde bunları yasallaştırarak toplum tarafından işlenmesini yaptırım gücüyle gerçekleştirirler... Şirk içinde olanların ataları böyledir ve onlar, atalarını bu çirkin ve kötü durumda gördüler... Atalarını bu şirk ve hayâsızlık üzerinde bulanlar, akıllarını kullanmadan, doğrusunu araştırmadan, taklit yoluyla onları izlediler ve izlerinden ayrılmadılar... Atalarının bıraktığı ideoloji mirasına sahip çıktılar ve onu vazgeçilmez bir din olarak kabul edip her imkânlarıyla savunucusu ve yılmaz bekçileri hâline geldiler...

Rabbimiz Allah Teâlâ, körükörüne müşrik atalarını taklit eden ve şirk bataklığına saplanıp akıllarını kullanmayanlarla mücadele eden, kulu ve Rasulü İbrahim (a.s.)’ın kıssasını, kıyamete kadar gelecek olan bütün şirk içinde olanlara ibret dersi olarak beyân edilmesini emir buyuruyor:

“Onlara, İbrahim’in haberini de aktar oku:

Hani babasına ve kavmine: ‘Siz, neye kulluk ediyorsunuz?’ demişti.

Demişlerdi ki: ‘Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz.’

Dedi ki: ‘Peki, duâ ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?

Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?’

‘Hayır’ dediler. ‘Biz, atalarımızı böyle yaşarlarken bulduk.”7

“(İbrahim) dedi ki: ‘O hâlde Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?

Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?”8

O gün, yani binlerce yıl önce akıllanmayanlar, Allah’tan başka rab ve ilâh edinenler, yani Allah’ın hükümlerini kabul etmeyenler, kabul ettiklerini söyleseler de egemen oldukları beldelerde uygulanmasını yasaklayanlar, bugün de aynı durumdalar... Şirk cephesinde değişen bir şey yok!..

O gün putları ilâh edinen ve putlar adına yasalar yapan müşrik atalarının yasalarına tâbi olup Allah’ın hükümlerini hayatta uygulamayanlar, bununla beraber uygulanmasını yasaklayanlar, bugün de aynı tavırlarını sergilemekte ve egemen oldukları ülkelerde aynı durumu gündeme getirmektedirler!..

Allah’ın hükümleriyle hükmedilmesini yasaklayan ve onun yerine alıntı-buluntu ya da hevâlarından yaptıkları yasalar ile toplumlar yönetenler, kendilerine bunu miras bırakan atalarının izinden ayrılmamakta kararlı olduklarını her hâlleriyle beyân etmektedirler... Din olarak benimsedikleri ideolojilerin ve düzenlerin gereği inandıkları akîdelerini hayata uygulamaktadırlar... Meselâ, yıl içinde belli ibadet günleri vardır... O günlerde en güzel elbiselerini giyer, kendilerine düzenlerini miras bırakan atalarının heykelleri önünde kurban çelenkleri sunar, eğilir, bükülür, saygı duruşunda durup ibadetlerini gerçekleştirirler... Ayrıca putlaştırdıkları atalarının heykelleri karşısında ona hitaben nutuklar atar, şiirler okur, şükranlarını sunar ve böylece ibadetlerini gerçekleştirirler...

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azâbına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?”9

“Sonra onların dönecekleri yer, elbette (yine) çılgınca yanan ateştir.

Çünkü onlar, atalarını sapık kimseler olarak bulmuşlardı.

Kendileri de onların izleri üzerinde koşturup duruyorlardı.”10

Allah Teâlâ’nın Rasulleriyle gönderdiği hayat dinini, hayata egemen kılmak şartıyla kabul etmeyip, atalarından kalma bâtıl dinlerinde sabit kalan şirk cephesinin yılmaz bekçilerinin değişmeyen karekteri: Müşrik atalarının izinde olmak!..

“Hayır, dediler ki: ‘Gerçekten atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izleri üstünde doğru olana yönelmiş (kimse)leriz.’

İşte böyle. Senden önce de (herhangi) bir memlekete bir Rasul göndermiş olmayalım, mutlaka onun refah içinde şımarıp azan önde gelenleri (şöyle) demişlerdi: ‘Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine uymuş kimseleriz.’

(O Peygamberlerden her biri de şöyle) demiştir: ‘Ben size, atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?’ Onlar da demişlerdi ki: ‘Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kâfir olanlarız.”11

Atalarının şirk dinine taklit ederek inanıp tâbi olanlar, akıllarını kullanmayan düşüncesiz olanlardır... Onun için kendilerini Tevhid Dini İslâm’a davet eden Rasullere karşı kesin tavır alıp “Biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz’ diyorlar... Yaşadığımız çağda da benzer tavırları sergileyen şirk cephesinin mensubları, kıyamete kadar baki kalacak ve her çağın bütün problemlerini çözen, dertlerine çâre olan, maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılayan hayat dini İslâm’a karşı aynı anlayışı gündeme getiriyor ve bütün imkânlarıyla karşı çıkıyor, İslâm’a hayat hakkı tanımıyorlar... Kendilerini şirkten Tevhid’e kötülükten iyiliğe, çirkinlikten güzelliğe, şerrden hayra, hayvanlık seviyesinden kurtulup insan olmaya davet eden peygamberlerin vârislerine karşı aynı tepkiyi gösteriyorlar!.. Egemen oldukları bölgelerde İslâm davetçileri olan mü’min müslümanları cezâlandırıyor, zindanlarda çürütüyor ya da öldürerek şehid ediyorlar!..

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“O kâfir olanların durumu, kendilerine seslenenin çağırıp bağırmasından başka bir şey duymayanın (hayvanın) durumuna benzer. Bu kâfirler, sağır, dilsiz ve kördürler, ondan dolayı anlamazlar.”12

“Gerçek şu ki Allah katında, yerde debelenenlerin en kötüsü (bir türlü) akıl erdirmez olan sağır ve dilsizlerdir.”13

Doğru mu, yanlış mı, hak mı, batıl mı demeden, hiç düşmeden ve akletmeden kör taklid ile atalarının izinden gidenlerin durumunu, onları yaratan Rabbimiz Allah böyle beyân buyurmaktadır..

Meşhur müfessirlerden Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.), “Hak Dini Ku’ân Dili” adlı tefsirinde şunları kaydeder:

“Bu konuda aranacak olan şey, hak ve bâtıl, menfaat ve zarar, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinliktir. Menfaatın hakkıyla menfaat, iyiliğin hakkıyla iyilik, güzelliğin hakkıyla güzellik olması için de Allah’ın hükmünü, hakkın delilini bilmek lazım gelir.

Bundan dolayı bir şeye tâbi olma sebebi, eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil, Allah’ın emrine ve Hakk’ın deliline uygun olmasıdır. Allah’ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine Hakk’ın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere –atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde olduğu gibi, yenilerde de böyledir. Bunun için fıkıhta: ‘Zarar kadîm olmaz’ diye bir genel kaide vardır. ‘Kadîm, kıdemi üzere terk olunur’ genel kaidesi de bununla kayıdlıdır.

Bu bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan eski olduğu için değil, açık bir zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin sebeblerinden biriyle bilinen ve hakkın deliline uygun olup sonradan ortaya konulan yeni de geçerlidir.

Kısaca hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve ne yeni, ne de bilgisizlik ve istektir. Allah’ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Bunun için eski olsun, yeni olsun Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da ataların hâlini, yalnız ata olduklarından dolayı taklid etmek, onları Allah’a eş tutmak ve hakkı bırakıp hayal ve kuruntulara, şeytanın emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk (taassub) denir.

Bu ayet gösteriyor ki, kısaca veya genişçe bir hak (doğru) delile dayanmayan katıksız taklit, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup taklit etmek aklen bâtıl olduğu gibi, şüpheli olan hususta da delilsiz taklid, din açısından câiz değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir.

Nitekim, ‘Allah’ın indirdiği Kur’ân’a ve diğer açık delillere, parlak belgelere ve bunların hükümlerine uyunuz’ dendiği zaman Arap müşrikleri, taassubla böyle yapmış ve böyle söylemişlerdi ki, bu ayet bu sebeble inmiştir. Bir rivayette de böyle diyen ve ayetin (Bakara, 2/170) inmesine sebep olanlar Yahudîlerden bir gruptur. ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman bunlar: ‘Hayır, biz babalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona tâbi oluruz. Çünkü onlar, bizden hayırlı, bizden daha bilgiliydiler’ demişler,14 yapılan bu teklifteki ayet ve delilleri hiç düşünmeyerek taassuba sapmışlardır.

Bu bakımdan böyle tutuculuk ve taklitçilik, müşriklerin ve kâfirlerin belirtisidir. Bu kâfirlerin hâli neye benzer bilir misiniz? Bütün kâfirlerin hâli, o hayvanın hâline benzer ki, bağırıp çağırmaktan başka bir şey işitmeyerek haykırır. Duyup dinlediği kuru ses, çıkardığı yine kuru sestir, mânâdan haberi yoktur. Onlar, birtakım sağırlar, dilsizler, körlerdir. Bunun için hiçbir şey anlamazlar. Sadece hay! huy! Kuru gürültülere, çan seslerine, kaval sesine kulak verirler, haykırırlar. Bunlara söz söyleyecek, doğru yola davet edecek olanların hâli de o hayvan çobanının hâline benzer, o yolda çobanlık etmesi gerekir. Çoban, onlara insan gibi, ‘yiyiniz, içiniz, yayılınız’ derse anlamazlar. Mânasız seslerle ıslık, düdük çalar, bağırıp çağırarak azarlar, sürer, haylarsa bir şey duyarlar. İşte kâfirlerin durumu da böyledir. Bunlar, Allah’tan, Peygamber’den bir şey anlamazlar, mânalı sözleri duymazlar, çan ve düdük sesleri arasında dolaşırlar. Bunları işittikleri zaman haykırırlar, höykürürler. Yiyip içmek, yayılmak için yola gelirlerse, azarlama ile, haykırarak bağırıp çağırmama ile gelirler.”15

“Rablerini inkâr edenler için cehennem azâbı vardır. Ne kötü dönüş yeridir o.

İçine atıldıkları zaman kaynayıp feverân ederken onun korkunç horumtusunu işitirler.

Öfkesinin şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak. Her bir grup içine atıldığında bekçileri, onlara sorar: ‘Size, bir uyarıcı gelmedi mi?’

Onlar: ‘Evet’ derler. ‘Bize gerçekten bir uyarıcı geldi. Fakat biz yalanladık ve: ‘Allah, hiçbir şey indirmedi, siz yalnızca büyük bir sapmışlık içindesiniz, dedik.’

Ve derler ki: ‘Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgın yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık.’

Böylece kendi günahlarını itiraf ettiler. Çılgınca yanan ateşin halkına (Allah’ın rahmetinden) uzaklık olsun.”16

“İnkâr eden (kâfir)ler, cehenneme bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: ‘Size, Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyaran Rasuller gelmedi mi?’ Onlar: ‘Evet’ dediler. Ancak azâb kelimesi kâfirlerin üzerine hak oldu.”17

“Gerçekten Allah, kâfirleri lânetlemiş ve onlar için çılgın bir ateş hazırlamıştır.

Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Onlara ne bir velî, ne bir yardımcı bulamayacaklardır.

Yüzlerinin ateşte evrilip çevrildiği gün, derler ki: ‘Eyvahlar bize, keşke Allah’a itaat etseydik ve Rasul’e itaat etseydik.’

Ve dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Böylece onlar, bizi yoldan saptırmış oldular.

Rabbimiz, onlara azâptan iki katını ver ve büyük bir lânet ile lânet et.”18

İşte böyle!..

Hani o izlerinden gittikleri efendileri, büyükleri ve ataları?!.. Onların miras bıraktıkları sapık yolları, Allah’ın dosdoğru yoluna tercih etmiş, Allah’ın gönderdiği Rasulleri ve en son Rasul olan Muhammed (s.a.s.)’i yalanlamış, Allah’ın ayetlerini inkâr etmiş, atalarının izinde olduklarını beyan ederek, seçimlerini yapmışlardı!.. Dünya hayatında iken akıllarını kullanmayanların âhiretteki durumları hiç şübhesiz ayet-i kerimelerde apaçık beyân edildiği gibidir… Azîm Allah doğru buyurdu!

Kendisinden başka kanun koyucu hak ilâh olmayan Rabbimiz Allah Teâlâ, insan kullarına ayetleri beyân ediyor ki akletsinler ve yegâne Rabbleri Allah’ı tanıyıp iman edebilsinler:

“Elif, Lâm, Mîm. Bunlar kitabın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler.

Allah O’dur ki, göklere dayanak olmaksızın yükseltti, onları görmektesiniz. Sonra Arş’a istivâ etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.

Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz dağlar ve ırmaklar kılandır. Orda ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır, geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için ayetler vardır.

Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır. Üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır, amma ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını, bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.”19

“İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki, akıl erdiresiniz.”20

“Şüphesiz mü’minler için göklerde ve yerde ayetler vardır.

Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.

Gece ile gündüzün ardarda gelişinde (veya aykırılığında), Allah’ın gökten rızık indirip ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgarları (belli bir düzen içinde) yönetmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır.”21

Akletmeyen kâfir ve müşriklerin durumu bu, ya mü’minlerin!..

Mü’minler, yegâne Rableri Allah’ın kendilerine hayat rehberi olarak gönderdiği Rasul’e ve O’na indirilen ayetlere katıksız iman eden kullardır… İman ettikleri Allah’a ve Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e tam teslimiyet ile itaat eden müslümanlardır… Şirkin her türlüsünden arınıp tertemiz olmuş, Allah’ı Tevhid edip Tevhid dinine inanmış, bütün imkânlarıyla hayat nizâmı İslâm’ı hayata hakim kılmaya gayret etmişlerdir!..

Rableri Allah’ın buyurduğu gibi akletmiş ve fıkhetmiş, hakikatı şuurlu bir şekilde idrak etmiş ve bütün varlığıyla İslâm üzere karar kılmışlardır... İmtihan sahası olan dünya yurdunu, ebedî âhiret için bir tarla etmiş ve emrolundukları kulluk görevlerini önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti üzere dosdoğru gerçekleştirmeye çalışmışlardır...

Tek önder Rasulullah (s.a.s.)’in izinde giden muvahhid mü’min müslüman ataları gibi, Kur’ân ve Sünneti rehber edinmiş, dünyanın süsüne aldanmamış, fânî olanı, bakî olana araç kılarak âhireti, dünyaya tercih etmiş ve kendilerini ebedî âhiret hayatına hazırlamışlardır!..

Yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah’ın verdiği nimetlerin en hayırlılarından biri olan aklı, imanın emrine verip kullanan mü’min müslümanlar, kurtuluşa ve mutluluğa ermişlerdir...

Ebu Ya’lâ Şeddâd b. Evs (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Akıllı ve şuurlu kimse, nefsini her ân hesaba çeker ve ölümden sonraki hayat için iyi ameller işler.”22

Rasulullah (s.a.s.)’in tarif ettiği ve Rabbimiz Allah Teâlâ’nın:

“İşte bu örnekler, Biz, bunları insanlara vermekteyiz. Ancak âlimlerden başkası bunlara akıl erdirmez.”23 diye beyân ettiği âlimler, muvahhid mü’min müslümanlardır!.. Allah’ı Tevhid eden akıllı kulları!.. İman ile amel bütünlüğünde yaşayanlar!..

  1. Taha, 20/123-127.
  2. Nahl, 16/36.
  3. Yunus, 10/47.
  4. Bakara, 2/170.
  5. Mâide, 5/104.
  6. A’râf, 7/28.
  7. Şuara, 26/69-74.
  8. Enbiya, 21/66-67.
  9. Lokman, 31/21.
  10. Saffat, 37/68-70.
  11. Zuhruf, 43/22-24.
  12. Bakara, 2/171.
  13. Enfal, 8/22.
  14. Bkz. Celâleddin es-Süyûtî, Esbâbu’n-Nüzûl, çev. Abdulcelil Alpkıray, İst.2015, sh.73. İbn Ebî Hâtim’den.

Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank.1986, sh.26.

Muhammed b. Musa Âl-i Nasr Selîm b. Îd el-Hilâlî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. İshak Doğan, İst.2017, c.1, sh.119.

  1. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst.T.y. c.1, sh.475-476. (Yenda Yayınları)

sadeleştirilmiş nüsha, c.1, sh.482-484. (Azim Yayınları)

  1. Mülk, 67/6-11.
  2. Zümer, 39/71.
  3. Ahzab, 33/64-68.
  4. Ra’d, 13/1-4.
  5. Bakara, 2/242. Âl-i İmrân, 3/118.
  6. Casiye, 45/3-5. Nahl, 16/67. Rum, 30/24.
  7. Sünen-i İbn Mace, Kitabü’z-Zühd, B.31, Hds.4260.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyâme, B.14, Hds.2577.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2014, c.15, sh.404, Hds.22191.

Abdullah b. Mübarek, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekâik, çev. Abdullah Samed Afaracı, İst.2015, sh.59, Hds.171.

Ebu Davud Süleyman b. Davud el-Cârûd et-Tayâlisî, Müsned-i Tayâlisî, çev. M. Ömer Yusuf, Konya, 2019, c.1, sh.460, Hds.1218.

Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2023, c.6, sh.499, Hds.7141.

Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst.2013, c.10, sh.130, Hds.7714.

  1. Ankebut, 29/43.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul