Kur’an’da bazı ameller (eylemler) Allah (cc) yoluna (fî-Sebîlillah’a) nisbet ediliyor.
- Allah’ın Yolu (Sebîlullah)
Sebîl, üzerinde kolayca yürünen yol, işlek yol, çıkar yol anlamındadır. Hayır ya da şer olsun herhangi bir şeye aracı olmada, ulaşmada veya erişmede vasıta edinilen her tür şey için kullanılır.[1]
Sebîl kelimesi Kur’an’da farklı kullanışlarla beraber 176 yerde geçmektedir. Bunlar ‘yol’,’bilinen yol’, ‘senin yolun’, ‘bizim yolumuz’,’onun yolu’, ‘onların yolu’, ‘yol oğlu’, ‘benim yolum’, ‘yollar’, rabbinin yolu ve ‘bizim yollarımız’, ‘sebîlullah-Allah’ın yolu şeklinde geçiyor.
Sebîl kelimesi Kur’an’da 21 yerde “sebîlillah-Allah’ın yolu”,
kırkbeş yerde “fî-sebîlillah-Allah’ın yolunda”,
onbir âyette “sebîlihî-O’nun yolu”,
iki âyette de “sebîlî-benim yolum” şeklinde geçiyor.
Sebîl kelimesi, ‘el (belirleme)’ takısıyla (es-Sebîl şeklinde) geldiği zaman belirli bir yol, yani Allah’ın insanları davet ettiği yol, dosdoğru yol (sırat-ı müstakim), hidâyet yolu, yani İslâm dini anlaşılır.
Allah (cc) yoluna nisbet edilen amellerden 3 tanesi:
1- Hicret
Hicret sözlükte kişinin bir yerden göç yoluyla ayrılması anlamına gelir. Bu ayrılma beden ile olabileceği gibi, dil ile veya kalb ile de olabilir. (Müzemmil 73/10. Nisâ 4/34)
Terim olarak hicret; Hz. Muhammed'in (sav) ve Mekkeli Müslümanların milâdî 622 yılında, yani peygamberliğin 13. yılında Mekke’den Medine’ye göç etmeleridir.
İslâm tarihinde ve Peygamberimizin hayatında kuşkusuz en önemli olay Hicret’tir. Çünkü bu olay İslâmî tebliğde bir dönüm noktasıdır. İslâm toplumunun var olmasına açılan kapıdır. Baskıdan kurtulan müslümanların dirilişi ve güçlü bir yapı olarak ortaya çıkışıdır.
‘Hicret’, imanın, Allah’a ve Peygamber'e bağlılığın, Allah yolunda (fî-sebîlillah) fedakârlık yapmanın, yalnızca Allah rızasını seçmenin bir göstergesi; küfre ve onların azgın temsilcilerinin hükmüne boyun eğmemenin, iman uğruna her zorluğu göze almanın destansı ifadesidir.
Peygamberle birlikte bu destanı yazan güzel insanlara Kur’an “Muhâcir” diyor ve onları övüyor.
“İman edenler ve hicret edip Allah yolunda (fî-sebîlillah) cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah, Ğafûr (çok bağışlayıcıdır), Rahimdir çok merhametlidir).” (Bekara 2/218. Bir benzeri. Tevbe 9/20, 100)
Bir başka âyette benzer ifadelerle Allah yolunda (fi-sebîlillah), yani yalnızca Allah rızası için hicret ve cihad edenler, onlara Medine’de yardımcı olan “Ensar” methediliyor ve onların birbirlerinin gerçek velisi (dostu ve yardımcısı) olduğu söyleniyor. (Enfal 8/72, 74)
Bu üç âyet öncelikle Peygamber’in (sav) işaretiyle, İslâmı özgürlük içinde yaşayabilmek için Yesrib’e göç eden sahabeleri anlatmaktadır. Ki onlar Allah yolunda hem hicret ettiler hem de cihad ettiler. Yani ellerinden geldiği kadar İslâm uğruna çaba gösterdiler, Peygamber’e ve davasına yardımcı oldular. Onlar şüphesiz ki bu ümmetin en hayırlılarıdır.[2]
Bununla birlikte bu âyetlerde geçen hicret, muhâcir ve ensâr terimlerinin taşıdığı anlamlarından hareketle müjde; “zulüm ve baskıdan kaçıp da Allah yoluna bağlananları ve onlara kuçak açıp yardım eden bütün Müslümanları içine alıyor diyebiliriz.[3]
fî-Sebîlillah hicret ettikten sonra bir sebeple ölen veya Allah yolunda şehit olanlar şüphesiz en güzel rızıkları hak ederler. (Hac, 22/58) “Allah yolunda öldürülenler.” ifadesi Hac Sûresi’nin 39-40. âyetlerinde söz konusu edilen, dinlerini ve özgürlüklerini korumak üzere verilen savunma savaşı izniyle bağlantılıdır. Kur’an bu uğurda fedakârlıkta bulunanları, canları ve mallarıyla bu yolda çaba sarfedenleri övmektedir. Bu onlar için yüksek bir şeref ve mükafat sebebidir. (Nisâ 4/95-96)
Dahası ister ilk nesil olan sahabelerden, isterse sonraki nesillerden, kim sadece Allah yolunda hicret etmeye mecbur kalırsa onun mükâfatı Allah’a aittir. (Nisâ 4/100)
Allah (cc) kendi rızası için hicret edenleri, ülkesinden çıkarılanları bir de “benim yolumda (sebilî)” kelimesi ile anlatıyor. (Âli İmran, 3/195)
Kur’an, Allah yolunda hicret edinceye kadar inkârcıları veli (candan dost-müttefik) edinmeyi yasaklıyor. Zira özellikle Mekke’den Medine’ye hicret: imanın, Allah ve Rasûlü’nün tarafını seçmenin, Müslümanlara katılmanın göstergesi idi. (Nisâ, 4/89)
Kur’an, kimlerin sahabelerin dostu, yakını, sırdaşı, müttefiki olduğunu şöyle açıklıyor:
«Ve daha sonra iman edip hicret edecek ve sizinle birlikte cihad edecek (üstün çaba gösterecek) kimselere gelince: İşte onlar da sizlerdendir…» (Enfâl, 8/75)
Yani onlarla sizin arasında dostluğun da ötesinde bir velâyet (velilik) hukuku oluşur. Bunun gereği olarak birbirinize din konusunda müttefik, sırdaş ve yardımcı olmanız gerekir.[4]
Mekke’den Medine’ye Hicret yükümlülüğü Mekke’nin fethiyle bitmiştir. Ancak İslâm’ın ilk gününden beri hicret terimi aynı zamanda manevi bir anlam da taşımaktadır.
Bu da "kötülük ve zulüm diyarından uzaklaşmak" veya "Allah'a yönelmek"tir. Bu tanım hem ilk muhâcirleri, hem de her türlü kötülüğü terk ederek “Allah'a hicret eden” sonraki zamanların bütün müminlerini kapsar.[5]
Bu bakımdan hicretin manası, onun gerekliliği ve faydaları kıyâmete kadar devam edecektir. Müslümanlar İslâm’ı yaşama konusunda baskıya, işkenceye, dayatmaya uğradıkları zaman, Allah’ın geniş yeryüzünde İslâmı yaşayabilecekleri bir yere göç edeceklerdir. Kendi içlerinde, gönüllerde sürekli bir şekilde kötüden iyiye doğru, eksiklikten tekâmüle doğru, günahlardan itaate doğru manevi hicreti sürekli yaşayacaklardır.
Görüldüğü gibi hicretten bahseden âyetlerin çoğunda o Allah yoluna (fî-sebîlillah’a) nisbet ediliyor. Buna göre bir kimsenin Müslüman olsada dünyalık bir amaç bir yerden bir yere göç etmesi ‘hicret’ değildir.
Hicretin; ister mekan değiştirmek, ister kötülükten iyiliğe doğru tekâmül etmek olsun, Allah rızası için olması gerekir.
2-İnfak
Kur’an’da ‘infak’, yetmişe yakın âyette genel anlamda ‘harcama yapma’ manasında kullanılıyor. Gerek hayırlı işler, gerek kötü işler için harcamak olsun.
Dinî ve ahlâkî bir terim olarak ‘infak’ genellikle; Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmasıdır. Helâl yollarla elde edilen malı, ihtiyaca ve dinin uygun gördüğü yerlere sarfetmektir.
İnfak, her türlü meşru ve faydalı harcamaları ifade eder. Dolayısıyla Allah yolunda (fî-sebîlillah) yapılan bütün harcamalar infaktır.
Kur’an pek çok âyette “Allah’ın size verdiklerinden Allah yolunda infak edin” diyor. Burada mülkün Allah’a ait olduğu, o mülkte muhtaçların hakkı olduğu, iman edenlerin infakla imtihan edildikleri vurgulanıyor.
Bunun yanında infakın mutlaka fî-sebilillah, yani Allah rızası için olması gerektiği hatırlatılıyor.
“Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefâatin olmadığı gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 2/254. Bir benzeri: İbrahim, 14/31)
Kur’an mü’minlerin bir özelliği olarak: “onlar Allah’ın kendilerine verdiklerinden O’nun yoluna infak ederler” diyor. (Mesela bkz: Kasas, 28/54. Enfâl, 8/3. Bekara, 2/3. Hac, 22/35. Âli İmran, 3/134. Şûrâ, 42/36-39. Fâtır, 35/29-30)
Bunun yanında; “Mallarını (imkanlarını) Allah yolunda (fî-sebîlillah) harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir” (Bakara, 2/261) buyuruyor.
Allah yolunda yaptıkları harcamlardı başa kakmayanlar, yani bu sırf Allah rızası için yapanların ödülü Allah’ın yanındadır. (Bakara, 2/262)
Mü’minler Allah yolunda (fî-sebilillah) infak etmeye çağrıldıkları zaman cimrilik etmezler, bu çağrının gereğini yaparlar. (Muhammed, 47/38) Çünkü Allah (cc) kendi yolunda yapılan harcalamaların karşılığını eksiksiz sahibine geri ödeyeceğine söz veriyor. (Enfâl, 8/60)
Allah (cc) infak emri karşısında terddüt edenlere, yavaş davrananlara soruyor:
“Ne oluyor size ki, Allah yolunda (fî-sebîlillah) harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır...” (Hadid, 57/10)
Görüldüğü gibi Kur’an, infakın yalnızca fî-sebîlillah, yani Allah yolunda, O’nun rızası için olmalıdır diyor. Gösteriş için, dünyalık bir çıkar beklentisi için, utanıldığı için, insanlara kükmetmek için yapılan hiçbir harcama infak olmadığı gibi, makbul da değildir.
3-Cihad
Kur’an’da türevleri ile birlikte 40 kadar yerde geçen ‘cihad” kelimesinin kökü ‘cehd’ veya ‘cühd’dür. Bu da kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara karşı çaba göstermek, yoğun çalışmak gibi anlamlara gelir.
‘Cihad veya mücâhede’, dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak demektir. Bu düşmanın insanın içinde veya dışında olması farketmez.
Terim olarak ‘cihad’; dinî emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği tavsiye edip kötülüklerden sakındırmaya çalışmak, İslâmı tebliğ, nefse ve dış düşmana karşı mücadele vermektir.
‘Cihad’, fikirsel planda başlar, nefsin ve şeytanın kandırmalarıyla direniş olarak devam eder, Allah yolunda çaba ile gelişir, Müslümanların yaptığı haklı fiili savaşa (kıtâle) yardımcı olmaya, bu yolda infak etmeye kadar uzanır.
Allah (cc) yolunda yapılan bütün çalışmalar, Allah’ın adı yükselsin diye gösterilen gayretler, O’nun dini İslâmı savunma için ortaya konan çabalar ‘cihad’tır. Mü’minin, Allah tarafından kendisine verilen beden, mal ve zihinsel imkanları Allah yolunda harcaması, İslâm yolunda kullanması ‘cihad’tır.
Kur’an’da bu anlamda geçen cihad tümüyle Allah yoluna (fî-sebîlillah’a) nisbet edilir. Özellikle de mal ve nefis kelimeleri ile birlikte kullanmaktadır.
Cihad mü’minlerin bir özelliği olarak hem Medenî sûrelerde, hem de Mekkî sûrelerde yer alır. (Mesela bak: Nahl, 16/110. Hac, 22/78. Furkan, 25/52. Ankebut, 29/69. Hucurât, 49/15 v.d.)
Medine’de inen âyetlerde cihad bu anlamını korumakla beraber, giderek davet uğruna, Allah yolunda daha çok çalışma, daha çok fedakârlık yapma, haklı savaşlara daha yoğun destek olma, savaşa katılma zorunlu olursa savaşta da elinden geleni yapma manasını kazanmıştır.
Kur’an iman edenlere; Allah yolunda (fî-sebîlillah) cihad edin, ilây-i kelimetullah (İslâm) uğruna üstün çaba gösterin, gayret edin, Allah yolunda fiilen savaş varsa onlara destek ve yardımcı olun diye emrediyor. (Mâide 5/35) Bir âyette “Allah yolunda cihad edin” emri, “yeri gelince Allah için seferber olun” emri ile birlikte geliyor. (Tevbe, 9/41)
Bazıları isterlerse hidâyet şerefi terkedebilirler. Buna kendileri karar verirler. Ama hidâyet onların yerine başkalarına nasip olur. Allah (cc) onların yerine bunu, kendi yolunda (fî-sebîlillah) cihad eden, kınayanın kınamasından korkmayanlara lutfeder. (Mâide, 5/54)
Kur’an birkaç âyette hicret edenlerle cihad edenleri birlikte anıyor ve övüyor. Derecelerinin yüksek olacağını, Allah katında bol rızık bulacaklarını haber veriyor. (Tevbe, 9/20. Bekara, 2/218. Enfâl, 8/72, 74)
Allah (cc) yolunda cihad etmek, çalışmak, fedakârlıktan bulunmak, malı ve canı bu yolda seferber etmek Kâbe’yi onarmak gibi değildir. Kur’an böyle zanneden ve imandan yüz çeviren müşriklerin yanıldıklarını söylüyor. (Tevbe, 9/19)
Cihad emri bir âyette Allah için (fillah) şeklinde emrediliyor. (Hacc, 22/78) Şüphesiz “Allah yolunda” demek ile “Allah için” demek arasında fark yoktur.
Allah yolunda cihad iman edenleri elim bir azaptan kurtaracak muhteşem bir ticarettir. (Saff, 61/10-13) Gerçek Müslümanların en önemli özelliği de iman ettikten sonra bu imanları uğruna mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeleri, yani yoğun çalışma yapmalarıdır. (Hucurât, 49/15)
Münafıklar, yani dinde ikili oynayanlar Peygamber ile yorucu sefere çıkmaktan ve Allah yolunda (fî-sebîlillah) cihad etmekten hoşlanmadılar, hoşlanmazlar. (Tevbe, 9/81)
Kur’an zekât verilecek kimseler arasında «Allah yolunda (fî-sebîlillah) çalışıp cihad edenleri” de sayıyor. (Tevbe, 9/60)
İslâm’da önemli bir ibadet ve kulluk görevi olan cihad da Allah rızası için, yani fî-sebîlillah olmalıdır. Bu amacın dışına çıkan, ancak adına insanların cihad dediği şeyler Kur’an’ın kasdettiği cihad olmaz. İnsanların kendi kendilerini avuttukları iddialar olur.
[1] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s.327-328.
[2] İbn Cerir Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/369.
[3] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1/63.
[4] İbn Cerir Taberî, Câmiu’l-Beyân, 6/299.
[5] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1/63.


