Cehalet veya cehl sözlükte “bilmemek” anlamına gelen bir kavramdır. Cehl kişinin inanç, söz veya davranışları konusundaki bilgisizliğini, cehâlet ise kendi dışında kalan durumlara ilişkin bilinmezliği ifade eder.[1]
Istılâhi manasına gelince Molla Hüsrev Mir’âtü’l Usûl’de şöyle tarif eder: ‘’Bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir.’’[2] Ali Haydar Efendi ise Usûl-u Fıkıh Dersleri'nde cehli: "Bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği."[3] şeklinde tarif etmektedir.
Kur’an-ı Kerim içerisinde ilâhi çağrıya yüz çevirmiş birçok kavim biz mü’minlere darb-ı mesel olarak aktarılmıştır. Firavun ve Nemrud gibi tiranlara itaat eden kitleler olsun veya Ad ve Semud gibi azgınlaşarak haktan yüz çevirenler olsun durumları aynıdır. Hidâyet ve dalâlet ekseninde baktığımızda isimleri zikredilen kavimlerin kendilerine yapılan bu uyarılara karşı duyarsızlıkları ‘yüz çevirerek bilgisizliği tercih ettiler’ manasında tefsir edilmiştir. Tevhid çağrısı karşısında duyarsız kalarak düştükleri cehalet neticesinde önce dalâlet ve ardından azabı yudumlayan bu kavimler, vahy ve elçilere muhatap olmaları sebebiyle alimlerce mazeretli görülmemiş ve durumları “Bu kimselerin cehaleti mazeret midir?” sorusu üzerinden değerlendirilmemiştir.
Kur’an’ın mesajına ve hadis-i şeriflere ulaşma imkânı olup niyet ve fiillerinde bu iki delile yönelmeyen, bunları anlamak üzere akıl ve iradesini harekete geçirmeyen, üzerindeki kulluk sorumluluğu gereği düşünmeyen bu kişilerin bilgisizliği yani cehâleti mazeret değil bir tercih olarak değerlendirilmiştir. Zira kişi kendi rızası ile hakka karşı kulak, göz ve kalbini kapatmış ve sonucu cehalet ile biten bu süreci kendi irade etmiştir.
Aynı sebep-sonuç ilişkisi hidâyet için çabalayan ve sonunda bulan insan için de geçerlidir. Eğilimini hakikati anlama yolunda basiret ve bilgiye dönüştüren kul, hak bilgilere karşı kayıtsız kalmayıp, iradesini yaratılış fıtratına uygun olarak harekete geçirdiği için hakikati kavrama ve idrak etme nimetini kazanmış ve Allah (c.c) o kul için hidâyeti yaratmıştır. Kur’an’ın evrensel yasa diye tanımladığı sünnetullah gereği bu değişmez hakikat böyledir.
Vahye tabi olan, vahyin rehberliğinde bir hayat sürmeyi irade eden kimseler ile yüz çevirdiği için bilgisiz kalan kişiler birbirinden ayrılmıştır. Bu sebeple cehaleti tercih ederek ilahi ikazları araştırma azminde bulunmayan kimselerin durumunun bir mağduriyet veya mazeret şeklinde tanımlanamaz.
Zira İmam Şafii (r.aleyh) şöyle ifade eder: “Eğer cahil cehaletinden dolayı mazur olmuş olsaydı, cehalet ilimden daha hayırlı olurdu. Çünkü kuldan teklif yükünü kaldırmış ve kalbini sıkıntı türlerinden rahatlatmış olurdu.”[4]
Kitap ve Sünnet’e ulaşacak imkân bulunamadığı ve alimlerin olmadığı beldelerde veya uçsuz bucaksız orman köylerinde ya da dağ başlarında yaşayan insanların şeriatın tafsîli meselelerinde bilgisiz kalması bazı alimler nazarında (araştırma şartı ve kaydıyla)[5] mazeret veya mağduriyet olarak nitelendirilirken, kendilerine Kur'an ve sünnetin mesajı ulaşmış olan toplumlarda meydana gelen bilgisizlik bir mazeret veya mağduriyet olarak değerlendirilmemiştir. Çünkü bu kimselerin hakikatten yüz çevirmeleri sebebiyle oluşan bilgisizlikleri, araştırma neticesinde bilgiye ulaşamaması gibi mahrumiyet içeren bir sebep değil, kendi iradeleriyle yüz çevirerek ortaya konulmuş bir tercih olarak değerlendirilir.
"(Ey müşrikler!) "Bizden önce kitap yalnız iki topluluğa (Yahudi ve Hristiyanlara) indirildi, biz ise onların ders gördüklerinden habersizlerdik" deyip (bahane üretmemeniz); Yahut: "Bize de kitap indirilseydi, elbette onlardan daha çok doğru yolda olurduk" dememeniz (için), işte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rahmet (olarak Kur’an-ı Kerim) gelmiştir. Allah’ın ayetlerini tekzip edenden ve (insanları) Ondan alıkoyup-çevirenden daha zalim kimdir? (Kullarımızı) Ayetlerimizden alıkoyup-çevirenlere, bu ’engelleme ve çevirmelerinden’ dolayı azabın en kötüsüyle karşılık vereceğiz."[6]
Ayet-i kerime’nin tefsirinde Elmalılı şöyle der:
“Bu bilgisizlikleri onlar için bir mazeret değildir. Dolayısıyla bu ayet-i kerime, Kur’an’ın inişi işitildikten sonra onu öğrenme ile meşgul olmayıp hükümlerinden habersiz kalmanın bir mazeret teşkil etmeyeceğini kesin olarak anlatmak gibi bir hikmeti de ihtiva etmektedir.”
Güncel vâkıa üzerinden konuyu değerlendirdiğimiz de görürüz ki; çağımız insanları kendilerini ateşten koruyacak tevhid ilimlerine ulaşabilecek ve anlamaya güç yetirebilecek şekilde imkâna sahiptir. Kur'an ve Sünnete müracaat edip kendilerine verilen akıl nimetlerini kullandıklarında tevhid inancını kavrayabilecek bu insanların “biz bundan habersizdik” demeleri cehalet sayılmamış, huccet olarak sunulan delillerden yüz çevirdikleri için sorumlu tutulmuşlardır.
Kur’an’ın beyanı ile ifade edecek olursak; kendilerine Kur'an hakikatleri ulaşan bu insanlar hidâyeti irâde ederek ilâhî ikazlar karşısında hakka karşı direniş değil eğilim gösterir, aklını ve tercihlerini hak yönünde kullanırsa Allah Teâlâ o kimseler için hidâyeti yaratarak doğru yola ileteceğini vadetmektedir.[7] Bunun aksi olduğunda ve ayetlerden yüz çevrildiğinde ise artık o kimse için cehalet bir mazeret değil tercih olmuştur. Çünkü artık bu kimseler kendilerini cehaletten kurtaracak ayetleri anlamamak ve içinde oldukları inanç durumlarını değiştirmemek üzere bilinçlerini şartlandırmış, kalbini ve idrakini hidâyete karşı kapamış kimselerdir.
Allah Teâlâ insanoğlunun hidayete olan ihtiyacını ona kitaplar ve peygamberler göndermek suretiyle gidermiş, doğru tercihlerde bulunabilmenin yollarını göstermiş, yanlış tercih sahiplerinin kötü akıbetlerini ise apaçık ifadeler ile Kur'an'ın'da beyan etmiştir.
"Doğru yolu bildirmek Allah'a aittir. Onlardan bazısı ise eğridir. Allah dileseydi muhakkak hepinizi toptan hidayete erdirirdi."[8]
Fahreddin Râzi ayet-i kerimeyi tefsir ederken bu beyanla mazeretin ortadan kaldırıldığını ifade eder.
"Bil ki Allah Teâlâ, tevhidin delillerini izah edince, "Doğru yolu bildirmek Allah'a aittir…" buyurmuştur. Bu, "Ben her türlü mazeret ve sebebi ortadan kaldırmak için ve helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun, diri kalacak (iman edecek} kişi de yine apaçık delili görerek diri kalsın diye, bu delilleri gösterdim ve izah ettim." demektir."[9]
İman ve küfür gibi birbirine zıt iki seçenek karşısında kulun akıbeti belirleyen en temel etken iradesi yani tercih hakkıdır. Kul yaratılışında iç dünyasına kodlanmış fıtrî özelliğinin yönlendirmesi ile hidayet kapısının önüne kadar gelir aklı, düşüncesi ve eğilimleri ile hakikate karşı olumlu bir meyil ortaya koyarsa Allah (c.c) o kul için hidayeti yaratır. Bu kapının önüne onu sürükleyen neden, hayatının her safhasında olduğu gibi inanç konusunda bir tercih yapma içgüdüsüdür. Bu fıtrî hissiyatını aklı ile birleştirenler hidayet nimetine sahip olurken, vechini ve ilgi dünyasını Kur'an'dan uzak bir şekilde nefsine, dünyaya, reislerine, atalarının yoluna tâbi kılmış kalabalıklar ise zorla değil kendi bireysel kararları ile cehaleti ve inkârı irâdi fiile yani tercihe dönüştürmüştür.
"Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? Biz ona iki de yol gösterdik."[10]
“Bu manaya göre ayet, tıpkı, İnsan Suresi'ndeki, "Biz onu iki yola sevk ettik. İster şükredici olur, ister nankör."[11] ayeti gibi olmuş olur. Binâenaleyh deliller böylesine netken, buna iltifat etmeyenin ne mazereti olabilir. Allah'ın nimetleri böylesine çok iken, inkâr edenin, ne delili ne de mazereti olabilir.[12]
Fahreddin Râzi’nin (r.aleyh) referans aldığı İnsan Sûresi’nde geçen ayet-i kerime şöyledir:
"Doğrusu biz, insanı (kudretimizi gösterelim ve teklifimizle) imtihan edelim diye karışmış bir nutfeden yarattık da onu (insanı) işiten ve gören bir varlık yaptık. Şüphesiz biz ona, doğru yolu gösterdik. İster şükredici olur (kulluğunun gereğini yapar), isterse nankör."[13]
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’an tefsirinde meseleyi şu şekilde açıklar:
"Gerçekten Biz ona yolu gösterdik." Ona hidayet ve sapıklık yollarını, hayrı ve şerri peygamberleri göndermek suretiyle açıkladık ve tanıttık, O bakımdan o ya iman etti ya da küfre saptı. Biz ona gerekli açıklamaları yapmış bulunuyoruz. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, ona doğru yolu gösterdik. Yani bu hususa dair delilleri ortaya koymak suretiyle ona tevhid yolunu açıkladık..’’[14]
Vehbe Zuhayli ise et-Tefsiru’l-Münir’inde şöyle ifade eder:
“Biz ona anlama, kavrama, idrak etme güçlerini verdik. Böylelikle ilahi teklifin mesajı yüklenebilsin, sınavı başarıyla bitirebilsin, ayetleri dinleyip, kâinattaki deliller üzerinde, bir ve tek yaratıcının varlığına delâlet eden belgeler üzerinde tefekkür edip düşünsün. Yüce Allah (c.c) insanı doğru yola iletmiş, kurtuluş yolunu izlemenin sonucu ile helâke götüren yolun akıbetini ona bildirmiş, hidayete götüren yol ile sapıklığa götüren yolu ona açık seçik göstermiştir. Yolun gösterilmesinden maksat, delillerin yaratılması, doğru yola ileten aklın yaratılması, peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesidir.’’[15]
Ayet-i kerimeler de beyan edildiği üzere tüm insanlığa imtihanda başarılı olabilmeleri için âdeta bir cevap anahtarı olan Kur'an indirilmiş, akıllarını doğru işletmeleri, iradelerini iyi kullanmaları, doğru yoldan sapmamaları için gerekli bilgiler verilmiş, etkili bir üslûpla uyarılar yapılmıştır.
“Biz, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, ancak gerçek üzere ve belirli bir süre için yarattık; inkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.”[16]
Ahkâf Suresi’nde geçen ayet-i kerimede vahiyden ve uyarılarından yüz çevirerek bilmeyi reddeden ve cehaleti seçen müşrikler tanıtılmaktadır. Onlar, peşin bir hükümle Kur'an'a sırt çevirdikleri, Kur’an’ın lafzını dinledikleri halde mânâ, hüküm ve uyarılarını dikkate almadıkları için Kur'an'dan nasiplerini alamamışlardır. Bazı tefsirlerde 3. ayetteki "bilen bir topluluk" ifadesinden ‘bilen’ ifadesiyle Kur'an’a muhatap olan herkesin kastedildiği belirtilir.[17] Burada aklî melekeleri ve duyu organları tastamam yaratılmış ve bu özellikleri ile dünyaya dair her şeyi anlayabilen toplulukların, yaratılışında fıtratına yerleştirilmiş olan tevhid inancını anlamaması mazeret görülmemiş ve bu kimseler Kur’an tarafından "yüz çevirenler" olarak tanımlanmıştır.
Binaenaleyh kitlelerin hür iradeleri ile gündeme getirdikleri bu tercihleri sebebiyle akibetlerine direkt etki eden bu cehaletlerini “Mazeret mi yoksa yüz çevirmek mi?” diye analiz etmek gerekir. Zira meselenin özü ve irdelenmesi gereken aslî yönü bu sualdir. Çünkü Kur’an’ın beyanıyla ‘cahiliyye toplumu’ diye tarif olunan bu kitlelerin mazeretli olarak nitelendirilebilinmesi için bu kişilere bilginin ulaşmamış veya ulaşmışsa bile bu bilgileri idrak edecek duyu organlarından mahrum kalmış olmaları gerekir. Oysa hem Kur’an’da hem de günümüzde şirk itikadı veya şirk ameli üzere yaşayan kitlelerin bilgiden mahrum bırakılmış olmaları yönünde bir görüş hakikatten çok uzaktır. Çünkü Allah Teâlâ rızası doğrultusunda yaşamaları ve azaptan korunmaları için gerekli bilgileri kullarına iletmiş ve onların cehaletlerini gidermiştir. Çünkü imtihana tabi tutulan insanın imtihanda sorulacak sorulardan habersiz olması Allah Teâlâ’nın adalet sıfatına ve sünnetullaha aykırıdır.
Günümüzde demokrasi ile yönetilen idarelerde belli aralıklarla gündeme gelen oy kullanma işlemi buna örnek gösterilebilir. Kitlelerden hükümet(me) yetkisini almak için -ki bu hükmetme yetkisi yalnız Allah’a (c.c) aittir- önlerine sunulan seçim sandığı ve icrâ edilen bu seçim işlemi esnasında seçmenlerin kullandığı mührün üzerinde “tercih” ibaresinin yer alması, seçmenin kendi irâdesini üzerinde hiçbir zorlama olmaksızın karara dönüştürmesidir. Dolayısıyla ideolojilerin bekâsı için kurgulanan böylesi seçimlerde gündeme gelecek herhangi bir tercih, cehalet içerisinde değil bilakis seçmenler tarafından bilinçli yapılan bir eylem niteliğindedir.
İnsan; Allah'a (c.c) hakkıyla kulluk yapmak gibi sorumlulukların kendisine ait olduğunu bilme mecburiyetindedir. Kısaca sadece alimler değil her mü’min kişi başta itikat, ibadet ve toplumsal görevlerin vazedildiği hükümlerin en güzel bir şekilde ifa edebilmesi için gereken bilgileri elde etmek ve cehaletten kurtulmakla sorumlu tutulmuştur.
Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “İlim talep etmek (öğrenmek) her Müslümana farzdır.”[18]
İmam Serahsi (r.aleyh) ilmin önemini veciz bir uslup ile ifade etmiş ve şu tespitte bulunmuştur:
“Şüphesiz ki Allah'a imandan sonra, en kuvvetli farzlardan birisi ilim öğrenmektir.”[19] İlim aynı zamanda peygamberlerin bıraktığı bir mirastır. Her mükellefe, insanı küfre sürükleyen sözlerin ve fiillerin mahiyetini öğrenmesi farzdır.[20]
Hanefi fukahasından İbn-i Abidin (r.aleyh) ise:
"Küfre sebep olacak sözleri öğrenmek de farzdır. Yemin ederim ki şu zamanda bunlar en mühim şeylerdendir. Zira birçok defa avamın, küfre varan sözler söylediğini işitirsin. Halbuki onlar bundan gafildirler." diye belirterek özellikle akideye taalluk eden meselelerde ilim öğrenmenin zarureti hakkında dikkatleri çekmiştir.[21]
Devam edecek inşaallah…
[1] Diyanet İslâm Ansiklopedisi, Cehalet kavramı
[2] Molla Husrev, Mir'âtü'l-Usûl, s. 632, İstanbul. 1312. Keza bkz. İbn-i Nüceym. Fethu'l-Gaffar bi Şerhi'l-Menâr, lll. 102. Mısır, 1936.
[3] Ali Haydar, Uslûl-i Fıkh Dersleri, s. 530, İstanbul 1336. Aynı mahiyetteki tarifler için bk. El-Kâdî Abdünnebi b. AbdirresuI el-Ahmed en-Nekeri, Câmiu'l-Ulûm fi lstılâhâti'l-Funûn (Dustûru'l-Ulemâ) I, 420; Beyrut, 1975; Mahmud Esad, Telhîs-ı Usûl-ı Fıkh, s. 486, İzmir. I 312; Bilmen, Ömer Nasûhi Hukuk-ı İslâmiye ve İstılahat-ı Fıkkiyye Kamusu, ı, 233, İstanbul, 1967; Karaman, Hayreddin, Fıkıh Usulü, s. 203; İstanbul, 1971 Atar, Fahreddin, Fıkıh Usulü, s. 152, İstanbul, 1988.
[4] El-Mensur fi’l-Kavaidi’l-Fıkhiyye, 2/15, 17
[5] Ahmed Ziyauddin Gümüşhânevî’nin Ehli sünnet itikadı isimli eseri sayfa 73'de şöyle geçmektedir; "Bir kimse Tevhid ile ilgili bir mesele de tereddüde düşerse derhal doğruyu kabul ettiğine inanır ve gecikmeden bir alime giderek gerçeği öğrenir. Özürsüz olarak geciktirirse kafir olur. Çünkü şüphe üzerindedir. Allah insanı daima doğru yola götürür." denilmiştir. Devamla; "Bilinmesi farz olan ilimleri geciktirmeden öğrenmek vaciptir. Bu ilimler şunlardır; İmanı izole eden şeyleri, küfrü husûle getiren şeyleri, Ehli sünnet vel cemaat mezhebinin görüşlerini öğrenmek bu cümledendir. Bu ilimleri öğrenmeyi tehir mazur görülemez. İnsanı küfre götürür. Bu sebepledir ki Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'in de bilmediklerimizi bilen kimselerden öğrenmemizi emretmiştir. Bu husustaki Ayet-i Kerime şöyledir. "Eğer bilmiyorsanız zikir erbabına (alimlere) sorun. Nahl/43 İbn-i Teymiyye rahmetullâhi aleyh “Refu’l-Melâm” adlı eseri Sayfa 69’da konuyla ilgili şöyle der; “Cehalet, ancak izalesinden aciz kalındığı zaman özür olur. İnsan her ne zaman hakkı öğrenme imkânı bulur da bu noktada gevşek davranırsa asla mazur sayılmaz.“ Yine İbn Teymiye (R. Aleyh) Mecmuu’l-Fetâvâ” adlı eserinde de şöyle der: “İnsan, hakkı bilme imkânına sahip olur da bu hususta gerekeni yapmaz ise mazur sayılmaz.” (Mecmuu’l Feteva 20/280) İmam Karafî rahmetullâhi aleyh der ki: “Mükellefin gidermeye imkân bulduğu cehalet onun lehinde hüccet olmaz.” (el-Furuk, 4/264) İbn-i Kayyım rahmetullâhi aleyh der ki: “Allah'ın emir ve nehiylerini bilme imkânına sahip olup da, bu bilgileri edinmede gerekeni yapmayarak cahil kalan kimse kendisine hüccet ikame edilmiş (kimse hükmünde)dir.” (Medaricu’s Salikin, 1/239) İbnu’l-Lahhâm rahmetullâhi aleyh der ki: “Hükmü bilmeyen kişi, onu öğrenmede kusur ve ihmal etmediği sürece mazur olarak kabul edilir. Ancak kusur ve ihmalkârlıkta bulunursa, asla mazur olmaz.” (el-Kavaidu ve’l Fevaidu’l Usuliyye, 58) Yine El-Fıkhu’l Ekber’de Aliyyul kari şöyle der; “Tevhid ilminin inceliklerinden bir mesele, kişi için içinden çıkılmaz bir hal alırsa, ona düşen bir âlim bulup da ona soruncaya dek Allah katında doğru olan neyse ona inanmasıdır. (Yani ‘ya Rabbi, senin katında doğru neyse ben ona inanıyorum’ demesidir.) Soracağı âlimi araştırmasında geciktirme yapması caiz değildir. Eğer bu hususta duraksarsa mazur olmaz, şayet duraksarsa (yani sonra araştırırım derse) kâfir olur.’’ (El-Fıkhu’l ekber, Syf.209)
[6] En’am, 156-157.
[7] ‘’Bizim uğrumuzda cihad edenlere (ve Hakk yolunda sabır ve gayret gösterenlere gelince), şüphesiz (onlara hidayet ve zafer) yollarımızı açarız.’’ Ankebut, 69.
[8] Nahl, 9.
[9] Fahruddin er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları, 14/170-171
[10] Beled, 9-10.
[11] İnsan, 2.
[12] Fahruddin er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, 23/151-152.
[13] İnsan, 2-3.
[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları, 18/252-28
[15] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/269-270
[16] Ahkâf, 3.
[17] Taberî, XXIV, 91; İbn Atiyye, V, 4.
[18] İbn Mace, Mukaddime, 17.
[19] Mebsut. Beyrut, c.1, s.2.
[20] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler, Misak Yay., Ankara-2013.
[21] İbn-i Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri' Muhtar, c.1, s.41, İstanbul-1982.


