Eğer hatırlar iseniz son yazımızda:
Mürcie fırkasının düşüncelerinde, bir kişi de doksan dokuz tane küfür, buna karşın bir tane iman alâmeti varsa o kişi mümin sayılmaktaydı. Mutaassuf, günümüzde bu mürcie zihniyeti oldukça yaygın bir halde adları tarikat veya tasavvuf ve buna benzer isimler altındaki toplumlarda yaşanarak meşruiyyet kazanmaktadır. Elbette bu zihniyet, Kur’an ve Rasulullah (s.a.s.)'in inanç ve uygulamalarına uymayan, batıl bir anlayış ve batıl bir zihniyettir.
Yüce Allah'ın varlığını kabul etmek, Tevhid'in tamamı değildir. O, sadece Tevhid'in bir bölümüdür. Onu kabul etmek insanı müslüman yapmaya yetmez. Böyle bir inanç mefhumu, Ebu Cehil ve putperestlerin Tevhidi gibidir. Elbette Allah'tan başka yaratıcı olmadığını kabul etmektedirler. Ancak, eğer sadece böyle bir Tevhid anlayışı birini kurtarmış olsaydı, puta tapanları da kurtarırdı.
Her Nebi'nin Tevhid tebliğinin anahtarı: "La ilâhe illallah" tır. Fakat zamanla içi boşalan ve asıl fonksiyonunu kaybeden bu cümle, etkisiz bir durumda kalarak "La ilâhe illallah" esası; zorbaları, tagutları, kralları ve zalimleri korkutamaz duruma girer ve sadece Allah'ın var olduğunu ifâde eden bir söz hâline dönüşür. Öyle ki bu haliyle söylendiğinde de insana cennetin kapılarını açan sihirli bir formül olur.
Elbette bu değişim, Rasulullah (s.a.s.) ve ashabı tarafından da farkedilmiş olup, Rasulullah (sav)'in: "La ilâhe illallah" diyenin cennete gireceği,1 müjdesini, yanlış anlayarak, kuru bir söze dönüştürecek kişilere bildirilmesini sahabesine yasaklarken, Hz, Ömer (r.a.)'de bu müjdeyi önüne gelene açıklama eğilimi içerisinde olan Ebu Hureyre'yi döver.
Hatta öyle ki, Ebu Hureyre (r.a.) bu ve benzeri hadisleri ancak Hz. Ömer' in şahadetinden sonra: "Size öyle hadis rivayet ettim ki, Ömer b. Hattab zamanın da bu hadisi rivayet etseydim, Ömer beni kamçı ile döverdi" sözlerini, çevresindeki insanlara bildirir.
Ancak maalesef Rasulullah (s.a.s.)'in ve Hz. Ömer (ra)'ın ihtiyatlı davranmalarına neden olan bu durum, zaman için de gerçekleşir ve maalesef insanlar "La ilâhe illallah" hakikatini, sadece bir söz hâline dönüştürmekte gecikmezler.
Bu nedenle İslâm’ı sadece tahta ve taştan yapılmış putları yok edip, onların yerine, hiçbir fonksiyonu olmayan kişi ve toplum hayatına müdahale etmeyen, kanun koymayan, hukmetmeyen soyut bir "Allah" inancına inanarak, nice beşerin ve sahte ilahların hükümlerini kabul edip, onlara hayat hakkı tanıyarak her beş yılda bir sandikta, onların tagutlarina ve şirklerine ortak olmuş ve mürtedlik unvanını kimseye bırakmamışlardır.
Sahte ilahların hükümlerine uyum sağlayan bu toplumlar, gönül hoşluğu içinde hayatlarını yaşarlarken, "La ilâhe illallah'i" arada bir mırıldanarak cenneti garantilemiş olmanın hayalleriyle avunur duruma gelmişlerdir.
Söz konusu bu Tevhid değişimi nedeniyledir ki, Ashaptan Ebu Zer (r.a.) gibi bir sahabenin Mekke müşrikleri arasında "La ilâhe illallah" diye haykırdığında bütün müşrikler onun bu sözü tekrarlamasını engellemek için üzerine çullanıp, kanlar içinde bırakıncaya kadar dövmelerine karşılık, değişimin sonrasında (örneğin günümüzde) bizzat müşrikler ve kâfirler, bu sözü Müslüman olduğunu söyleyen insanlara, söyler duruma gelmişlerdir. Elbette ki bütün işlevini ve anlamını yitirmiş bir söz olarak, yoksa "La ilâhe illallah'i" risalette ki anlamıyla haykıranlar olduğu zaman, bugünün müşrikleride Mekke'deki selefleri gibi saltanatlarının sarsıntılarını hisseder ve şaşkına dönmekten kendilerini alamazlardı. Tevhid'in bu değişimi (içinin boşaltılması) daha ilk zamanlarda Müslüman topluma katılan kitlelerden olan bu insanların çoğu, eski inançlarının kapsamında yer alan tanrı inancını birçok özelliğiyle birlikte, yeni inançlarına taşırlar. Böylelikle çoğu insanların düşüncelerini, vahiy bilgisinin tanıttığı "Allah” inancından oldukça farklı tanrı inançları onları meşgul etmeye başlar.
Bundan dolayıdır ki İmam Buhari gibi muhaddisler, daha önce hiçbir örneği olamayacak şekilde kitaplarına "O, her an bir iştedir" ayetini eksen alan bir "bab" eklemeyi zorunlu bulurlar. Çünkü Müslüman olduğunu iddia eden bazı insanlar, Allah'ın yaratıklarıyla hiç ilgilenmediği ve dolayısıyla hiçbir şeye müdahale etmediğine inanmaya başlamışlardır.
Bunun ise uluhiyyet gerçeğini tahrife yönelik bir tavır olduğu açıktır. Bu durum müşriklerin toplumlarda ki bazı insanların hükmetmesine meşruluk zemini hazırlayan yanlış şekilde ki Allah inancını çağrıştıran bir özelliğe götürücü bir inanç değişimi olur ve bu gerçekleşir. Çünkü bazı insanlar Allah'ın hükümlerine rağmen hükümler koyan, bazı insanlara "teslim" olarak Müslüman olduklarını söylüyorlarsa bunun dayandığı temelde, işte bu değişim (içi boşaltılmış olan Tevhid) anlayışı vardır.
Hz. Ömer (r.a.) kendi düşüncesini, Rasulullah (s.a.s.)'ın hükmünün önüne geçirmeye kalkışana, kılıçla karşılık verip: "Benim hükmüm bu" diyerek insanlardan hiç kimsenin, Rasulullah (s.a.s.)'ın önüne geçemeyeceğini, buna muhalif olanın, öldürülmeyi hak ettiğini bildirirken 2 zamanla değişim öyle bir hale gelirki, kendilerini müslüman ilan eden nice insanlar, Rasulullah (sav)'in önüne geçmede hiçbir sakınca görmezler. Halbuki Allah'ın Kitabında övülen, Rasulullah (sav)'in sevgili arkadaşları olan o yüce insanlar, gerektiğinde Rasulullah (s.a.s.)'e bu senden mi yoksa Allah'tan mı? 3 mukabelesinde bulunarak, Rasulullah (s.a.s.)'e Abdullah'ın oğlu Muhammed olduğu için değil, ancak Allah'ın Rasulü olduğu için itaat ettiklerini açıkça ifade ederlerdi.
Allah ve Rasulü’ne itaat kapsamında, emir sahiplerine de itaat emredilip, Müslümanların yaşadığı coğrafyada doğan ve yaşayan müslümanların üyeleri, sadece isim benzerliğinden başka bir delilleri olmamasına rağmen, emir sahibi ilan edilip, onlara itaatin, Allah'a ve Rasulü’ne itaat anlamına geldiğini, meydanlarda, evlerde ve hatta Allah'ın mescitlerinde ilan olunur duruma gelinmiştir. Üstelik bu sahte emir sahipleri, Allah'ın hükümlerini özellikle yok edilmesi gereken, eski çağlardan günümüze miras kalmış, geçerliliğini kaybetmiş şeyler olduğunu ilan etmelerine, İslâm karşıtı olduklarını anayasalarıyla tescil etmelerine rağmen.
Fonksiyonunu yitirmiş Tevhid inancının, Allah'ın Kitabına ve Rasulullah (s.a.s)'in sünnetine açıkça muhalif olmaktan çekinmeyen lider kadrolara, sözde “Müslümanım” diyen toplumlar tarafından övgüler yağdırılırken, diğer taraftan Tevhid'in gerçek manasını yaşamaya çalışan muvahhid müminlere de "sapık veya terörist" damgası vurmaktan geri durmamışlardır. Tevhid'in içinin boşaltılmasının temelinde yatan kuşkusuz, bu göğüslerde olan hevau-hevesin ağır basması, Kur’an ve Sünnet ilminden yoksun kalınmasındandır. Kur'anı bu doğrultuda anlamak isteyen bu kadrolar, Allah'ın hüküm ayetleri üzerinde istedikleri gibi yorum yapmış, Kur'an'daki emirlerin hükümlerini, günümüze sapkın bir şekilde güncellenmiş olarak anladıklarını söylemişlerdir.
Ashaptan Hz. Huzeyfe (r.a.) ile ilgili bir rivayet bu konuda tamda bir delil olsa gerek.
"Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin kafir olacağı" ayetinin İsrailoğullarına ait bir haber olduğunu, birbirlerine anlatan müslüman bir topluluğa rastladığında, Hz. Huzeyfe (r.a.) onlara şu cevabı verir: "Bu İsrailoğulları, sizler için ne güzel kardeştirler doğrusu. Acı olan her şey onlara, tatlı olan herşey de size, öyle mi? Allah'a yemin olsun ki, adım adım onların yollarından gidecek ve onların gördüklerini göreceksiniz. 4
Buda gösteriyor ki Allah'ın Kitabı, geçmişlerin hikâyelerini anlatan, bir kıssalar kitabı olarak algılanmaya başlandığı günden itibaren değişim başlamış, böylelikle kendisinin hidayet rehberi ve sırat-ı mustakime iletmesi için gönderilen kitap yerine, bütün işlevini yitirmiş, sadece bir ibadet kitabı hâline dönüşerek gelmiştir.
DİPNOT
1- Buhari, Kitabu'l-Cenaiz, 1, Ebu Davud, Cenaiz, 20, Buharı, Tevhid, 33, iman, 3, Enbiya, Rikâk, 50 47, Cenaiz, 1, Müslim, iman, 46-52-153, Tirmizi, iman, 17-18
2- Hamidullah, 1/1, Medaric, 1/258
3- Taberi, 2/1-283,337,374
4- Tefhim, 1/399.


