Sözlükte engellemek, hapsetmek, güçlü ve dirençli olmak anlamlarındaki sabır kelimesi, üzüntü, başa gelen sıkıntılar karşısında direnç göstermek ve olumsuzlukları olumlu kılmak için gösterilen metânettir. Sabır, nefsi telaştan, dili şikâyetten, organları çirkin davranışlardan koruma, nimet hâliyle mihnet hâli arasında fark gözetmeyip her iki durumda sükûnetini muhafaza etme, Allah’tan başkasına şikâyette bulunmamalıdır. Rasulullah (s.a.s.):
“…Her kim sabrederse, Allah ona sabır ihsân eder. Hiçbir kimseye sabırdan daha geniş ve daha hayırlı bir ihsân verilmemiştir.” buyurdular. (Müslim, Zekât, 124.)
“Rasulullah (s.a.s.), kaybettiği çocuğuna ağlayan bir kadının yanına uğramış da ona: “Allah’tan kork ve sabret,” buyurmuş. Kadın: Sen, benim musibetime aldırış etmezsin, demiş. Rasulullah (s.a.s.) (oradan gidince), kadına: -Bu zat Resulullah (s.a.s.)’idi, demişler. Bu sefer kadının içine “ölüm acısı” gibi bir şey çökmüş. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.)’in kapısına gelmiş fakat onun kapısında kapıcı filan bulamamış ve: -Ya Rasulallah! Ben, seni tanıyamadım, diyerek özür beyân etmiş. Rasulullah: “Sabır ancak (musibet) ilk başa geldiği ândadır. buyurmuşlar yahud: “Musibetin başa geldiği ilk andadır.” buyurmuşlar. (Müslim, Cenâiz, 15)
Sabır, musibetlerin ilk ânında gösterilen metânettir. Sıkıntıya uğramanın istenen bir durum olmamakla birlikte, böyle durumlar başa geldiğinde sabırlı olmak tavsiye edilmiş bir erdemdir. Hz. Ali’nin: _Allah’ım! Senden sabır diliyorum, dediğini duyan Resûlullah (s.a.s.): Bu sözünle, Allah’tan ağır bir imtihan istemiş oldun, O’ndan âfiyet dile!” buyurmuştur, (Tirmizî, Da’avât, 93)
Rasulullah (s.a.s.), mü’minin sabır ve şükürle hâlini sevaba dönüştürme durumunu şöyle izâh etmiştir: “Mü’minin durumuna gerçekten hayret edilir. Zira her durumu onun için hayır sebebidir. Bu özellik sadece mü’minlerde bulunur. Çünkü sevinecek olsa şükreder, bu, onun için hayırdır. Başına bir belâ gelse sabreder, bu, da onun için bir hayırdır.”
Belâ ve musibetlere karşı direnç göstermek demek olan sabır, mü’minlerin hayatları boyunca en çok ihtiyaç duydukları erdemlerden biridir. Her şeyden önce sabır, tam anlamıyla iman edebilmenin ve bu imanı koruyabilmenin ilk şartıdır. Sabır, İslâm’ın on üç yıl süren Mekke döneminin en bariz vasfıydı. Sabır, İslâm’ı seçen Habbâbların, Ammârların, Bilâllerin her türlü baskı ve işkencelere rağmen imanlarını koruma mücadelesiydi. Belki de bu yüzden Rasulullah (s.a.s.), "iman nedir?" sorusuna: "Sabırlı ve hoşgörülü olmak" diyerek cevap vermişti. Bu yüzden Abdullah b. Mes’ud (r.a.), sabrı "imanın yarısı" saymıştı. Hz. Ali (r.a.) ise sabrı, vücûddaki başa benzetmişti. Nasıl ki, başsız bir vücûdun yaşaması mümkün değilse, sabır olmaksızın imanın kemâle ermesi de imkânsızdı.
İmanın kemâle ermesini sağlayacak ibadetlerin yapılabilmesi de sabra bağlıdır. Meselâ, oruçla sabır o kadar özdeşleşmişti ki, Rasulullah (s.a.s.) "...Oruç sabrın yarısıdır." buyurdular (İbn Mâce, Sıyâm, 44)
“Vuslat Dergisi” Temmuz sayısı, “Sabır” dosya konusuyla sizlerle. Bu sayıda, Dr. Hasan Bulut, “Kur’ân bağlamında sabır ve şükür ilişkisi”, makalesiyle sabır ve şükürün ayrılmaz iki kavram olduğunu ifade etmekte, Mustafa Çelik, “sabrın mektebi, direnişin kalesi Gazze”, makalesiyle Gazze’deki müslümanların sabrın zirvesini örnekleriyle gösterdiler derken, Abdullah Dâî, “sabır, sabır, yine sabır!” makalesiyle davette sabırın ısrarla önemini vurgulanmış. Prof. Dr. İshak Emin Aktepe, “Hz. Peygamber’in Sünnetinde sabır”, makalesiyle Sünnet ten örneklerle sabrı işlemiş. Nejdet Meşe, “Kur’ân’da sabredenlerin Özellikleri”, makalesiyle, Kur’ân’da Rabbimizin mü’minlerin özelliklerini beyân edişini bizlere hatırlatmıştır. Değerli makaleleriyle katkıda bulunan hocalarımızın sa’y-i gayretlerini Rabbimiz, meşkur eylesin. Selâm ve duâ ile.


