07 Eylül 2026 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / / Firavunizm
FİRAVUNİZM

Firavunizm Ramazan Kayan

Kur’an-ı Kerim’de çeşitli ayetlerin Firavun’u fert 
olarak ele almaktan çok onu erkânıyla birlikte 
zikretmesi dikkat çekicidir… Birçok ayette Firav-un’un ailesi (âl-i Firavun), avanesi (mele), kavmi ve askerleriyle (cünûd), birlikte anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade bir sembol olarak takdim edildiğini göstermektedir. Hz. Musa (a.s.) 
insanlık tarihinde hak adalet ve sağduyuyu tem-
sil eden nübüvvet zincirinin bir halkasını oluştururken Firavun, Karun, Hâmân ve taraftarları bunun karşısında yer alan bir zihniyeti temsil etmektedirler. Hz. Musa’nın tebliği sadece Firavun’a değil, onun etrafında bulunan kişilere de yönelik olmuştur. Bu gerçekten hareketle şunun altını çizmek gerekir: Firavun, Hâmân, Karun, Belam, Samiri tarihi kişiliklerinden çok sembol karakterler olarak karşımıza çıkar…
Firavun zalim yöneticiye örnektir… Tuğyan ve ifsadın sembol kişisidir…
Hâmân, zalim yönetimin bürokrat ve askerî erkanına işarettir…
Karun, mal ve servet düşkünü kapitalist para babalarının sembolüdür…
Samiri, sanatı, kültürü, medyayı ellerinde bulun-
duran aydın ve entelektüel dünyayı temsil eder…
Belam, ilmi ile gayrimeşru yönetimleri tezkiye eden ilmiye sınıfına atıftır…
Cünûd, Firavun’un askerleri, istihbarat ağını ve özel kuvvetlerini simgelediğini söyleyebiliriz…
Bunlar zulmün taşıyıcı ana kolonları veya duayenleridir. Kur’an başta bunlara ve işbirlikçilerine “âl-i Firavun” ve “mele-i Firavun” demektedir… Bütün bunlar her tarih kesitinde ve her toplum kesiminde ortaya çıkan zalimlerin paydaş ve parçaları olmuş ortak ve örnek isimlerdir… Dolayısıyla Firavun tarihin belli bir döneminde yaşamış sonra yok olup gitmiş, tarihte kalmış bir şahıs değil, tarih boyunca var olan ve kıyamete kadar da varlığını sürdürecek olan bir zihniyetin adıdır.
Kur’an’a baktığımızda Firavun ve çevresi arasında organizeli bir uyum görürüz… Bu sıradan bir uyum değil, sistematik, iyi tasarlanmış, süreklilik arz eden, derinliği olan bir düzen olarak karşımıza çıkar….
Tepe noktada Firavun oturuyor olsa da buradaki işleyişi iyi incelemek gerekiyor. Firavun kendince kararlar alıp uygulayan ve diğerlerini de kendine uydurmak ve karşı çıkmaktan alıkoymak üzere “baskı” altında tutan bir ceberrut olarak gözükmez… Öyle ki en küçüğünden en büyüğüne kadar yapılan işlerin hemen hemen tümü bu mele’nin/çevrenin söz birliği ve iş birliği ile gerçekleştirilir; neredeyse Firavun yaptıkları ve yapacakları için onlardan “onay” alır. Görünen bir Firavun saltanatı olmakla birlikte gerçek olan sis-
temi sağlama bağlamak için saç ayakları üzerinden kamuoyuna mal etme çabası gözlemlenmektedir. Bu boyutuyla Firavun yönetimi günü-
müzde demokrasi yönetimleriyle benzerlik taşıdığı söylenebilir.
Bu tarafı ile Firavun tüm yetkiyi kendinde toplayan diktatörlüklerden daha çok meclisin ve ka-
nunların kararlarını uygulayan basbayağı demok-
ratik bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor. Oradaki mele’nin yerini üyelerinin şeklen birbiriyle uyumlu gözüktüğü günümüzdeki meclisler almış, sihir-
bazların yerini de Medya… Karun’un misyonunu kartel ve holdingler… Haman’ın rolünü kurmay subaylar ve üst kademe bürokratlar aldı diyebiliriz… Mahiyet itibariyle dünden bugüne değişen çok da fazla bir şey yok diyebiliriz…
 Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as) diğer peygamberlerin aksine, Firavun’un kavmine değil, Firavun’a ve Firavun’un mele’ine/ erkanına gönderilir. Bu erkan arasında Haman’ı, Karun’u ve bunların sahip bulunduğu askerleri sayabiliriz… Firavun Hazreti Musa (as) ile tartışırken kendi kodamanlarına danışarak kamuoyunu arkasına almaya çalıştığını görüyoruz…
Firavun Hazreti Musa (as)’nın mucizelerini görünce tedirginlik içerisinde mele’sine yönelir:
“Sizi topraklarınızdan söküp çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyurursunuz?” (Araf, 110)
‘Teklifiniz nedir ne düşünüyorsunuz?’ diye sormuyor, yerine ‘’ne emredersiniz?” diyor, çok dikkat çekici….
Bu deyim Firavun hükümetinin yönetim ve işleri yürütme yetkisinin mele meclisinin elinde bulunduğuna işaret ediyor… Karar sizin kararınız, ülke tehdit altında, vatanın bütünlüğüne, devletin bekasına kastedenler var, buyurun bu tehlikeyi nasıl bertaraf edeceğiz?
 Oldukça ilginç bir durum söz konusu… O Firavun ki, “Ben sizin Yüce Rabbinizim.” (Naziat, 24) diyen Rablık davası güden kişi değil miydi?
Şimdi ne oldu da “ne emredersiniz?” deme ihtiyacı duydu?
 Demek oluyor ki Firavun, önemli bir olayın sıkıntısı altında kalınca ilahlık davasını geçici olarak da olsa bir tarafa bırakıp, kulları saydığı adamlarından ve devlet ricalinden meydana gelen kabine-
sine ve onların şahsında halkına karşı “ne emrediyorsunuz?” diyerek, emir sizindir, görüntüsü vererek toplumsal desteği arkasına almak için böyle bir yola başvuruyor… Kamuoyunu yanıltmak, siyasi bir manipülasyonla kitlelerin Hz. Musa’dan etkilenmemesi için başvurduğu sinsi bir yöntemdir...
İşte Firavun, kamuoyunu “vatan elden gidiyor” kaygı ve korkusu estirerek Musa ve ona iman edenler aleyhinde galeyana getiriyor… Bunu yaparken kişisel nüfuzunu kullanmak yerine mele ve müfret üzerinden yapmayı daha rasyonel buluyor…. Demokratik yöntemlerle kitlesel desteği arkasına alabileceğini hesap ediyordu…
Firavun düzeninde “iyi tezgahlanmış” propagandanında bir güvenlik eylemi olarak gündemde 
tutulduğuna tanık olmaktayız… Karşı tarafı aşa-
ğılamak, küçümsemek, alaya almak, delilik/mec-
zupluk damgası vurmak, büyücülükle itham etmek, dış güçlerin işbirlikçisi olarak lanse etmek gibi yollarla mesajı ve davetçiyi yıpratma taktikleri tüm zamanların vazgeçilmez yöntemleridir…
Nitekim Hz. Musa’yı (as) şu ithamla itibarsızlaştırma yoluna gitmediler mi?
“Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: “Bu (Musa) gerçekten üstün yetenekli bir büyücüdür.” (A’raf, 109)
Bu propagandalar sonucu “hak olan” gözden düşürülmekte veya gizlenmekte, etkisizleştirilmektedir… Hakkı batıl, batılı Hak göstermek, Hakkı gizlemek ve Hakkın hakimiyetine engel olmak için bu yollara sıklıkla başvururlar…
Böylece Hakkın temsilcileri kitleler nezdinde gay-
rimeşru olarak lanse edilmiş oluyorlar…
Hak Dini getirmiş olan peygamberlerin gösterdiği mucizeler için “büyü” denilmekle kılınmamakta, peygamber de “büyücü” olarak suçlanmaktadır…
 Firavun dönemi büyü, sihir bir güç göstergesi ve kitleleri sisteme bağlama öğesi olarak kullanılmakta hatta Firavun düzeninin bir güvenlik önlemi niteliği kazanmıştı….
Belki bugünkü medya yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük, halkın statükoya bağlılığını 
sağlamak ve sürdürme yolunda Firavunların ve Firavuni düzenlerin vazgeçemedikleri bir araçtır…
Hz. Musa’yı (as) hatırlayalım, Hak dine çağrısı sırasında gösterdiği mucizelere karşı onu halkın gözünden düşürmek ve kamuoyunda etkinliğini azaltmak üzere bir yarış/gösteri düzenlenmesi kararlaştırılır ve bunun için de ülkenin her yanındaki büyücüler çağrılır… Türlü hileler, vaatler, yalanlar entrikalar, şarlatanlıklarla gösteri/şov ya-
parak halkın gözünü boyamak, aldatarak kamuoyu oluşturmak, Firavun ve düzenlerini güçlü gös-
termek avutma uyutma uyuşturma araçları Hakkın değil, güçlünün egemenliği içindir…
Eski ve çağdaş tağutların sarıldıkları ipleri, yılanları iyi tanımak gerekiyor….
Emperyalist dünyanın sanat, kültür, sinema, ede-
biyat, dijital, müzik, spor, tiyatro karikatür üzerinden sergilediği sihir gücünü kimse yadsıya-maz… Kitle iletişim araçlarının kitleleri nasıl bü-
yülediklerinin sayısız uygulamaları ile karşı karşıyayız… Sihirle sindiremediklerini ise silahlı güçlerle susturma yolunu tercih ederler…
Toplum mühendisleri, toplum psikolojisini rüzgâr 
nereden kuvvetli esiyorsa onun etkisine hazır ha-le getirirler. İradesi ve ideali uyuşturulmuş halk-
lara sürüleşmekten başka seçenek bırakmamışlardır….
Unutmayalım ki, dünkü Firavunun kapıkulu sihirbazlarının sihirlerini bozan ‘Asayı Musa’ idi, bugünün tüm sihirlerini bozacak olan da Kur’an-ı Kerim’dir… Bu bakımdan elimizden düşürmemek lazım….
Gerçekten bugün en tehlikeli zehir, toplumsal ifsadı yaygınlaştıran sihir küresel ölçekte insanlığı tehdit etmektedir… İnsanın genetiği ile oynanmakta, fıtrata yönelik darbeler üst üste gelmekte, ahlaki yozlaşma tarihte eşini az rastlanır boyutlarda seyretmektedir….
İnsanı ve aileyi bitirmeye yönelik tüm desise, dü-
zen ve darbeler peş peşe devreye konulmaktadır… Son öldürücü darbe olarak da: “erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını alıkoymak” türünden bir uygulama ile aile ve nesilleri imha etme hedeflenmiştir….
Buradan hareketle nüfus kontrolü, kürtaj gibi uy-
gulamaları yeniden yorumlamak durumundayız... Bu bir insanlık sorunudur… İnsanlık onurudur… Susmakla geçiştirilemez….
Görünen o ki, birçok çirkinlik, kötülük, haksızlık, soysuzluk, ahlaksızlık “devletin beka sorunu” başlığı ile etkili ve yetkili eller tarafından sinsice sürdürülmektedir….
Tüm Firavuni sistemlerin en karakteristik özelliklerinden biri de işte budur… Ödüller, bahşişler, taltifler madalyalar, imtiyaz ve ayrımcı uygulama-lar bu amaca hizmet içindir…. Düzenbazlar, dalka-
vuklar, güce tapanlar, sistemin uşakları bu amaca yönelik yalakalık, yalancılık misyonlarını profesyonelce yürütmektedirler….
Firavuni sistemler tek plan üzerinden gitmezler... Duruma, devrana, koşullara göre B planı, C planı hemen devreye giriverir... Devlete devamlılık esastır... Tarih boyunca süregelen bütün Firavunların yönetimlerine baktığımızda bu uygulamalar karşımıza çıkacaktır….
Söz buraya gelmişken “Mele” kavramını biraz daha detaylı anlamaya çalışmamız gerekir diye düşünüyorum:
Kur’an-ı Kerim’de sıkça geçen bu kavram: Bir toplumun ileri gelenleri, görüşlerine başvurulanlar, kendileri ile istişare edilenler, bir anlamda da yönetici sınıfı kastediliyor…
Kur’an’da daha çok peygamberlere itiraz ve onların davetlerine karşı gelmekle bilinirler… Kitleleri de kışkırtan, varlıkları ile şımaran kibirli kesimdir...
Cahiliye toplumlarda sermaye sahibi zenginler devlet erkini ilahi mesabesinde gören halklarda devlet adamları, faşist yönetimlerde tiranlar, askeri rejimlerde diktatörler, demokratik toplumlar da siyasiler, bürokratlar bu kategoride değerlendirilebilir…
Allah’ın Resullerini en çok yoran bu mele takımı olmuştur. “(Nuh’un) kavminden küfreden mele; “Biz seni ancak bizim gibi bir beşer görüyor ve sana ancak ileri görüşten yoksun ayak takımımızın uyduğunu görüyoruz ’dedi. (Nuh, 27)
Mele taifesi yönetimde tepe noktada bulunan küfrün önderlerine akıl hocalığı yaparlar. Zulüm sistemlerinin güç kazanması onlar üzerinden gerçekleşir. Onlar, ekonomik gücün verdi-
ği şımarıklıkla çevrelerinde bulunanlara hükmederler, onlar istedikleri gibi yönlendirir ve yönetir-
ler. Çünkü onları aşağı tabaka ve değersiz insan sürüsü olarak değerlendirirler, iman edenlerle alay ederler, aşağılarlar, sürekli ezmeye ve sindirmeye çalışırlar...
Mekke’de Hz. Muhammed (sav) e karşı çıkan ileri gelenlerin durumu da bundan farklı değildir. Aralarında bir yetime risalet gelmesi, insanların onlara değil de bir peygambere tabi olmalarını hazmedemiyorlardı. Hatta diyorlardı ki,
“Ey Muhammed, kaminin önderlerini bıraktın da zayıf ve itibarsız kişilerle bir mi oldun? Onları yanından kov, belki sana uyarız. “(6/52)
Tüm zamanların diktatörlerine, monarklarına, des-
potlarına, zulüm düzenlerine yardım eden, akıl veren, politikalarını destekleyen işte bu yoldan çıkmış mele sınıfıdır.
Mele kesimi, toplumu oluşturan insan katmanlarını sistemin belirlediği kurallara uymaya, otoriteye boyun eğmeye ikna etmek için devrededirler.
Mer’i sistemi ayakta tutan mele zümresi örgütlüdür… Organize işlerde mahirdirler…
Entelektüel, akademik, ekonomik, medyatik, bürok-
ratik tüm güç alanları onlarda temerküz eder…
Egemen elitlerin oluşturduğu bu çıkar çarkları sadece kendileri için işler. Statükolarını asla kaybetmek istemezler... Onlar için sahip oldukları konum hayat-memat meselesidir.
Halkın sırtından inmeyen, habire semizlenen,  ilik-
lerine kadar toplumu sömüren ve bunu yasal çerçevede sürdüren, tüm bunları yaparken de top-
lumsal maslahat adına yaptıklarını arsızca iddia ederler... Adaletsiz bir sosyal yapı, ahlaksız bir si-
yasal sistem bunların nemalanmaları için vazgeçilmez zeminlerdir…
Evet, egemen güçlere çanak tutan Mele, destek veren Mütref, meşrulaştıran Belam, makyajlayan ve pazarlayan Samiri, finanse eden Karun, sistemi oturtan Haman ve tüm zamanlarda koruyan ve kollayan cünud (askeri erkan) dur…
Arkasına sığındıkları, sürekli ululadıkları kutsal ata-
lar söylemi ile sömürü sistemlerini sürdürürler…
Baskıcı zorbalara boyun eğmeye halkı hazırlayan bu mele dünyasıdır… Tüm kurum, kuruluş, araç, teknoloji ve tekniklerle bu amaca hizmet ederler…
Nesillerin özgürlük ruhunu körelten, muhakeme yetisini felç eden, itiraz bilincini dumura uğratan mezkûr odaklar sinmiş, silik bir toplumun inşasında sürekli aktif pozisyondadırlar…
Köşe başlarını, kaynakları, kilit noktaları ellerinde tutan ve kalabalıkları manipüle eden, sisteme entegre eden bu işleyiş kitlesel enerjiyi böylece bloke etmiş oluyor…
Tüm bunları kimi zaman yanıltma, çarpıtma ve kandırma yolu ile bazen de zorlama yolunu seçerler … Tezvirat, tahrifat, tahribat bunların ustaca sürdürdükleri yöntemlerdir. Bugün teknoloji, bilim, dijital, finans gücü meleliği tarih de eşine az rastlanır boyutlarda azdırmıştır…
Belki de mele mele olalı 21.yy’ın bu sürecinde olduğu kadar azgınlıkta zirve yapmamıştır, diyebiliriz…

Nefsi emmare imparatorluğu sonuna kadar hedonizme kapılarını açmıştır, genç nesillerin bu akımdan korunmaları günbegün daha da zorlaşmıştır…
Fıtratlarına yabancılaşan genç kuşaklar bu anaforda güç odaklarının tuzak ve kumpaslarına kur-
ban gittiklerini gözlemlemekteyiz… Düzene uygun kafalar yetiştirme projeleri güncelliğini kaybetmiş değil….
Mele’nin amacı sisteme sadık birey yani muti vatandaş… Ehliyet, liyakat ve kabiliyetler köreltilmiş, sadece otoriteye sadakat ve koşulsuz teslimiyet empoze edilmiştir…
Resmi ideolojiye sadakat, itaat ve devletin bekası için tüm argümanlar özenle seçilmiş, pradigmanın payidar olması için tüm imkanlar seferber edilmiştir…
Edilgen, pasif, silik ve sinik nesiller bu mihrakların vazgeçilmez pazarlarıdır…
Bu zevat ilahi uyarıya kapalı, nebevi çağrıya karşı oldukça katı, resmi ideoloji dışında tüm düşüncelere sert ve tahammülsüzdürler… Alternatif yaşam biçimlerini kendi yaşam tarzlarına yönelik en büyük risk olarak görürler…
Hele hele Hakkın gelmesinin, kendi sonlarının ilanı demek olacağının farkındadırlar. Bu ihtimale karşı gözlerini kırpmadan kan dökmeyi göze alırlar. Çünkü bu korku ile gözleri dönmüştür… Saltanatları sallantıya girmeye görsün her türlü saldırganlık bunlardan beklenir…
Örümcekten evlerinin (sistemlerinin) çökmesinden aşırı korku ve kaygı duyarlar…
Firavunların anıt mezarları olarak inşa edilen piramitlerin mimari özelliklerine baktığımız vakit, Firavunizmin karakteristik ve sistematik yapısını net olarak gözlemleyebiliriz…
Piramidin tepe noktasında ilahlık iddiasında bulu-
nan Firavunun durduğunu fark ederiz. Tepeden aşağıya doğru indikçe Firavuna yakınlık derecesine göre mele ve mütref taifesinin konuşlandığını müşahede ederiz. En geniş köleleştirilmiş halk tabanının da aşağılanmış, ezilmiş bir halde en altta kaldığını ve tüm yükü onların çektiğini görmek mümkün…
Adil ve özgür bir toplumun simgesi ise Kâbe’dir… Eşitlik, adalet, özgürlük, hakkaniyet ve insaniyet Kâbe’de mündemiç… Aynı zamanda İslam nizamının muhteşem temsili…
Hülasa tağuti sistemlerin insanın inancına ve onu-runa yönelik bu inkâr ve ifsadı nasıl durdurabiliriz…
“Mele”leşen ve “mütref”leşen bir dünyaya karşı konumlanacağımız adres, konuşlanacağımız mevzi muttaki bir toplum olmaktır…
Salatı, adaleti, hakka şahitliği ikame edecek bir toplum duruşu sadık ve salihlerle birlikte sonuna kadar sürdürmektir…
Marufun iktidarı, münkerin izalesi için bedel ödemektir.
Yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya, din tamamen Allah’ın oluncaya kadar bu yüce savaşımı kesintisiz sürdürmektir.
Rabimizin muradı belli: “Biz ise yeryüzünde güç-
süz düşürülenlere (temel hak ve hürriyetleri yok sayılan güçsüzlere baskıcı, zalim idareciler altında ezilip sömürülenlere) lütuf da bulunmak, onları önderler (söz sahibi) yapmak ve (ezen, sömüren, zulmeden, güçsüzleri köle yapan azgın kimselerin topraklarına) varis kıl-
mak istiyorduk.
Onları o ülkede egemen kılalım, Firavun ile Haman’ı ve ordusunu da koktukları akıbete uğratalım.” (Kasas, 5-6)
“Allah, sizlerden iman edip salih amellerde bu-
lunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar bana kulluk eder-
ler, hiçbir şeyi bana şirk koşmazlar. Artık bun-
dan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar fâsık-ların ta kendileridir.” (Nur, 55)
İşte Hak –Batıl mücadelesinde müminlerin duracağı yer ve sünnetullahın işleyiş tarzı.
MÜTREF
Kur’an-ı Kerim’de Mele kavramına yakın bir anlam içeren bazen de mele ile birlikte kullanılan kavramlardan biri de mütreftir. Mütref yaşadıkları toplumda ekonomik güç sahibi ve sermaye birikimleri ile öne çıkan zengin taifeye denir.
Bu vasıflara sahip insanlar toplumun tepe noktasında çöreklenmiş aristokrat sınıftır. Yaşadıkları sürece mal, mevki ve servetlerinden dolayı kendilerini güçlü, ötekilerini güdülmeye layık zavallılar gözü ile bakarlar. Halkı aşağılayan bu anlayış, onları beceriksiz, kafası çalışmayan ve o tabakayı kendilerine muhtaç sefiller olarak değerlendirirler.
Muhteris, mağrur ve müstekbir duruşları ile her türlü haksızlığa, vicdansızlığı ve ahlaksızlığı yaşam felsefelerinin gereği olarak görürler…
Servet, asalet ve devlet kaynaklı imkânları ile kendilerini dokunulmaz, sorgulanmaz, “la yüsel” bir konumla konumlandırırlar…
 Ukala, üsttenci, azgın ve ahlaksız bu zümre zulüm sistemlerine sırtlarını dayayarak İslami ve insani değerleri dumura uğratırlar…
 Statülerinden, sömürü sistemlerinden asla taviz vermezler… Beşeri sistemlerin ağa babaları olarak önemli kaynakların üzerine oturmuş, sonradan görme, kibir budalası bir konumda bulunurlar…
 Evet, yukardaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi mütref, mele ile aynı anlam haritası üzerinde bulunmaktadır…
Mele ve mütref birbirinin mütemmimidir. Kur’an bunları tanımlıyor:
“Dünya hayatında kendilerine refah verdiği-miz halde küfredip ahirete kavuşmayı yok sayan o (mele) kodaman güruh ise söyle dedi: Bu başka değil, ancak sizin gibi bir beşer, yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.” (Müminun, 33)
Bu güruhun peygambere ve iman edenlere bakışı budur…
Mele ve mütref Allah’a iman ve peygambere itaati aşağı tabaka insanların ilgi duyacağı bir konu olarak görürler. Onlar sıradan halkın seviyesine inip, itibarlarını kaybedecek değiller, tam aksine sürekli inanan insanları itibarsızlaştırma uğraşı içindedirler…
Şunu da belirtmek gerekir, bir toplumun helakı önde gelen mele ve mütreften dolayıdır… Toplumsal çürümenin tasarlayıcı ve ifsadın taşıyıcı özneleri onlardır…
Marufla münkeri, haramla helali, hak ile batılı karıştırır, hakikati çarpıtır ve hak yolundan saptırırlar…
Tüm kirli, karanlık, şaibeli işlerini yasallaştırıp top-
lumsal yozlaşmanın yolunu açarlar… Fahşa, fesat, fitne, fısk, fücur legalize edilerek yaygınlaştırılır…
Konfora dayalı bir kokuşmanın tüm kapı ve kanallarını açık tutan bu kesimlerdir…
Yönetim erkinin tüm ünitelerine varlığın gücü ile nüfuz eder ve de hükmederler…
Bir hususun daha altını çizmek gerekir; mele ve mütrefi sadece kafirler arasında aramak gerekmiyor, kendini İslam’a nispet eden, bu iddia ile beraber “ mele”leşen ve “mütref”leşenleri göz ardı etmemek gerekiyor…
Mele ve mütreften şikayet ederken içimizden “mele”leşme, “mütref”leşme marazına maruz kalanları nasıl ıslah etmek gerekiyor?
Böylesi bir gidişatın ne kadar farkındayız?
Sistem içi imkân ve imtiyazlar elde ettikçe, tanınmaz hale gelen, reddi mirasçı davranan ve kendini dağıtan bir dönemin dava adamlarını hatırlamak gerekiyor…
Bakıyorsunuz sahip oldukları nimet bolluğu ve refah düzeyi yüzünden insani ve İslami değerlerden soyutlanmış, büyüklenmiş, adeta büyülenmiş azgın ve sapkınlara dönüşmüş haldedirler…
 Hakikate karşı kör, sağır, dilsiz ve acımasız olmuşlardır…
Kendilerine sorsan kamu adına iş yaptıklarını, top-
lumsal huzuru temine çalıştıklarını iddia ederler…
Bu sömürü sistemlerinin ömrünü uzatanlar ise süreç içerisinde sessiz kitlelerinde mele ve mütrefliğe özenti duymasıdır.. Bu çarpık ve çirkin gidişata itiraz etmek yerine iştah duymalarıdır... 
Halk kesimi böylesi bir işleyişe imrenirse işin sonu 
nereye varır?
Böylesi bir zeminde doğal olarak mele ve mütref dünyası kendilerini toplumun ıslahatçı ve kalkınmanın mimarları olarak göreceklerdir…
Zaten mele ve mütref taifesi, halkın uyanışından, muhakeme gücünden, muhalefet bilincinde, sor-
gulama iradesinden sürekli kaygı ve korku duyarlar... Onların halktan tek istedikleri uyum, uzlaşı, uysallık yani onursuz ve omurgasız bir teslimiyet… Çünkü çok iyi biliyorlar ki, aklını iradesini kullanan bir halk için, mele ve mütref ehlinin büyülü yaşamlarının bitmesi demektir…
Onlar statükocudur, her yeniliği, her soruyu, her arayışı kendi varlıklarına yönelik bir tehdit algısı olarak görürler…
 Algı ve anlayış bu olunca, hâkim zümre halkın özgürlük talebini hoş görmemekte, hatta bunu onlara çok görmektedirler… Özgürlükleri kaldırabilecek bir olgunlukta olmadıklarını düşünürler…
Onların bu bakış açıları tüm davranışlarına yansımakta, adaletten, ahlaktan uzak her türlü uygulamada onların imzası bulunmaktadır…
Halka bakış açısı ve davranış biçimi böyle olmasına rağmen mele ve mütref takımı kendilerini halkın kurtarıcısı olarak görmekte ve buna göre konumlandırmaktadırlar… Halkın irade ve özgürlüğünü, düşünce ve talebini yok sayan, onları güdülecek sürü gözü ile değerlendiren bu mihraklar kurtarıcı rolünü de kimseye bırakmazlar…sürü gözü ile değerlendiren bu mihraklar bırakKurtarıcılık adına geniş halk kitlelerini çukurlara mahkûm kılmaktadırlar. Kur’an’ın evrensel çağrısı, peygamberin tüm çırpınışı insanlığa beşeri sistemlerin bu çukurlarından kurtarma çabasıdır…
Modern çağ dahil, tüm zamanların mele ve mütrefi aynı mantalite ile tevhidi çizgiye, nebevi duruşa set çekme, ket vurma peşindedirler… Bunu bir miras olarak kendilerinden sonraki güç odaklarına telkin etmişlerdir... Buna direnenleri ise askeri darbelerle terbiye, daha doğrusu tasfiye etme yöntemini devreye koymuşlardır…
Son olarak şu hususun altını çizmek gerekir.
Biz mütreften şikayet ederken içimizde mütrefleşme temayülünde olanların farkında olmamız gerekiyor.
Mal makam ve mansıpla tanışan Müslümanların mütrefliğin bir ucundan tuttukları gözlenmektedir
Mütrefliğin sadece dışımızda değil içeride nasıl seyrettiğini göz ardı etmemek durumundayız.
Bireysel ve toplumsal hüsranların önüne geçmek için müsrefleşme akımına muttaki kimliğimizle direnebiliriz.
Salah ve felah yolunda emin adımlarla yürüyebiliriz.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul