Hz. Eyüp, güzelliklerin üzerinde toplandığı biri.
Uzun boyu, geniş göğüslü, kalın kollu ve güçlü bacaklarıyla kuvvet timsali.
İstediği her şeyi yapabilecek, her işin üstesinden gelebilecek, heybetiyle etkileyici bir insan.
Bir insanda olması gereken her şey var.
Suriye bölgesinde ondan söz edilmeden anlatılacak hikâye bulmak kolay değil.
Beseniye Yöresi’nde dağlar, ovalar, otlaklar ve buraları dolduran hayvanların sahibi de o. Bölgenin her bir yerinde onun izleri var. Allah verdikçe vermiş, dağ taş onun mal varlığı ile dolup taşmış…
Çobanları, hizmetlileri, hizmetlilerinin çoluk çocuğu, köleler, kölelerin yakınları hep onun işlerini görmek için çalışmaya devam etti.
Sadece bunlar değil, Allah kendine eş ve çocuklar ihsan etti. Onlarla hayatın bütün güzelliklerini yaşamaya başladı. Onların hayatlarına dokundu. Hayatlar onun dokunuşlarıyla güzelleşti de güzelleşti.
Bütün bu güzelliklerin yanında taşıdığı özellikleri ile de diğer insanlardan farklıydı.
İnsanların en halim selimi.
İnsanların en sabırlısı.
Öfkesine hâkim olma ve öfkesini yenme konusunda örnek gösterilecek biri…
Yoksulları giydirir, açların karınlarını doyururdu.
Herkese karşı oldukça merhametli ve mütevazı bir duruşu vardı.
Yetimleri himaye ederdi.
İhtiyaç sahiplerini görüp gözetir, onların hamiliğini yapardı.
Misafir ağırlamakta üzerine kimse yoktu.
Bütün bunları Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmek için yapardı.
Şükrederdi.
Hikmetli düşünendi.
Allah’ın lütfu ile zengin olandı.
Veren Allah olduğuna göre, verdiklerinin de istenilen yerlere harcanması gerektiğini bilir ve uygulardı.
Bunca nimet ve üstünlüklerin yanında her insana nasip olmayan bir nimet daha verilmişti kendisine. Öyle mal ve mülk ile sahip olunacak bir şey de değildi. Onu ancak Allah istediği kullarına verirdi.
Ona verdi: Elçi olarak görevlendirdi. Allah’ın pey-
gamberlerinden biri oldu.
İbrahim, İsmail, İshak, Yakup peygamberler gibi..
Yakup Peygamber zamanında İbrahim Peygam-
ber’in dini olan tevhit inancını tebliğ etmekti görevi. Halkın bir olan Allah’a inanmaları için didindi durdu.
Denizler gibi yayılan ekinleri vardı. Rüzgarla salınır ve olgunlaşmayı beklerdi. Ekin denizine bakan gözler kendini alamazdı. Göz alabildiğine uzanıp giden bu tarlalar/verimli topraklar Eyüp Peygamber’in varlıklarını artırmaya devam etti.
İnsanlar imtihan için gelirdi dünyaya.
Peygamberler de öyle. Yalnız peygamberlerin sınanmaları bazen daha çetin olabilirdi.
Yalnız kalırlar, dışlanırlar, taşlanırlar ve bazen de öldürülebilirlerdi.
Eyüp (as) için de zorlu bir dönem başladı. Çok uzun bir yolculuğa çıkar gibi. Yolun ve yolculuğun sıkıntılarıyla karşı karışa geldi. Birbirinden daha zorlu badireler bekliyordu kendisini.
Allah onu sınamaya tabi tuttu. Sınanmanın zorlukları bir bir onu buldu, yakasına yapıştı.
Verilenler geri alınmaya başladı.
Güçlü kuvvetli Eyüp Peygamber sağlığını kaybetti.
Kıymet biçilemez serveti eriyip yok oldu.
Ailesi dağılıp gitti.
Hastalandı, üstelik o zamana kadar bu derece şiddetlisi görülmemiş bir hastalık.
Gücünü kuvvetini kaybetti. Hareket edemez oldu.
Yemek yiyemez hale geldi.
Ayaklarının dermanı kesildi.
Muhtaçları görüp gözetirken kendisi muhtaç duruma düştü de görüp gözetilecek hale geldi.
Oğulları bir yıkığın altında kalarak öldü.
Kendine bakacak olanlar bir bir yanından uzaklaştı.
Akrabaları ve yakınları onu terk etti.
Önceden iyilik yapılanlar, yaptıkları ufak tefek iyilikleri başa kakmaya başladı.
Yaptığı iyilikler unutuldu.
Çağrıları karşılıksız kaldı.
En çok ilgiye muhtaç olduğu anda yanında kimse yoktu.
Kâle alınmamak en büyük cezaydı. Halkı bu cezayı ona layık gördü; kale alınmadı.
Ondaki hastalığın kendilerine de bulaşacağı dü-
şüncesiyle onu yaşadıkları beldenin dışına çıkardılar. Bu şeytanın bir oyunuydu. Halk bu oyuna çabucak inanıverdi. Şeytanın oyuncağı oldular da zulmetmeye devam ettiler.
Kandırıldılar ve Eyüp Peygamber’i yerinden yur-
dundan kovdular.
Bütün bu olup bitenlerin kendileri için bir imtihan olduğunu/olabileceğini hiç düşünmediler. Düşüncesizce hareketlerine devam ederek onu yok saydılar. Onun peygamber olduğunu unutuverdiler…
Eyüp Peygamber, şehir dışında pejmürde bir hâlde yaşamaya devam etti.
Üzerine çekilmiş basit bir gölgelik altında günleri geçmeye başladı.
Gelen gideni azaldı.
Yalnızlaştı.
Bir başına kaldı.
Bu sırada sadece biri vardı yanına gelen. Onun ihtiyaçlarını karşılayan. Onun dertlerine yardım-
cı olmaya çalışan. Bir tek o. Karısı.
Karısı, ihtiyaçlarını gördü. Ona baktı. Onun kıymetini ve değerini unutmadı.
Artık hastalığı o kadar ilerledi ki tanınmaz hale geldi.
Hastalığının verdiği ağırlık gün geçtikçe arttı. Uzuvlarını kullanamaz onlara hükmedemez oldu. Büyük bir zorluk içinde nefes almaya çalıştı. Vücudu artık tanınmaz bir hal aldı. Nefes alıp veren bir ceset gibi oldu…
Günlerin birinde karısı ona şöyle dedi:
“Sen duası kabul gören birisin. Şifa vermesi için Allah’a dua etsen!”
Eyüp Peygamber’in cevabı halini yansıtır şekildeydi:
“Biz yetmiş yıldır nimet içerisinde yaşadık. Şimdi de Allah’tan gelen bu sıkıntılarla hayatıma devam edeyim.”
Sözün bittiği yer.
Bilinçli bir tercih.
Allah’tan gelene sabır ile geçecek bir dönem…
Karısı, Eyüp Peygamber’in bu haline çok üzüldü. Onun hastalığına ve dertlerine çare bulmak için didinip durdu. Çare olarak sunulan her şeye koşturdu.
Ağladı.
Çok ağladı.
Kaybettikleri servetlerine ağladı.
Evlatlarının yok oluşuna ağladı.
Güçlü kuvvetli eşi Eyüp Peygamber’in sağlığının bozulmasına ağladı…
Eyüp Peygamber bu sızlanışlara dayanamayıp karısına sordu:
“Bütün bunları bize veren kimdi?”
“Allah!”
“Bu ihsanlardan kaç yıl faydalandık?”
“Seksen!”
“Bütün bunları kaybedeli kaç yıl oldu?”
“Yedi!”
“Yazıklar olsun sana! Seksen yıl nimet içinde yaşarken bir şey yok, şurada yedi yıldır dertlere müptela olunca neden bu kadar üzülüyorsun. Bizim bütün bunlara seksen yıl katlanmamız gerekmez mi?”
Eyüp Peygamber’in sıkıntıları arttıkça sabrı da arttı.
Dayanılmaz acılarla boğuşurken “Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” diyerek dayandı.
Yakarışları sabırla devam etti:
“Ey rabbim! Bundan önce beni varlık içinde bıraktın. Öyle ki gündüzleri verdiğin mallar ile uğ-
raşır oldum. Geceleri de verdiğin evlat sevgisiyle günlerimi doldurup oyalanıyordum. Ama şimdi bunların hiç birisi yok. Şükürler olsun sadece sen varsın. Senin zikrin ve sana olan şükrüm ile bütün zamanlarımı dolduruyorum. Kulluğumu ve acizliğimi sonuna kadar hissederek yaşıyorum. Şükürler olsun, şükürler sana olsun…”
Hastalığı iyileşmedi. Arttıkça arttı, iyileşme süreci uzadıkça uzadı. Aradan yıllar geçti…
Yakın, akraba, eş-dost herkes ondan uzak durdu.
Sadece iki kişi kaldı yanında yakınında. Onlar da Eyüp Peygamber’in bu haline güvenleri yok olmuş bir şekilde konuşmaya başladılar:
“Bunca yıldır bu illetin pençesinde cebelleşirken Allah ona şifa vermiyor. Halbuki bu illet ona ulaşmamalıydı. Demek ki Allah onda bir hayır görmüyor…”
Onlardan duydukları Eyüp Peygamber’in çok ağırına gitti.
Yine bir başka gün:
“İşleyip azabını çektiğin günahından dolayı Al-lah’a tövbe et!” dediler.
Onu suçlayıp durdular.
Kınamalarını artırdılar.
Üzdükleri insan sıradan biri asla değildi. Halkın en hayırlısı, en seçkiniydi. Hak ve gerçekten başka bir şey yapmayanıydı. Halden anlayanı ve herkesin yanında olanıydı…
Allah kullarına bazı sıkıntılar vererek denemeye tabi tuttuğunu hiç anlamadılar. Anlayamadılar…
Dilsiz olmadıkları hâlde rastgele konuşmaktan korkarak susanların olduğunu anlamadılar. Al-lah’tan gelene boyunlarının kıldan ince olduğu gerçeğini düşünmediler.
Allah’ın yoluna kul olmaktan çok kendilerini beğendiler. Biraz da kendilerinin üstün oldukları düşüncesiyle sevindiler.
Kendilerine Hz. Eyüp’ün başına gelenler gelme-
diğine göre daha iyi durumdaydılar. Kendileri-nin yaptıkları iyiliklerle sağlıklı yaşamaya devam ettiklerini sandılar. Halbuki Eyüp Peygamber yapmış olduğu iyilikleri kimse yapamazdı…
Hal böyleyken onun düştüğü durumu anlamak istemediler de kendilerine çıkarımda bulundular. Kendi kendilerini sevme konusunda abartı içinde kaldılar. Belki de iyiliklerine kendileri kıymet biçmeye kalktılar.
Kıymet biçici sadece Allah’tı.
Allah verirdi ve alırdı…
Eyüp Peygamber bu iki adama serzenişte bulundu:
“Vaktiyle herkes benim sözümü dinler, bana saygı da kusur etmezdi. Düşmanımdan bile hak-
kımı tanıyanlar oldu. Ama siz bunu bile yapmadınız. Artık bana hastalığımdan ve içinde bulunduğum durumdan bile ağır geliyorsunuz. Sizin verdiğiniz sıkıntı, içinde bulunduğum sıkıntıdan daha eziyet verici. Artık sizlerle konuşmak istemiyorum. Görüşmekten uzak kalacağım.”
Eyüp Peygamber’in hali dayanılır gibi değildi. Onun her şeyiyle ilgilenen karısı derman arama peşine takılmış sürüklenip gidiyordu. Onun bu hali üzerine bir dağ gibi çöküyor ve her şeyden medet umar hale getiriyordu.
Bir gün kocasını tedavi etmesi için ününü duyduğu bir şifacıya gitti. Adam bu çağrıya olumlu cevap verdi. Ama şartlarını sıraladı. Eyüp Peygam-
ber’in karısı şifacının şartlarını kabule çoktan razıydı. Zira kocası gözünün önünde eriyip bitiyordu. Sona doğru koşar adım gidiyordu.
“Sen şifa verdin diyerek kendisine secde edilecek.”
Sarsıcı bir şarttı. Kabul edilebilir bir tarafı da yoktu.
Eyüp Peygamber bu olanları duyunca çok öfkelendi. Bütün sıkıntılarını unuttu da öfkesiyle baş edemedi ve karısına gerçeklerin ne olduğunu haykırdı:
“Sen onun şeytan olduğunu anlayamadın mı? O Allah düşmanı seni dininden döndürüp inancını yok etmek istemiş. Sen nasıl olur da onun sözüne kulak verirsin. Secdenin sadece Allah’a yapılacağını bilmez misin? Yanımdan hemen uzaklaş. Artık seni görmek istemiyorum. Eğer Allah bana şifa verirse sana yüz sopa vuracağım…”
Kendisini üzen konuşmalardan sonra karısının bu yaptıkları onun için çok ağır geldi. Herkesi yanından uzaklaştırdı ve tek başına kaldı. Artık ona bakacak, işlerini görecek kimse kalmadı.
Yanında ne bir kimse ne bir yiyecek ne de bir arkadaş kalmayınca Allah’ın nimetlerini ve yaşadıklarını düşündü.
Derin düşünceler içinde secdeye kapandı. Al-lah’a en yakın olduğu yerde niyazda bulundu:
“Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” (Enbiya, 21/83)
“Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” (Sa’d, 38/41)
Ey Allah’ım! Uğradığım zahmet, meşakkat ve hastalık yüzünden şeytan vesveseye yol bulup beni yordu. Elimden tut, bana yardım et ya Rab! bendeki bu sıkıntıyı kaldırıver Allah’ım.
Bunca derde ve sıkıntıya karşın sabır ile yıllarını geçiren Eyüp Peygamber için artık sabrın müjdesi zamanıydı: Mucize bir olay.
Bütün dertlerden kurtuluş vakti.
Artık sabrının meyvesine ulaşma anı geldi. Allah onun yakarışlarına karşılık verdi:
“Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik. (Sa’d, 38/42)
Mucize gerçekleşti.
Ayağını yere vurdu ve oradan bir su çıktı. Şifalı bir su. Dertlere ve tüm ıstıraplara çare olacak su…
Yerden çıkan suyla yıkandı ve temizlendi.
Yıkandı ve şifa buldu.
Allah’ın nimet olarak verdiği bu sudan kana kana içti.
İçti ve serinledi.
İçti ve vücudunu saran hastalıklardan kurtuldu. Hastalığın illetinin esaretinden azat oldu…
Yıllardır acısına sabırla katlandığı hastalığı iyileşiverdi. Rabbi şifasını böyle sundu.
Derin ve hikmetli düşünenler için bunun ne olduğunu anlamak hiç de zor olmaz.
Düşündü ve şükretti.
Sabretti ve dertlerinden kurtuldu.
Veren de alan da Allah’tır dedi ve imanını hep taze tuttu.
Akıl sahipleri ibret alsınlar diye ona iyilik ve lütufta bulundu.
“Böylece Biz de onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rah-
met (bahşettik) ve ibadet (istikamet ve teslimiyet) ehli için de bir zikir (öğüt ve ibret) olmak üzere, (ona hem eski servetini ve) ailesini ve onlarla beraber, (benzer nimetlerimizin) bir mislini daha verdik.” (Enbiya, 21/84)
Eyüp Peygamber en ağır sınanmalardan birini yaşadı. Dillere destan bir sabır örneği gösterdi. Allah da onun bu sabrına karşılık verdi ve ona şifa ve nimetler ihsan etti.
Eski gücüne kavuştu. Eski mal mülkü yeniden emrinde oldu.
Çoluk çocuk, aile bir araya geldi. Dağılmış olanlar toplandı.
Bunlar birer sınanma ödülüydü. Ödülü kazandı ve şükretmeye devam etti.
Karısı kendisine şeytanın aldatmacasını teklif ola-
rak getirdiğinde çok kızmış ve yanından gitmesini istemişti. Onunla görüşmek istemediğini söylemişti. Karısı onu düşünmeye devam etmişti. Kocasını düşünmekten uzak kalamamıştı...
Eyüp Peygamber iyileşirse karısına yüz sopa vuracağını söylemişti. Sözünü yerine getirmesi gerekirdi. Artık söz icrası sıradaydı.
Karısı Eyüp Peygamber’in iyileşmiş haliyle karşılaşınca onu tanımada zorlandı. Ama oydu, Eyüp Peygamber. Tıpkı sağlıklı günlerindeki gibi...
“Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma.” (Sa’d, 38/44)
Kendine ait bir ruhsat ile Allah’ın yardımına mazhar oldu. Yüz sapı bir araya getirip karısına vurarak yeminini yerine getirdi.
Karısı büyük fedakarlıklarda bulunmuştu. Hizmetinde olmuş onun ihtiyaçlarını gidermek için çabalayıp durmuştu. Eyüp Peygamber’in zor zamanlarında yanında olmayı görev bilen karısı da Allah’ın nimetinden bu şekilde yararlanmış ve yemin gereği yüz sopa yeme cezasından bu yolla kurtuluvermişti…
Eyüp Peygamber Allah’ın dinini tebliğ etmeye devam etti. Üstelik kaybettiği bütün nimetleri fazlasıyla yeniden elde etti.
Sabreden bir kuldu.
Güzel bir kuldu.
Allah’a yönelen bir kuldu.
Güzellikler içinde hayatını sürdürdü.
Sabretti ve selamete erişti.
Allah’tan gelene itiraz edilmezdi, etmedi.
Allah seçtiği ve insanlara gönderdiği kulunu sınanmaya tabi tuttu.
Sınanmayı sabırla tamamladı ve Allah’ın sonsuz rahmetinden üzerine düşene sahip oldu.
Diğer insanlara örnek oldu.
Sabrı örnek olarak dilden dile ve çağlar ötesine taşındı.
Sınanma öyküsü olarak anlatılmaya devam etti.
Kıyamete kadar da anlatılmaya devam edecek…


