Bu kıssa, iki adamın kıssasıdır. Biri iki tane bağın sahibi, diğeri ise tüm geçici niceliklerin üstünde bir hikmetin sahibidir. Malumdur ki, mal ile gurur duymak en kadim aldanmalardan biridir. Tevafuk,
gurur” kelimesi de aldatmak demektir.
Dünyada her şey değişiyor, özellikle son yüzyılda çok hızlı değişiyor. Lakin binlerce yıl geçse de değişmeyecek olan en temel beşerî illet, dünyevî “te-
kasür” arzusudur.
Asr Suresi’nin şahitliğiyle; Kendi benliğini, takva ve güzel ahlak hasletleriyle değil, sahip olduğu meta ile tanımlayan ve var eden insanın “hüsranı”, mülkiyet hırsına deva olacak iman ve salih amel ile Zaşılabilecektir ancak… Öyle ki tekasür illeti ile malûl bir beşer, arkadaşları, dostları, çalışanları ile de mülkün gerçek sahibini unutacak bir mülkiyet ilişkisi kurar. Sevdiklerini de her şeyi de sahip olunacak “nesne” olarak görür. Aklı başına gelme-
diği müddetçe de biteviye bir hüsranın içinde ömür
sermayesi erimeye devam eder.
Bu yazıda işlenecek olan kıssa, bu hususta bir ibret, bu kadim meselede ders olacak hikmetleri içerisinde taşıyor. Bu hikmetleri temellük etmek biz müminlerin aslî vazifesidir ve bu vazifeyi hakkıyla ifa etmek de dakik ve hassas bir tefekkürle mümkündür. Kısa ve öz biçimde bunu yapmaya çalışacağız.
İKTİSADİ VARLIĞIN SAHİBİ, HAKİKİ VARLIĞIN YOKSUNU
“Onlara şu iki adamı örnek ver: Onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, bağların çevresini hurma-
larla donatmış, ikisinin arasına da bir ekinlik koymuştuk. Her iki bağ da meyvelerini vermiş ve ürünlerinden hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Bu iki bağın arasından bir de nehir fışkırtmıştık. Derken onun büyük bir serveti oldu. Arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki: “Benim malım seninkinden daha çok. Adamlardan yana da senden daha üstünüm.” (Kehf, 32/34)
Ebû Hüreyre (r.a) Rasulullah (sav)’tan şöyle rivayet ediyor: “Zenginlik, mal çokluğu değildir; asıl zenginlik, gönül tokluğudur.” (Buhârî, Rikâk, 15) Bu kıssadaki bedbaht kişi de, mal çokluğunu hakiki varlık sahibi olma zannedip, gerçek varlığa yani kalbî zenginliğe kendini kapatmıştır. Kıssadaki hik-
met sahibi kişi ise, bedbaht kişinin aksine kalbi imanla doludur. Bu iki karakter arketipi, binlerce yıldır tarih sahnesinde çeşitli isimlerle varolmuşlardır ve hala devam eden bir itikadî/ahlakî mücadelenin aktörleri olmuşlardır.
İmam Maturidi, bu kıssanın eski ümmetler tarafından bilinme veya kitaplarında yazılı olma ihtimalinden bahsediyor ve bu durumun Rasulullah (s.a.v)’in doğru sözlülüğüne ve peygamberliğine bir şahit olabileceğini zikrediyor.1
Zemahşeri’nin aktardığı bilgiye göre, bağları meyve ağaçlarıyla, hurmalıkla çevirmek varlıklı, zengin insanların adetiydi.2 Keza, sahip olduğu insanlar aynı zamanda erkek evlat olarak da tefsir edilmiştir. Sadece bağ sahibi değil, altın ve gümüş sahibi zengin bir insan olduğu da “semer” ifadesinden çıkarılmıştır.3 Bu görüş, İbn Abbas, Mücahid ve Kata-
de’den de rivayet edilmiştir.4 Bahçelerin arasından ırmak akıyor olması, devamlı sulak ve münbit bir arazi olduğu anlamına geliyor.5
Bütün bu ayetler, bu adama bahşedilen nimetlerin ne kadar çok ve ne kadar güzel olduğunu ayrıntılarıyla tasvir ediyor. Bahçe sahibiyse, mâlik olduğu bu geçici mülklerle, samimi bir Müslümandan kendini üstün gördü, şeytanın yaptığı gibi, hiçbir aklî illete dayanmayan, sadece kifayetsiz bir ihtirasın tezahürü olan “kibir” davranışını gösterdi.
Âdemoğlu kadar eski olan bu “tekasür” ve “tuğyan” sendromundaki herkes, kendini çok varlık sahibi zannederken, aslında varlığın tek sahibini unuttuğu için ve kendini O’nun rızasında “var” etmediği için bir nevi yokluğa, bir manevi hiçliğe hapsolmuştur.
Sahip olduğu bahçe ve bağlar, göz kamaştıran ve insanın içini okşayan bir manzara sunuyordu. Etrafındaki meyve ağaçları, su sağlayan ve serinlik veren nehir, emrindeki adamları… Bütün bu nimetler, içinde olduğu aldanma(gurur) mizanseninde aslında en aldatıcı unsurları teşkil ediyordu. Maddeye sahih nazarı tesis edecek olan “manayı” yitirmek, nimeti fitneye dönüştürüyordu.
EBEDİYYET İLLÜZYONU
“Derken kendine zulmederek bağına girdi. Şöy-
le dedi: “Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülsem bile andol-sun bundan daha iyi bir sonuç bulurum.”
(Kehf, 35-36)
Ayette gramatik olarak dikkak çeken bir incelik, “bağına girdi (cennetehu)” ifadesinde bahçenin tekil olarak geçmesidir. Aslında iki bağı olmasına rağmen buradaki tekil kip kullanımının, “sadece dünyada bahçesi vardır, hakiki cennette bir nasibi yoktur” anlamına gelen bir ima içerdiği de müfessirler tarafından zikredilmiştir.6
Çokça mala ve mülke sahip olan insanların bu “ebediyyet illüzyonuna” kapılmaları pek vaki bir
durumdur. Günümüzde de bu yanılsama içerisinde olan kişiler güç ve sermayelerini batıl işler için harcıyorlar. Bu aşamada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı var; İnsanlar zahiren, lafzen “ebedi” olduklarını söylemeyebilirler. Bilinç düzeyinde bir “ebediyyet sendromu” yaşamadıklarını düşünebilirler. Fakat yaptıkları, söylemleri, ahlaki tavırları ile adeta bilinçdışı bir şekilde bu illüzyonda olduklarını görmek zor değildir.
Bu “ebediyyet” yanılsamasının yanında bir de “seçilmişlik (mesiyanik)” sendromundan da bah-
sedebiliriz. Güç sahibi insanlar, bazen haddi aştıklarında öyle bir fantezi dünyasında buluyor-lar ki kendilerini, adeta seçilmiş bir kul gibi muamele görmeleri gerektiğine inanabiliyorlar. Maalesef bazen daha düşük bir seviyede olsa da bu hezeyana sahip Müslümanlarla bile karşılaşabilmek mümkün olabiliyor.
İmam Maturidi de benzer bir analiz yapıyor ve kendi çağındaki gözlemlerini şu şekilde aktarıyor:
“Doğrusu, Müslümanların zenginlerinin çoğunun da bu durumda olduğunu görebilirsin, her ne kadar bu tür sözleri dilleri ile söylemeseler de lisan-ı halleri bunu söylemekte, haykırmaktadır.”7
İnsan ruhunun hezeyanlarını çalışan, derinlik psi-kolojisi açısından beşerin zaaflarını değerlendire-
bilenler için böyle ruhsal yapıların “tuğyana” evrilmesi şaşırtıcı değildir.
HAKİKATİ HATIRLATMAK
“Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: “Seni top-
raktan, sonra bir damla döl suyundan yaratan,
sonra da seni (eksiksiz) bir insan şeklinde düzenleyen Allah’ı inkâr mı ediyorsun?” (Kehf, 18 /37)
Kelamî olarak, mucizeler, “adetullah” içerisindeki istisnalardır. Fakat hakikatte “adetullah”, en hay-
ret verici mucizenin bizatihi kendisidir de. Nitekim
beşerin bir “damla döl suyundan” yaratılması bin-
lerce yıldır her an şahit olunan bir “adetullah” ve
“ayetullah” olarak tezahür etmeye devam ediyor ve edecek. Bu esbab zinciri, istidlâlî aklın hakka ula-
şabileceği apaçık bir fenomen olarak karşımızda duruyor. Tıpkı bütün kainattaki “ayet” ve “adetin” hayret ve hayranlıkla nazar edilmeyi bekledikleri gibi.
Hikmet sahibi arkadaş, fantezileri içerisinde şuur-
suzca kulaç atan bağ sahibine bu saf ve duru haki-
kati hatırlatıyor. Bağ sahibi olan kişi, ahiret hayatından şüphe etti. Hikmet sahibi kul da, bir damla sudan ve en temel madde olarak topraktan yaratan Allah’ın, yeniden yaratmaya pek tabii ki muktedir olacağını gösteren basit bir akıl yürütme ile onun küfrünü yüzüne vurdu. Bu küfür, mevzubahis akıl yürütmeyi yapmamaktan kaynaklı itikadî bir küfür olduğu gibi, Allah’ın hem kevnî hem ik-tisadî varlık verme nimetini inkardan ötürü aynı zamanda nankörlüktür de…
Ayette bir damla meniden mütekamil bir “adama” dönüşmesine atıf yapılarak, aslında bu haki-
kati akledecek donanıma sahip olduğu da zımnen dile getirilmiş oluyor.8 Rabbi onu gayet eksiksiz bir insan olarak tesviye etmiştir ki insan olmanın en zatî sıfatı da akletmektir.
Sonraki ayette de mümin olan şahıs bu tebliğ ve hatırlatma sekansında kendi net duruşunu ortaya koyuyor:
TEVHÎDÎ DURUŞ
“Fakat O Allah benim Rabbimdir. Ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.” (Kehf, 18/38)
Hikmet sahibi kul, cümleye “lâkin” ile başladı, çün-
kü karşısındaki kişinin akidesine reddiye olarak hak olanı dile getiriyor. Adeta “sen nankörsün lakin ben vefalıyım”, “sen küfür içindesin lakin ben muvahhidim” diyerek, batıl olan bir pozisyonun tam karşısında hakkı temsil eden bir menzilde dur-
duğunu vurgulamış oluyor.9
Burada ilginç bir nüansa da dikkat çekmemiz gerekiyor. Kıssada belirtilen kişi aslında şirk koşmakla ilgili bir emmare göstermiyor. Kendisi bir inkâr içerisinde fakat zahiren baktığımızda Allah’tan baş-
ka bir ilaha yalvarma, kulluk etme gibi bir durum gözükmüyor. Buna mukabil mümin kişi ona itiraz ederken kendisinin muvahhid olduğunu dile getirerek karşısında duruyor. Peki neden?
Tevhîdî bir perspektiften baktığımızda, mutlak küfür; varlık sahasında sebepleri, bilgi sahasında kişinin kendi benliğini yani nefsini, ahlak sahasında ise hevasını temel ilke belirlemesidir. Bundan
dolayı buradaki bahçe sahibi kişi, ahireti inkâr eder-
ken, Allah’ın kudretinden ve adaletinden şüphe ederken, düşünsel ve davranışsal ilkeleri hevâî kay-
gan bir zeminde tahsil ederken, Allah’ın hakkına ve sınırına tecavüz etmiş oluyor.
Zenginliğini, gücünü kendinden menkul bir izzete sahip olduğu zannıyla kendisine nisbet ettiğinde, asıl sahibi olan Allah’a ortak koşmuş gibi olur. Ahireti ve haşrı inkâr ettiğinde, Allah’a da tıpkı kullar gibi acziyyet atfetmiş, onu yaratılanlara benzet-miş olur.10 Kadim olanı hadise benzetmek, mutlak kudretin sahibini unutup nefsini mutlaklaştırmak, aklen ve itikaden Allah’a eş koşmak olur.
HÂSIL-I KELAM
İtikadın ve amelin bir bütün olarak, birlik yani “vah-
det” içerisinde olması, “tevhidin” en temel alt yapı unsuru olduğu bir zihin yapısı ile mümkündür. Bu zihin yapısı ibadeti, muamelatı, toplumsal hayatı şekillendirecek, müminlerin kardeşlik “vahdeti” ile taçlandırılacak bir toplumsal varoluşu beraberinde getirecektir. Bu çok uzun yıllar sürecek bir
mücadele neticesinde olacak belki, ama o hedefe ve ideale giden yolda olmak, İslam’ın çizdiği çerçeveyi bir “yegâne varolma mekânı” olarak benimsemekle ve eşyayla ilişkiyi o mekânda tanzim etmekle ancak gerçekleşebilir.
Bu çerçevenin zihinsel/ahlaki unsurlarından biri,
geçici metanın illüzyonuna aldanmadan, ebedî olanın kim olduğunu unutmadan, kibre kapılma-
dan, şükrü eda ederek, hevâya karşı hep teyakkuzda olarak yola devam etmektir. Çünkü “tekasür” ve “tuğyan” pusuda bekliyor.
Kıssayı incelemeye devam edeceğiz.
Ebû Mansûr el-Mâturîdî, “Te’vilâtu’l Kur’an”, Çev. Bekir Topaloğlu. Ensar Yayınları, 2015. c.9 s. 76
Zemahşerî, “el-Keşşaf”, Çev. Dr.Avnullah Enes Ateş[Fatır, Yasin]. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2018. c.4 s. 56
Zemahşerî, “el-Keşşaf”, Çev. Dr.Avnullah Enes Ateş[Fatır, Yasin]. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2018. c.4 s. 58
İbn Kesir, “Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri”, Çev. Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner. Çağrı Yayınları, 2005. s. 4987
Kadı Beydavi, “Beydavi Tefsiri”, Çev. Abdulvehhab Öztürk. Kahraman Yayınları, 2011. c. 3 s. 302
Kadı Beydavi, “Beydavi Tefsiri”, Çev. Abdulvehhab Öztürk. Kahraman Yayınları, 2011. c. 3 s. 305
Ebû Mansûr el-Mâturîdî, “Te’vilâtu’l Kur’an”, Çev. Bekir Topaloğlu. Ensar Yayınları, 2015. c.9 s. 60
Fahruddin Er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.15 s. 183
Zemahşerî, “el-Keşşaf”, Çev. Dr.Avnullah Enes Ateş[Fatır, Yasin]. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2018. c.4 s. 62
Fahruddin Er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.15 s. 183


