Uluslararası emperyalizm, Müslüman toplumların İslâm’ın kendilerine kazandırdığı ümmet kimliğine dayalı bütünlük ve dayanışmasını kendisinin sömürgeci politikaları açısından önemli bir tehlike ve tehdit olarak görmüştür. O yüzden bu birliği dağıtmada işe yarayacak bütün ayrımcı politikalardan ve yerine göre de tamamen yapay, uyduruk kimliklerden yararlanmak suretiyle İslâm coğrafyasını küçük parçalara ayırmaya çalışmıştır.
Hint Yarımadası’nda İngiliz işgaline karşı duran Müslüman toplumları ümmet kimliği üzere bilinçlendirmeye çalışan İslâmî hareket aslında bu topraklardaki Müslümanların bölünmemesini ve tüm bölgede etkili olmalarını sağlayacak kitlesel dayanışma için güçlerini birleştirmelerini istiyordu. Müslümanların böyle bir çaba içine girmelerinin kendi sömürgeci politikalarının önünü keseceğini gören İngiliz işgalciler ise onların en azından bir kısmını ayrıştırıp kenara çekmek amacıyla dinî kimliklerini istismar etme oyununu oynadı.
Normalde Hint Yarımadası’ndaki İslâmî hareket oyunun farkındaydı ve böyle bir ayrışma yerine güç birliğine giderek siyasî iktidar üzerinde etkili olmak için mücadele etmeyi savunuyordu. Fakat bu konuda arzuladığını gerçekleştiremeyince en azından Müslümanların ayrı bir devlet oluşturmasıyla kurulan Pakistan İslâm Cumhuriyeti’nin işgalci İngilizler ve onların desteklediği Hindistan karşısında zayıf düşmemesi için bütünlüğünün korunması yönünde çaba sarf etti. Siyasi çizgisini bu görüş doğrultusunda belirledi.
İngiliz sömürgeciler ve onların bölgedeki çıkarlarına hizmet etme karşılığında uluslararası emperyalizmden destek alan Hindistan yönetimi karşılarında halkının büyük çoğunluğu Müslümanlardan oluşan güçlü bir devlet istemiyordu. Ondan dolayı tamamen İslâm’a aykırı ulusçu ve ayrılıkçı anlayışları kullanarak 1971’de bir fitne savaşı çıkardılar.
O zaman böyle bir fitne savaşının çıkarılmasında, aralarının Hindistan topraklarıyla bölünmesi sebebiyle hizmetlerin aksamasından dolayı Doğu Pakistan olarak isimlendirilen bölgenin ekonomik yönden geri kalmışlığı bir istismar aracı ve Doğu Pakistan’da yaşayanların Batı Pakistan’da konuşulan Urducayı değil de Bengalce diye ayrı bir dil konuşuyor olmaları da bir tahrik unsuru olarak değerlendirildi.
Bu savaştan sonra kurulan Bangladeş Halk Cumhuriyeti ise bağımsız değil bilakis Hindistan’a eli mahkum ve ona gerek siyasi gerekse ekonomik yönden bağımlı bir devlet oldu. Bu ülkeye hakim sistem de zaman içinde tam bir dikta rejimine dönüştü.
Ülkedeki İslami hareket bu savaşa karşı çıkmıştı ve Pakistan’ın bütünlüğünün korunmasını savunuyordu. O yüzden Bangladeş’teki dikta rejimi onları vatana ihanet etmekle suçladı. Oysa asıl vatanlarına ihanet edenler onu, İslam’a ve Müslümanlara karşı kin ve nefret savaşı içindeki Hindistan’a satanlardı.
Böyle olmasına rağmen ihanetçilerin saltanatlarını sürdürebilmeleri onlara aynı zamanda yargı mekanizmasını da zulmün ve baskının bir aracı olarak kullanma fırsatı verdi. Ülkede 2009 yılında siyasi iktidarı diktatör Şeyh Hasina’nın ele geçirmesinden sonra 1971’deki fitne savaşına itiraz ederek Hindistan tehdidi karşısında Pakistan’ın bütünlüğünün ve Hint Yarımadası’ndaki Müslümanların güç birliğinin korunmasını savunanlar “vatana ihanet” suçlamasıyla yargılanmaya başladı. Hasina bu amaçla güya “Uluslararası Ceza Mahkemesi” adını verdiği bir mahkeme de kurdu. Bangladeş’in kendi içindeki bir siyasi ihtilafla ilgili düzmece iddialara dayalı yargılamaları yürütmek ve hukukun mantığından da tamamen uzak zulüm mekanizmasının “uluslararası ceza mahkemesi” olarak isimlendirilmesi ise gülünecek bir durumdan ziyade ülkedeki yargı mekanizmasına hakim olan zihniyetin perişan halini gözler önüne seren ağlanacak bir durumu gözler önüne seriyordu.
Ne var ki böylesine saçma bir yargı kurumu, İslami hareketin ileri gelenlerinden onlarca ilim ve dava adamını “vatana ihanet” suçlamasıyla idama mahkum etti ve verilen hükümlerin de çoğu infaz edildi. İşin gerçeğinde dikta rejiminin yapmak istediği küresel emperyalizmle ve bölgesel Hint emperyalizmi ile işbirliği içindeki ihanet rejiminin geleceği açısından bir tehdit olarak görülen İslami hareketin sindirilmesi ve rejime muhalefet etmek isteyenlerin tümüne gözdağı verilmesiydi. Çünkü bu ülkede, söz konusu yargılamaların yapıldığı dönemde bekçiliğini diktatör Şeyh Hasina’nın yaptığı kavmiyetçi, laik ve güdümlü rejim küresel emperyalizmin ve Hindistan’ın bölgeyle ilgili bütün siyasi çıkarlarının ve politikalarının garantisi durumundaydı.
Aynı dikta rejimi bu arada Pakistan’ın bölünmesine neden olan fitne savaşını da kutsallaştırarak, ulusçu temele dayalı düşünce çerçevesinin oluşturulmasında bu savaşa özel bir önem ve değer verdi. Savaşın hareket önderi ve fikir babası olarak kabul edilen Muciburrahman, Bangladeş halkının babası yani atası kabul edilerek heykelleri dikildi. Savaşa katılanlar bir tür gazi ilan edildi ve kendilerine birtakım nişaneler verildiği gibi devlet kadrolarındaki görevlendirmelerde öncelikli konuma getirildiler, kendilerine bazı kontenjanlar tahsis edildi. Eğitim öğretim programı, yetişen neslin zihin yapısının bu ulusçu anlayışa göre şekillenmesini sağlayacak bir biçimde düzenlendi. Öne çıkarılan kimlik tabii ki Hint Yarımadası’nda yüzyıllarca İslam’ın bayraktarı olma şerefine sahip Müslüman kimliği veya İngiliz emperyalizminin oyun ve taktiklerine karşı bölgede Müslüman etkisinin zayıflatılmasına karşı durarak Müslümanların haklarını ve özgürlüklerini savunan bir özgürlükçü anlayış değil, Müslümanlar arasında bölünme ve fitneye temel oluşturan, İngiliz ve Hint emperyalizminin yönlendirdiği Bengal ulusçuluğuydu. Böyle bir ulusçuluğun oturması için de Pakistan’ın düşman Hindistan’ın dost görülmesi gerekiyordu.
Ancak bölgenin Müslüman halkının değerlerine, kimliğine ve önceliklerine tamamen ters olan bu zihniyetin mayası tutmadı. Çünkü bölgedeki Müslüman halkın ruhuna ters düşüyordu. Zaten Doğu Pakistan’ın ayrılması ve Bangladeş Halk Cumhuriyeti adında yapay bir devlet ilan edilmesiyle birlikte kurulan rejimin çok kısa süre içinde dikta rejimine dönüştürülmesinin sebebi de budur. Çünkü halkın ruhuna ters düşen ideolojik değerlerin dipçiklerle kabul ettirilmesinin mümkün olabileceği, dayatma ideolojiyi kabullenmekte zorlanan eski nesil dipçiklerle hizaya sokulurken eğitim öğretim programı vasıtasıyla bu yeni ulusçu kimliğe sadık yeni bir nesil üretilebileceği düşünülüyordu.
Ama rejim bir yandan halkın inanç ve değerlerinden uzaklaşmasını sağlamak için, temelden yoksun birtakım alternatif değerler üretirken insanların özgürlüklerini ellerinden alıyor, iddialı olduğu ekonomik huzur ve güven konusunda ise kendilerine hiçbir şey sunamıyordu. Kutsiyet atfettiği fitne savaşıyla irtibatlı olanların ayrıcalıklı kılınması ise bu konuda toplumun genelinin tepkisine ve itirazlarına neden oldu. Gelen tepkiler ve itirazlar üzerine rejim bu “kutsal savaş ayrıcalığı” uygulamasını kaldırmak zorunda kaldı.
Bir süre sonra bu uygulamaya geri dönülmesi yönünde karar alınması ise özellikle üniversiteli gençler arasında geniş çaplı tepkilere neden oldu. Bunun en önemli sebeplerinden biri rejimin ekonomik alanda halka bir şey sunamamasından kaynaklanan endişeydi. Çünkü ülkeyi küresel emperyalizme ve bölgesel Hint emperyalizmine eli mahkum eden dikta rejimi ekonomik açıdan hiçbir ilerleme kaydedememiş, bu yüzden “kutsal savaş ayrıcalığı” uygulamasının geri gelmesi üniversitelerde tahsil gören öğrencilerde bile mezun olduktan sonra iş bulamama sorunu yaşama endişesine neden olmuştu.
Öğrencilerin bu uygulamanın kaldırılması için meydanlara çıkması üzerine, Hindistan’ın ve küresel emperyalizmin desteğine güvenen dikta rejimi, Mısır’da Sisi rejiminin, Suriye’de Beşşar Esed rejiminin namluları konuşturarak sonuç almış olmalarından cesaret alarak uzlaşmayı değil daha yolun başında mermileri devreye sokma yolunu tercih etti. Ancak diktatör Şeyh Hasina’nın bu tutumu tepkinin artmasına, gösterilerin halkın desteğiyle genişlemesine sebep oldu.
Muhtemelen Libya diktatörü Kazzafi’nin başına gelenlerden ibret almış olmalı ki Şeyh Hasina olayların genişlemesiyle birlikte iktidarıyla birlikte canını da kaybetme endişesine kapılarak Tunus diktatörü Zeynelabidin bin Ali gibi ülke dışına kaçmayı tercih etti. Böylece başkalarını vatana ihanetle idama mahkum ederek bir bir asan diktatör soluğu, Hint Yarımadası’ndaki Müslümanların kökünü kurutmak için İngiliz emperyalizmiyle işbirliği içinde savaş veren Hindistan’ın paganist başbakanının yanında aldı ve onun himmetine sığındı. Gidebileceği başka bir yer de yoktu zaten. Böylece onun nazarında canının mı yoksa vatanının mı daha kıymetli olduğunu tecrübeyle görmüş olduk.
Ancak bu şekilde halkların tepkilerinden kaçarak şeytanların askerlerine sığınanların sonuçta Allah’ın adaletinden kaçmalarına imkan yoktur. Bu dünya hayatı geçici ve kısa sürelidir. Zaten 76 yaşına gelmiş olan diktatörün o çok önemsediği saltanatını kaybettikten sonra dünyada sürdüreceği hayat sadece bir zillet olacaktır. Bir ayağı çukurda olan bu diktatörün dünyada böyle zillet içinde sürdürebileceği ömür de belki en fazla 10-15 yıl olabilir.
Yüce Allah şöyle buyurur: “Ne dersin, onları yıllarca (dünyalıklardan) yararlandırsak, Sonra kendilerine vaadedilen başlarına gelse, Yararlandırıldıkları onlara ne sağlayabilir?” (Şuara, 26/205-207)
Bangladeş’te dikta rejiminin devrilmesi ve diktatörün de saltanatından vazgeçmek zorunda kalması önemli bir olaydır. Ancak ondan daha önemlisi dikta rejimine karşı kazanılan zaferin muhafaza edilmesidir. Bangladeş halkının böyle bir zafer gerçekleştirmesinde onun Müslüman kimliğinin ve bu kimliğine sahip çıkması için kendisine öncülük eden dava önderlerinin, ilim adamlarının önemli rolü var. Dolayısıyla ülkede yeni dönemde kurulacak siyasi sistemde halkın Müslüman kimliğinin önemsenmesi, İslami değerlere sahip çıkılması gerekir.
Ülke halkının kimlik ve değerlerine sahip çıkma konusunda küresel emperyalizmin ve bölgesel güçlerin tehditlerini ciddiye almanın, onların baskılarını siyasi bağımsızlığın önünde ciddi bir engel olarak görmenin yersizliğini ise üç yıldan beri istikrarlı bir ilerleme kaydetme konusunda önemli başarılar ortaya koyan Afganistan İslam Emirliği çok net bir şekilde gözler önüne sermiştir.


