Bu topraklarda kendilerini İslâm’a nispet eden çevrelerin cahili sistemlere payanda olarak varlıklarını sürdürmeye çalışmaları âr edilecek bir durumdur. Allah’ın hakimiyetini ölçü almayan tüm beşerî sistemler, Allah’ın hükümlerini dışlayan sistemlerdir.
Müslüman olmak; bir gruba dahil olmak değil, ilkeli bir duruşa sahip olmaktır. İslâm’ın öngördüğü bir duruşa sahip olunmadan oluşturulan toplulukların herhangi bir toplumsal değişime katkı sağlaması mümkün değildir. Ne yazık ki, davet çalışmalarında bulunan Müslümanlar zaman zaman bu gerçeği unutuyorlar. Bu yüzden, inandıkları değer ölçüleri karışmakta ve işlevsizleşmekte. Ne tarafa gideceklerini, neyi alıp neyi bırakacaklarını bilmez hale gelmektedirler.
“Şu hâlde yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp uzlaşacaklardı.” (Kalem, 68/8-9)
Ayette geçen “Müdâhane” kavramının anlamı; Yağ çekmek, ovmak, müşriklerin taptıklarına, alçak davranışlarına, haksızlıklarına ilişmemek, yalancılıklarına göz yummak, lüzumsuz yere yumuşak davranmaktır. Bu kişilere karşı mücadele etmemiz ve onlardan ayrışmamız emredilmekteyken onlarla aynı havayı soluyabileceğimizi söylemek onların oluşturmuş oldukları sistemlere sahip çıkmak ya da böylesi bir sistem içerisinde İslâmi yaşantımızı sürdürebileceğimizi düşünmek, Kur’an’ın emirlerini anlayamadığımızı gösterir. Allah (c.c.) “soysuz ve alçak” olarak nitelendirdiği kimselerle ortak noktalarımız olamaz. Eğer böyle bir şeye yelteniyorsak bu onlara kendi adımıza vereceğimiz tavizler sebebiyle oluşabilir. Hâlbuki ki böylesi devlet ya da sistemleri güçlü görüp buralara sığınmamız gerçekte aldatıcı bir şeydir. Allah’ın himayesinden başka bir himaye, O’nun güvenilir korusundan başka bir sığınak, O’nun sarsılmaz gücünden başka bir yardım yoktur.
Aslında kendisini İslâm ile niteleyen kimselerin cahili sistemleri ve bu sistemlerin düşünsel altyapılarını oluşturan kavram ve ideolojileri iyi tahlil edemedikleri görülmektedir. Sistemin idare ve sevki kendilerinden gördükleri birilerine verilince zannediyorlar ki İslâm adına yapmak istedikleri şeylerin önü açılacak. Fakat şurası kaçırılmamalı ki böylesi sitemleri yönetenler farklı kimselerdir burada yapılan sadece sınırları belirlenmiş bir şekilde kendi cahili sistemlerine teknik kadro tahsis etmekten ibarettir. Çünkü toplumun çoğunluğunu oluşturan inanç ve değerler açısından birilerine sistemlerini emanet etmek daha akıllıca bir yöntemdir.
İnşallah bizler böylesi geçici hayallerin esiri olmayız. Allah (c.c.) katında tek geçerli din İslâm’dır. Ve O’nun hükmü bütün bir kâinat için geçerlidir. Bizlere de hayatımız pahasına bu değerleri korumak, hâkim kılmak düşer. İnşallah hepimiz böylesi bir yolda hayatlarımızı sonlandırırız. Allah (c.c.) hepimizin yar ve yardımcısı olsun.
“Vuslat Dergisi” olarak bu sayımızda, son yüzyıldır İslâm dünyasının meşgûl olduğu Firavun sistemlerini konu edindik. Bu önemli konuda makaleleriyle dergimize katkıda bulunan değerli kalem sahiplerinin sa’y-i gayretlerini Rabbim meşkur eylesin.
Selâm ve duâ ile.


