20 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / “din NasÎhattir” Hadisinin Mefhum Ve Kapsamı
“din NasÎhattir”  Hadisinin Mefhum Ve Kapsamı

“din NasÎhattir” Hadisinin Mefhum Ve Kapsamı Dr. Nizamettin Çelik

Dîni nasihatle özleştiren, onunla tanımlayan “الدِّينُ النَّصِيحَةُ” rivâyeti, Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Cevâmiu’l-kelim” hadislerindendir. “Din Nasî-hattir” hadisi sahâbeden Abdullâh b. el-Abbâs (ö. 68/687-88), Ebû Hüreyre (ö. 58/678), Temîm ed-Dârî (ö. 40/661) ve Sevbân b. Büc-düd’den (ö. 54/674) rivayet edilmiştir. Rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber sahâbe topluluğu içinde “Din nasîhattir.” buyurdu. Bizler de (nasihat) kimin için (veya kimedir) diye sorduk, O (s.a.s.) da (nasîhat), “Allah’a, kitabına, Resûlüne, Müslümanların idarecilerine ve tüm Müslüman-laradır, buyurdu.” Bu hadisin farklı rivayetlerinde “Din nasîhattir.” sözünün üç defa tekrarlandığı görülmektedir. Bu rivâyette vahyin sahibi, vahyin muhatabı Hz. Peygamber, yazılı metin, yöneticiler ve kolektif akıl diye ifade edebileceğimiz Müslüman toplumu şeklinde dinin tüm değerlerinin sıralandığı görülmektedir. Bu hadisin içinde barındırdığı “nasîhat” ifadesinin irşâd, samimiyet, doğruluk, adâleti tesis, zulm etmeme, kurallara bağlılık, aldatma ve ihanetin olmaması, maslahatı gözetme gibi birçok anlamı içerdiği görülmektedir. Hadiste geçen nasihat kavramı, veciz isimlerden ve özlü kelimelerdendir.

Şârihler, Arap kelâmında nasîhat kavramının kapsadığı geniş anlam çerçevesini içeren başka bir kelimenin olmadığını dile getirmişlerdir. Onlar, “Felâh” kavramının da içinde dünya ve ahiret iyiliğini bir araya toplayan bir kelime olmakla nasihat kelimesine yakın bir anlam zenginliğini barındırdığı zikretmişlerdir. Bu itibarla hadislerin bütünlüğü açısından bakıldığında Hz. Peygamber’in “Cevâmiu’l-kelim” sözlerinden olan bu hadisin ferdî görevleri aşan kapsayıcı bir boyutunun olduğu anlaşılmaktadır. “Din nasî- hattir.” hadisinin kapsam olarak samimiyeti barın- dırmakla beraber herkesi dinin değerler manzumesinde birleştirmeyi hedefleyen bir tarzda geldiği görülmektedir.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kelâmının söyleniş tarzı- na baktığımızda sahâbeye belli bir kavramı kav-ratmaktan ziyade onları dinin değerler manzumesi etrafında birleştirme gibi kapsamlı bir bakış açısı sağladığı ve nasîhat mefhumuna geniş bir çerçeve çizdiği anlaşılmaktadır. Öte yandan yöneticilerle ilgili “nasîhat” kavramının geçtiği rivâyetler, devlet başkanının nasîhat ilkesine uyması kriteri, adaleti tesis etme, zulm etmeme gibi yönetim ilkeleri bağlamında açıklanmıştır.

“Din nasîhattir” hadisinin dinin dört medarından biri olduğunu dile getirilmiştir ancak Nevevî (öl. 676/1277), “Hayır onların söyledikleri gibi değil; bilakis dinin temel medarıdır”, demiştir. Nasîhat dinin bütün amacını tek başına karşılayan bir kelimedir. Bu itibarla şârihler nasîhat mefhumunu hac farizasının temel rüknü olan Arafat vakfesine benzetmişlerdir. Zira Arafat vakfesi haccın önemli bir rüknü olduğundan Hz. Peygamber (s.a.s.) “Hac Arafat’tır.” buyurmuştur. Nasıl ki Arafat haccın temel rüknü olmuşsa, nasîhat de dinin temel rüknü konumundadır. “Din nasîhattir” hadisi, ümmeti oluşturmanın ilkelerini belirlediğini söyleyebiliriz.

Nasîhat, ümmeti hak ve sorumluluklar üzerinde birleştirip ayrılık, şiddet ve çatışmadan koruyan kuşatıcı bir zırhtır. Nasîhat, entelektüel ve üst sınıfların ellerinde bir güç unsuru olarak bulundurduğu bir dayatma aracı değildir. Bilakis herkese dinî ve hukukî sorumluluğu hatırlatan bir ilkedir.

Dinin medârı olan bu hadisin; Müslümanların iç bünyelerinde var olan samimiyetlerini hukuki zemine aktarmaları gerekliliğini vurgulayan yönü vardır. “الدِّينُ النَّصِيحَةُ” “Din Nasîhattir” hadisi, Müslümanın; yalan söylememesi, iftira atmama-sı, hased etmemesi, hak ve hukuk çiğnememesi, sosyal hayatın akışını düzenleyen kurallara uy-ması gibi bireysel ve sosyal alanlarda birlikte yaşama kültürünü inşaya dair kurallar çerçevesinde onurlu ve ilkeli bir hayat sürmesi anlamına gelmektedir. Bu itibarla geniş çerçeveli bir anlam zenginliği olan nasîhat mefhumunu, irşâd veya samimiyet boyutuna indirgemek hadise geniş perspektiften bakmayı engellemektedir. Zira nasihat,” çok yönlü bir gerçekliği ve anlam zenginliğini barındırmaktadır.

Hadis metni dikkatlice incelendiğinde bu hadisin derin ve çok boyutlu anlam zenginliği ortaya çıkmaktadır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “Din nasihattir” buyurduğunda sahabîlerin limen” sorusunu sorarak nasihati dar anlamında anlamış oldukları izlenimini vermektedir. Başka bir ifadeyle sahabîler, akıllı varlıklar için kullanılan men ile soru sorarak belli bir zümreyi kastederken Hz. Peygamber’in ise dinin sahibinden müntesiplerine ve yazılı metne kadar daha geniş açıdan cevap verdiği anlaşılmaktadır. Zira “Din nasihattir” hadîsinde vahyin sahibi, vahyin muhatabı Hz. Peygamber, yazılı metin, yöneticiler ve kolektif akıl diye ifade edebileceğimiz müslüman toplumu şeklinde dinin temel unsurlarının sıralandığı görülmektedir.

Nasîhatin lügavî anlamları içerisinde davranış-larda ortaya çıkan samimiyet ve ihlas, kişinin iç âlemine yöneliktir. Zira samimiyet, insanın iç dünyasında başkalarına karşı oluşan içtenlikli bir duygudur. Nasîhate sadece içtenlik ve samimiyet anlamı verildiği takdirde bunun zımnında hakların karşılıklı olarak korunması anlamına gelmiş olsa da her zaman geçerli olan bir kural değildir. Zira birçok çevresel faktörden dolayı kişi, bazen içinde barındırdığı samimiyetin zıddı-na hareket edebilir. Öte yandan niyet hadisinde olduğu gibi samimiyetle ilgili onlarca hadis rivâyet edilmiştir. “Din nasîhattir” hadisinin kapsam olarak samimiyeti barındırmakla beraber insanın iç âleminden öte, sosyal alanda kurallara uyma şeklinde dinin emir ve yasaklarını fiiliyata dökme, hukuki zemine taşıma anlamı daha baskın görünmektedir.

Nasîhatin içerdiği çok boyutlu anlam zenginliği, bazen kişinin iç âlemini; bazen de söylem ve eylemlerini kapsamaktadır. Müslümanlara karşı doğru olma ve iyiliği telkin etme, söylem dü-zeyinde bir nasîhat iken sosyal sorumluluk bağ- lamında onlar için rol-model olma, hak ve hukuka riayet ise eylem türünden bir nasîhattir. Dola- yısıyla “Din nasîhattir.” veciz sözü, birey ve toplumun ıslahı, düzen ve asayişin sağlanması ve Allah’ın korumasını istediği beş dinî zaruretin korunması gibi sosyal alanda birlikte yaşama hak ve hukukunu inşa etmeyi gerektirmektedir.

Hz. Peygamber’in “Nasîhat Allah’a, kitabına, Re-sûlü’ne, Müslümanların yöneticilerine ve bütün Müslümanlaradır.” diyerek çizdiği çerçeveyle dinin temel unsurlarının nasîhatin dışında kalmadığı görülmektedir. Hadiste geçen Allah, kitabı, Resûlü, Müslümanların idarecileri ve Müslüman toplumu nasîhat alıcı, yani mensuh lehu/lehum olarak zikredilmişlerdir. Bu hadis ile nasîhatin mekân ve zaman mefhumunu aşan evrensel kurallar bütünlüğü olup herkesi kapsadığı görülmektedir. Nasîhat, dinin dayandığı kapsayıcı ve önemli bir rükün olup bu sebeple peygamberlerin de aslî vazifelerinden biri olmuştur. Peygamberlerin mücadelesi, tebliğ ve tebyin görevleri “Nasîhat” kavramıyla ifade edilmiştir.

Din nasihattir” vurgusu, İslam’ın kural ve ilkelerinin herkes için bağlayıcı olduğu; hiç kimseye bir imtiyaz tanınmadığının açık kanıtıdır. Nasihat kavramı için ferdî boyutta samimiyet ifadesinin kullanımı uygun düşerken hukukî boyutta samimiyetin karşılığı dînin emir ve yasaklarına, temel yasalarına bağlı kalma şeklinde ifadesini bulmaktadır. Diğer taraftan “Din nasihattir” hadisi, dinin temel unsurları arasında bir iletişim ağının varlığını ortaya koymaktadır. “Din nasihattir” hadisi, dini vaaz eden Allah’ı, peygamberi, kitabı, yöneticileri ve Müslümanları bu dinin yasaları, hukukî normları ve değerler manzumesi etrafında birleştiren ilkeler bütünü olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda hukukun herkes için bağlayıcı ve geçerli olması gerekirken bazen kimi uluslararası hukukî imtiyazlar ve kanunî boşlukların, güçlü devletler lehine bir fırsata dönüşebilmektedir. Misal olarak diplomatik paketler gizli ve dokunulmaz olduğundan kötü niyetli güçlü devletlerin elinde yasa dışı malların aktarımında bir fırsata dönüşebilmektedir. Nitekim bu diplomatik paketler, “küçük gönderilerden dev gemi yüklerine kadar farklı ölçeklerde olabilmektedir.” Bu itibarla güçlünün elinde imtiyaza dönüşmeyecek hukukî yasalara ihtiyaç vardır. Bu da hukukun herkes için bağlayıcı ve geçerli olmasını gerektirmektedir. Söz konusu hadis, siyasi, ekonomik ve içtimai alanlarda söz ve eylem olarak ilkeli hareket etme gerçeğini vurgulamaktadır. O halde İmam Nevevî’nin dinin temel medarı ve dayanağı olduğunu söylediği “Din nasîhattir.” rivâyetinin hukuk karşısında imtiyazlı bir sınıfın olmadığını ifade eden cevâmi’u’l-kelim bir hadis olduğunu söyleyebiliriz.

Âyetler ve Hadisler Perpektifinde Nasîhat Mefhumu

Kur’an’da nasihat kavramı, kişinin iyiliğini isteme, koruyup gözetme, doğru söz söyleme, emr-i bi’l-ma’rûf nehyi ani’l-münker gibi geniş çerçeveli bir anlamda kullanıldığı görülmektedir. Kur’an’da peygamberlerin milletlerine yaptıkları teblîğ ve tebyîn faaliyeti nasîhat kavramıyla ifade edilmiştir. Peygamberlerin ilahi emirleri, içinde bulundukları topluma iletme ve ilahi emirlere uymalarını sağlama azim ve gayretlerinin toplamı, nasîhat olarak ifade edilmiştir. Nitekim Hz. Nûh, Hûd ve Sâlih kavimlerine şöyle hitap etmişlerdir: “…Ben Ancak Âlemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, nasîhat ediyorum…” Hûd peygamber: “Size Rabbimin vahyettiklerini iletiyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasîhat ediciyim.” dedi. “Salih de onlardan yüz çevirdi ve: Ey kavmim Andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size nasîhat ettim; fakat siz nasîhat edicileri sevmiyorsunuz.” dedi. Bu ayetler muvacehesinde nasîhatin toplumsal bir görev ve sorumluluk olduğu anlaşılmaktadır. Nasîhat, toplumu doğruya ulaştırma, kötü yol ve gidişatı önleme söz ve eylem planıdır.

Peygamberlerin risâlet görevi, bulundukları toplumlarda dünya ve ahiret saadetini tesis etmeye dair verilen mücadelenin adıdır. Dolayısıyla nasîhat, içinde bulunan toplumu yaşam sağlayacak olan ilkelere çağırma; toplumu yokluğa sürükleyen fesat ve bozulmaya götüren yollardan nehyetmedir. Zira nasîhat, doğruluğun ve istikametin zirvesidir.

Bu bağlamda Tebük Seferi’nde savaşa katılmayıp Medine’de kalan engelli kişilerin nasîhat görevini yerine getirmeleriyle bu sorumluluktan muaf tutulacaklarını vurgulaması dikkat çekicidir. O halde onların nasihat görevi ne olabilir. Ayetten anlaşıldığı üzere bulunduğu toplumda kimi görevlerde verimli bir katkı sağlayamayan özel gereksinimli bireylerin nasîhat sorumluluğunu yerine getirmeleri durumunda bir kısım görevlerden muaf tutuldukları anlaşılmaktadır. “Güçsüzlere, hastalara ve bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve Peygamber’ine bağlı kaldıkları müddetçe 

“إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ” 

sorumluluk yoktur…” Özel gereksinimli bireylerin nasihat görevini düşündüğümüzde onların bulundukları toplumda iç güvenliği sarsan yalan haber ve fitne çıkarma gibi hususlardan uzak durmaları olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla iç güvenliğin tesisi, nasîhatle ifadesini bulmuştur. O halde “Din nasîhattir.” hadisinin güvenlik, adâlet gibi dinin değişmez hukukî ve ahlakî ilkelerini kapsadığı görülmektedir.

Hadislerde de nasîhat mefhumu çok boyutlu bir anlam gerçekliği içerisinde zikredilmiştir. Buhârî, “Büyû’” bölümünde “Şehirli, ücret almadan köylünün malını satabilir mi? Ona yardımcı ve ona nasîhat edici olabilir mi?” şeklinde bir bab başlığı belirledikten sonra munkatı’ olarak “Sizden biriniz (bir mü’minden) nasîhat dilediği zaman o da ona nasîhat edici olsun.” hadisini rivayet etmiştir. Burada Buhârî, şehirlinin köylünün malını satmada ona yardımcı olma, onu aldatmama, zarar etmemesini sağlama gibi onun hakkını koruma girişimini nasîhat kavramıyla ifade etmiştir. Ayrıca o, “Ahkâm” bölümünde, “İmam insanlardan nasıl biat alır?” bâbı altında da bu hadisi tahrîc etmiştir. Biat mefhumunun hukukî sorumluluk gerektiren vatandaşlık görevi olduğu hususunu düşündüğümüzde Buhârî’nin nasîhat mefhumunu “Sorumluluk üstlenme, vatandaşlık görevlerini yerine getirme” anlamlarını yüklediğini söyleyebiliriz.

Bu bağlamda lafızları farklı fakat anlamları aynı olan üç hadis rivayet edilmiştir. Birinde (الغِش), diğerinde (النصيحة) kelimesi geçmektedir: “Eğer bir kişi Müslümanların yönetim işini üstlenir; sonra onlar için çalışıp gayret göstermez ve nasîhat edici olmazsa o kimselerle cennete giremez.” “Allah’ın bir topluma yönetici yaptığı bir kul, toplumuna hıyanet etmiş halde ölürse Allah ona cenneti haram kılar.” “Yüce Allah bir kulu halkı görüp gözetmek üzere yönetici yapar da o kimse insanları nasîhatle koruyup gözetmezse, cennetin kokusunu alamayacaktır.” Bu hadisleri imam Müslim (öl. 261/875), peş peşe sıralamıştır. Görüldüğü gibi hadislerin ilki “kim hıyanet ederse”, diğerinde “kim nasîhat edici olmazsa” veya “nasîhatle koruyup gözetmezse” şeklindedir. Bu hadisleri açıklayan şârihler, bu üç hadisi yönetim ilkeleri bağlamında izah etmişlerdir.

Şârihler, bu hadislerde geçen nasîhati; sorumluluk, güvenliği tesis, adaleti icra etme ve zulmetmeme anlamında açıklamışlardır. Burada (الغِش)kelimesi (النصح) kelimesinin zıttı anlamındadır. Bu da hadiste geçen “وهو غاش” ifadesiyle insanın kerametine yakışmayan zulüm üzerine ilkesiz bir yönetim kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla nasîhat kelimesi, yöneticinin vatandaşın hak ve hukuklarını koruması, yönetiminde şeffaf olması anlamındadır. Yönetici, milletin haklarını gözetmez; kanunları tatbik etmezse hadiste geçen “ğişş” tabiri ile “Nasîhat edici olmama” kapsamına girdiği anlaşılmaktadır.

 

 Bu üç farklı hadisten de anlaşılan Müslümanların işlerini üstlenen yöneticiden Türkçeye geçmiş şekliyle topluma öğüt vermesi veya samimi olması beklenmeyeceğidir. Yöneticiden devleti yönetirken hukukun üstünlüğünü gözetmesi, ehliyet ve liyakati esas alarak adâleti tesis etmesi beklenmektedir. Şârihler de bu hususu vurgulamışlardır. Onlar bu hadislerde geçen nasîhat mefhumunu, samimiyet ve öğüt yerine yönetim ilkelerini bağlamında açıklamışlardır. Zira yöneticilik, öğüt verme değil; kanunları uygulama makamıdır. Dolayısıyla dinî ve hukukî norm ve kuralları göz ardı ederek devleti yönetenlerin cehennemle tehdit edildiğini söyleyebiliriz.

İslam’ın medarı olan “Din nasîhattır”, hadisinin açıklaması konumunda olan bu hadisler, “Din nasîhattir” hadisinin çok boyutlu anlam zenginliği hakkında bilgi sunmaktadır. Zira devlet başkanının halka zulmetmesi, ihanet etmesi, iktisadî ve güvenlik boyutta onları ihmal etmesi, adaleti tesis etmemesi vb. yönetim zaafları nasîhati yerine getirmeme olarak anlaşılmaktadır.

Müslümanların sınırlarını muhafaza etmeyen, toplumun maslahatını gözetmeyen, onları himaye etmeyen, düşmana karşı savaşmayan veya adalet ilkesini terk eden yönetici, nasîhat edici olmamış olur. Bu hadislerin şerhinde “nasîhat” kavramı, öğüt verme veya samimiyet manasında değil; yöneticinin kanunlara harfiyen uyması, adaletle hükmetmesi gibi toplumun maslahatı için gayret sarf etmesi anlamında geçmektedir. Dolayısıyla bu hadisler, “Din nasîhattir.” hadisinin hem yöneticiye nasîhat hem de nasîhat mefhumunun anlaşılmasında yeteri bilgi vermektedir.

Nasîhat Mefhumunun Kapsamı

Allah İçin Nasîhat

“Dîn nasihattir” hadisinde Allah’a ve peygamberine nasihat vurgusu, dînin yasalarına bağlılığı hatırlatan, hukukun üstünde imtiyazlı bir sınıfın olmayacağının bir belgesidir. Dolayısıyla dinin herkesi bağlayan yasaları ve hukuki düzeni vardır.

 

 

Nasîhat, kul ile yaratıcısı arasında en güzel iletişim vasıtalarındandır. İletişim karşılıklıdır. Allah ile kulun nasîhati karşılıklıdır. Bir hadis-i kutsî de Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kulumun bana ibadet ettiklerinin en sevimlisi bana nasîhatidir.” Bu hadiste geçen nasîhat ifadesi, kulun söz ve eylem olarak ilkeli duruşunu, hayat felsefesini simgelemektedir. Her mü’min namaz kıldığında rükûdan kalkınca kesin bir inanç ile Allah’a vekâlet adına “Allah, kendisine hamd edeni duymaktadır.” anlamında 

 

“ سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَه“

 

demektedir. Nitekim müfessirlerin bu bağlamla ilgili açıklamalarına bakıldığında Allah, kendisine hamd edene icabet eder, demişlerdir. Nitekim Yüce Allah, Hz. Peygamber’in ümmeti adına taleplerini kabul etmiş ve şöyle buyurmuştur: 

 

“قُلْ يُسْمَعْ، وَسَلْ تُعْطَهْ” 

 

“Söyle, sözün dinlesin; iste, isteğin verilsin.” Bu itibarla Allah’ın kullar üzerindeki hakkı, kulluk görevlerini yerine getirmeleri; Kulların Allah üzerindeki hakkı hususunda kastedilen mana, Allah’ın kesin sözü ve vaâdidir. O da sâlih kullarını cennete dâhil edeceğine dair verdiği sözü yerine getirmesidir. Zira Allah, vaâdine muhalefet etmez. Onun vaz ettiği yasalar vardır. Yüce Allah, bu yasalara bağlı kalmıştır. Mağaraya sığınan üç arkadaşın hikâyesini, bu bağlamda değerlendirebiliriz. Üç arkadaş da sırf Allah için yaptıkları eylemleri, Yüce Allah dinlemiş ve onları içinde bulundukları sıkıntıdan kurtarmıştır. Yüce Allah, anne babasına ihsanda bulunan; Allah için zina etmekten sakınan ve fakirin hakkını yıllarca koruyup teslim eden kişilerin nasîhatini dinlemiş ve onları o sıkıntıdan kurtarmıştır.

Aynı şekilde aktaracağımız şu vaka da bu bağlamda değerlendirilebilir: Hz. Ebû Bekir bir gün Yahudilerin eğitim gördüğü bir mekâna girdi ve bir grup Yahudî’nin etrafında toplandığı Yahudî âlimi Finhâs’a “Allah’tan kork ve Müslüman ol dedi.” O da, “Bizim Allah’a ihtiyacımız yoktur. Onun bize ihtiyacı vardır. Onun bizden istekte bulunduğu gibi biz ondan istekte bulunmuyoruz. Biz ondan zenginiz ve bizim kendisinden daha zengin olduğumuz (Allah’a) ihtiyacımız yoktur…” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir ona şiddetli bir tokat vurdu. Finhâs, olayı Hz. Peygamber’e intikal ettirdi. Hz. Peygamber, ona “Sizi ona (tokat) vurmaya sevk eden nedir?” diye sordu. Hz. Ebû Bekîr de olayı olduğu gibi anlattı. Finhâs aralarında geçeni inkâr edince Yüce Allah, Hz. Ebû Bekir’i tasdik etti ve şu ayet nazil oldu: “Şüphesiz Allah, ‘Allah fakir; biz zenginiz’ diyenlerin sözünü işitmiştir.” Ayrıca Yüce Allah, Hz. Ebû Bekir’in ona karşı şiddet uygulamasını da onaylamadığını Âl-i İmrân Sûresinin 186. ayetinde bildirmiştir. Ele aldığımız hadis, bu bağlamda da anlaşılabilir.

Peygamber İçin Nasîhat

Cevâmiu’l-kelîm olan bu hadisin Peygamber’e/Peygamber için nasîhat kavramının ifade ettiği anlam gerçekliği iki şekilde anlaşılabilmektedir: Birincisi; Hz. Peygamber’in, dinin yasalarına bağlı kalması ve kendisini hukukun üstünde imtiyazlı bir statüde görmemesi hususudur. Nitekim Hz. Peygamber, dinin bütün hukukî kurallarının bir özü olan ve onlarla iç içe geçmiş bulunan ahlakı temsil etmede zirve konumundadır. O, ibadet, muâmelat gibi dinin emirlerin ilk uygulayıcısı olmuştur. “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti; mü’minler de.” Dinin kurallarının ilk uygulayıcısı, Hz. Peygamber (s.a.s.) olmuştur. O halde dinin yasaları ve hukukî ilkeleri vardır ve bunlar herkesi bağlamıştır. Dini vaz eden Yüce Allah ve onu bize ulaştıran Hz. Pey-gamber’in dinin yasalarına bağlı kalmaları, İs-lam’ın insanlık için en güven verici bir din olduğunu göstermektedir. Hakkâ Sûresi 44-47. âyet-lerde Hz. Peygamber’in Kur’an’ın hükümlerine harfiyen uyduğunu göstermektedir. Söz konusu âyetler, Hz. Peygamber’in daima ilkeli hareket ettiğini belgelemektedir.

“Nasîhat Peygamber’edir.” ifadesinin ikinci anlam bağlantısı ise Hz. Peygamber’in de nasîhati dinlemiş olmasıdır. Hz. Peygamber, dine ve akla uygun olan önerileri hemen uygulamaya koyduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) vahiy inmediği durumlarda sahabîlerle istişare etmiştir. Hz. Peygamber’in bazen eksiltme bazen de artırma şeklinde gerçekleşen namazdaki sehivlerini sahabîler düzeltmiş, Hz. Peygamber de bu namazları tamamlamıştır. İbnü’l-Arabî, el-Futûhâtü’l-Mekkîyye adlı kitabında bu hususları Hz. Pey-gamber’e nasîhat babında ele almıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında ve Hudeybiye Antlaşması’nda saha-bîlerin önerilerini dikkate almıştır. Bedir Sava-şı’nda konum olarak karargâhın yerini tespitte Hz. Peygamber, yapılan öneriyi kabul ederek uygulamıştır. Bedir Savaşı öncesi Hubâb b. Münzîr b. el-Cemûh, “Ya Resûlallah burası Yüce Allah’ın belirlediği bir mevzilenme yeri midir? Yoksa görüş, harp ve taktik gereği görüşünüz müdür?” diye sordu. Hz. Peygamber de “Evet bu rey, harp ve taktik gereğidir.” buyurmuştur. Hubâb da bu konumun savaş stratejisine uygun olmadığına dair önerisini sundu. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) de bu stratejiyi aynen uyguladığı anlaşılmaktadır.

Kitap İçin Nasîhat

Dünyada Kur’ân ile kurduğumuz münasebete göre ahirette bir muamele göreceğiz. Bir hadiste şöyle geçmektedir. “…Kur’ân, senin lehine veya aleyhine bir hüccettir…” Kur’an, insanlardan hak ve hakikate uyumlu yaşayanların bu ilkeli yaşam felsefelerini onaylayan, ebedi bir saâdete ulaşmalarını sağlayan bir hakîm; ilkesiz bir yaşam sürenlerin aleyhinde de bir hüccettir.

Kitap için nasîhat vurgusu, nazil olan kitabın kayyimen vasfına sahip olmasıdır. Kitabın kayyimen olması, doğruyu ve yanlışı ayırt etmedeki kılavuzluğuyla insanların hidayetine sebep olması anlamına gelmektedir. Kitap, hem kendi içinde bir ahenk ve uyumluluğa hem de dosdoğru hükümler içeren istikamet ve doğruya ulaştıran bir kılavuzluğa sahiptir. Haktan asla meyletmeyen, içinde bir ahenk ve uyumluluk bulunup ihtilaf ve çelişkinin olmadığı istikamet kitabıdır. Böyle bir kitaba inananların da hukukî, ahlakî ve insanî ilkeler içeren bu kitabın gereklerini, hayatlarına yansıtmaları kitap için nasîhat anlamına gelmektedir. Razî, Kehf Sûresi 1 ve 2. ayetlerde geçen “Onda hiçbir eğrilik kılmadı” ifadesiyle Kur’an’ın zatı itibarıyla mükemmel olduğunu; “kayyimen” ifadesiyle başkasını kemale/mükemmelliğe ulaştıran anlamı içerdiğini söylemiştir. Zira bir şey kendi zatında mükemmel olacak ki başkalarını da o mükemmelliğe götürebilsin. Yine aynı şekilde Bakara Sûresi 2. ayette “Onda hiçbir şüphe yoktur.” ifadesiyle hiçbir insanın onun güven veren bu istikamet rehberliğinden asla şüphe etmeyeceği bir doğruluk makamında olduğunu göstermektedir “O muttakiler için hidayettir.” vurgusundan, onun doğruluk kılavuzu olduğu, insanlarda değişim ve dönüşüm oluşturup kemâlete ulaştıran bir kitap olduğu anlaşılmaktadır. “Din nasîhattır.” hadisinde “Nasîhat kitap içindir veya nasîhat kitabadır.” ifadesinden kitabın insanlar için ilkeler barındıran tam ve mükemmel bir kitap olduğu, dünya ve ahiret güvenliğinin tesisinde vazgeçilmez bir rehber olduğu anlaşılmaktadır. Kitap için nasîhat ise değindiğimiz gibi inananların bu ilkeli kitabın gereklerini hayatlarına yansıtmaları anlamına gelmektedir.

Yöneticiler İçin Nasîhat

Devlet başkanının nasîhat ilkesine uyması, kendisini imtiyazlı bir statüde görmemesi dinin yasalarına harfiyen uyarak hukukun üstünlüğü ilkesini gözetmesi anlamına gelmektedir. Hukukun icrası da adalet, ferdî maslahatları toplumun maslahatının önüne geçirmeme, halkın refahı için çabalama, iç ve dış güvenliği tesis etme şeklinde olmaktadır. “Nasîhat yöneticiyedir.” ilkesi ve gerçekliği için ilmî derinlik, faal bir akıl, salim bir fikir, güzel ve kapsamlı bir bakış, itidal ve tedbir gibi hayatı anlamlandıran, doğru ve istikamet üzere olmayı sağlayan fikrî ve fiili süreçler gerekmektedir. Halkın idareciye/devlet başkanına yönelik nasîhatı; onun emirlerini dinlemesi, iç huzuru bozmaması, hukuki kuralların dışına çıkmamasıdır. Ayrıca devlet yöneticilerinin uyması gereken nasîhat düsturu, uluslararası arenada İslam ve insanlık düşmanlarını dost edinmeme, Müslümanların yer altı ve yer üstü zenginliklerini doğru kullanma ve dinin evrensel yasalarına bağlı kalma gibi hususları da içerdiğini söyleyebiliriz.

Müslümanlar İçin Nasîhat

Müslüman toplumu, İslam tarihi sürecinde dini emirlerin yaşanır kılınmasında temel yapı olduğu gibi, dinî ve kültürel mirasın aktarımında da merkezi bir rol üstlenmiştir. Kolektif akıl olarak ifadesini bulan Müslüman toplumu, nasîhate konu olan dinin temel değerler manzumesinden biridir. “Nasîhat… Müslüman toplumadır.” nebevî mesajı, ilkeli bir Müslüman toplumunun varlığını gerektirmektedir. Müslümanların nasîhat ilkesine uyması, dinin emir ve yasaklarını gözetme, yasalarına bağlılık ve bu bağlılığı söz ve eyleme dökerek uygulama anlamına gelmektedir. Bu itibarla Müslümanlara nasîhat bağlamında “Din nasîhattir” hadisini değerlendirdiğimizde dinin yasalarının her bir Müslüman için bağlayıcı olduğunu, onların dinin hukukî ve ahlakî normlarına uymalarının gerekliliğini ifade etmektedir.

Söz konusu hadis, her bir Müslümanın içinde bulunduğu toplumda rol-model bir kişilik portresine sahip olmasını öngörmektedir. Bu rol-model kişiliğin gerektirdiği sorumluluklar vardır. Bunları kişinin Allah’a, kendisine, topluma ve devlete karşı ödevleri şeklinde kategorize edebiliriz. Diğer bir deyişle nasîhat, insanın bulunduğu toplumda ilkeli bir yaşam sürmesidir. Kur’an, iman edip topluma karşı sorumlulukları yerine getirmeyi, iyiliğin toplumda yerleşip kökleşmesi ve kötülüğün ortadan kaldırılması gibi hayati ilkeleri her Müslüman için zorunlu toplumsal görevler arasında saymaktadır.

Müslümanlar için nasîhat ise uluslararası ölçekte insan kerametine yakışır en ideal yaşam kalitesini onlar için oluşturmadır. Yaşam kalitesi ise fiziksel, güvenlik, sosyal, sağlık, saygı görme gibi temel gereksinimlerde ideal koşullarla mevcut koşulların uyumlu hale getirilmesiyle sağlanmaktadır. Netice itibarıyla nasîhat, bazen kişinin iç âlemini; bazen de söylem ve eylemlerini kapsamaktadır. Müslümana karşı doğru olma ve iyiliği telkin etme, söylem düzeyinde bir nasîhat iken onun için rol-model olma, hak ve hukuka riayet ise eylem türünden bir nasîhattir.  Bu çalışma, Haziran 2023 tarihinde Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nde yayınlanan “Din Nasihattir Hadisinin Çok Boyutlu Gerçekliği” başlıklı makale esas alınarak hazırlanmıştır. 

*Bu çalışma, Haziran 2023 tarihinde Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nde yayınlanan “Din Nasihattir Hadisinin Çok Boyutlu Gerçekliği” başlıklı makale esas alınarak hazırlanmıştır. 

Ebû Dâvûd, “Edeb”, 67.

Hattâbî,A’lâmü’l-hadîs, 1/190; Begavî, Serhu’s-Sünne, 13/94; Nevevî, el-Minhâc, 2/37. 

Hattâbî,A’lâmü’l-hadîs, 1/190.

İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 1/138; es-San‘ânî, Sübülü’s-Selâm, 4/210. “ليس الأمر كما قالوه بل عليه مدار الإسلام”

İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 1/138. İbn Hacer’in konuya ilişkin ifadesi şöyledir: “بل هو وحده محصللغرض الدين كله”

Buhârî, “İmân”, 42; Müslim, “İmân”, 56.

Joshua S. Goldstein, Jon C. Pevehouse, Uluslararası İlişkiler, 347; Şinasi Kara, Uluslararası Politika 343.

Nizamettin Çelik, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Yönetiminde Dış İlişkilerin Temel İlkeleri, 30-31.

el-Kasâs, 28/20.“فَاخْرُجْ إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ”

el-Kasâs, 28/12. “وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ”

el-A’râf, 7/21.

el-A’râf, 7/61-62.

el-A’râf, 7/68.

el-A’râf, 7/79.

Mâturîdî, Te’vîlatü Ehl-i Sünne, 4/470.

Mâturîdî, Te’vîlatü Ehl-i Sünne, 4/470.

et-Tevbe, 9/91.

Razî, Tefsîru’l-kebîr, 16/164.

Buhârî, “Buyû’”, 68.

Buhârî, “Ahkâm”, 43.

Müslim, “İman”, 142. “مَا مِنْ عَبْدٍ اسْتَرْعَاهُ اللَّهُ رَعِيَّةً فَلَمْ يَحُطْهَا بِنَصِيحَة”.

Müslim, “İman”, 142. “ما من عبد يسترعيه الله رعية يموت يوم يموت وهو غاش”. 

Buhârî, “Ahkâm”, 8. “ما من أمير يلى أمر المسلمين ثم لا يجهد لهم وينصح”. 

İbn Battâl, Şerhu sahîhi’l-Buhârî, 1/130; Nevevî, el-Mihâc, 2/166.

es-San‘ânî, Sübülü’s-Selâm Şerhu Bulûğu’l-Merâm, 4/546.

Uremî, el-Kevkibü’l-Vehhâc Şerhu Sahîhi Müslim 

“فغش الإمام الرعية بتضييعه حدودهم وحقوقهم، وتركه سيرة العدل فيهم،”.

es-San‘ânî, Sübülü’s-Selâm, 4: 546-547.

Nevevî, el-Minhâc,, 2/166.

Nevevî, el-Minhâc, 2/166.

Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 36: 529. 

Mâturîdî, Te’vilâtu Ehl-i Sünne, 6/64; 8/63; 10/44.

Buhârî, “Tevhîd”, 19. 

Ebü’l-Hasan Ali b. Halef, Şerhu sahîhi’l-Buhârî, 9/51.

Buhârî, “Hars ve’l-Müzârea” 13; Müslim, “Zikr ve Dua” 100.

Taberi, Câmi’u’l-beyân, 4/194. 

el- Âl-i İmrân, 3/181.

Taberi, Câmi’u’l-beyân, 4/194-195. 

el-En’âm, 6/153; el-Yâsîn, 36/3-4; el-Kalem, 68/4.

el-Bakara, 2/285.

el-Hâkka, 44-45. 

Buhârî, “Salât” 31; Müslim, “Mesâcid” 89, 94. 

İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 8/331.

İbn Hişâm es-Sire, 523.

Tirmizî, “Daavât”, 86.

Nevevî, el-Minhâc, 3/102; Münâvî, Feyżü’l-kadîr,4/291-292.

Taberî, Câmi’u’l-beyân, 15/190; Razî, Tefsîru’l-kebîr, 2/18.

Taberî, Câmi’u’l-beyân, 15/190.

Razî, Tefsîru’l-kebîr, 21/75.

 Nevevî, el-Minhâc, 2/166.

İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 8/333.

el-Bakara, 2/25; el-Âl-i İmrân, 3/ 57, 104, 110, 114; en-Nisâ, 4/57; el-Mâide, 5/9; Hac, 22/41.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul