20 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Müslüman Yöneticilere Nasihat
Müslüman Yöneticilere Nasihat

Müslüman Yöneticilere Nasihat Adem Dölek

Yetkililer için nasihat; doğru icraatlarında onlara itaat etmek ve doğru olmayan icraatları hususunda da başkaldırmaksızın onları uyararak haksızlıklarına karşı sabırlı olmak, elden geldiğince millet ve memleket için faydalı olan hususları usûlüne uygun şekilde kendilerine hatırlatarak bu konuda onlara yardımcı olmaktır.
Ebû Hureyre’nin rivâyet ettiği bir hadîste Hz. Pey-
gamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): şöyle buyurdu:
 “Muhakkak ki Allah, sizin üç özelliğinizden râzı olur:
a-Sadece kendisine kulluk yapmanızdan ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan,
b-Allah’ın ipine toptan sarılmanızdan ve tefrikaya düşmemenizden,
c-Allah’ın, işlerinizi kendilerine tevdi ettiği yetkililere nasihatte bulunmanızdan. 1
Zürkânî (v.1122/1710), “Allah’ın, işlerinizi kendilerine tevdi ettiği yetkililere nasihatte bulunmanız.” ifâdesini şöyle açıklar:
“Yetkililere ve vekillerine nasihat, doğru olan hususlarda onlara yardım etmek ve bu hususlarda onlara itaat etmek, müslümanların hakları hususunda gaflet ettiklerinde onlara yumuşaklıkla doğruyu hatırlatmak, haksız davranışlarında onlara karşı baş kaldırmamak (hurûc) ve bedduâ etmemek, insanların kalplerinin onlara ülfet etmesine çalışmak, arkalarında namaz kılmak ve onlarla birlikte savaşa katılmak, vergi vermek, yalan methiyelerle onlara yağcılık yapmamak ve onların ıslahına duâ etmekle yardımcı olmaktır.
Hadîste zikredilen yetkililer (eimme)den maksadın, âlimlerin olduğu da söylenmektedir. Bu durumda ise âlimlere nasihat, onların doğru rivâyet ettiklerini kabul etmek ve ahkâmda onları taklit etmek, onlar hakkında hüsn-i zanda bulunmaktır.”2
Zürkânî’nin de belirttiği gibi, devletin ve milletin bekâsının, huzur ve sükûnetinin temini ve devamı ancak idâre edenler ile idâre edilenler arasındaki dayanışma ve birlikteliğe, karşılıklı fikir alış-verişine bağlıdır. Bu da, ancak her iki tarafın samimî olarak birbirlerine yaklaşımlarına, birbirlerinin istek ve arzularının yerine getirilmesine çalışılması ile mümkündür. Bununla birlikte raiyetin, herhangi bir haksızlığa maruz kaldıklarında bunu yetkiliye nezaket kuralları içerisinde bildirmeleri, istekleri yerine gelmediği veya yetkilide istenilmeyen bir davranış görüldüğünde de ona karşı baş kaldırarak isyan etmemeleri, yetkiliye karşı insanların nefret ettirilmemesi ve bu hususlarda insanların birlik ve beraberlik içerisinde yaşamalarının temin edilmesine herkesin yardımcı olmasının vatandaşlık görevi olduğu anlaşılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de de: “Ey imân edenler! Allah’a itaat edin, Rasûlüne de itaat edin ve sizden olan ulu’l- emre de …”3 buyurulmaktadır.
Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadîsinde şöyle buyurdu: “Üç şey vardır ki, müminin kalbi bunlarda hıyânet etmez:
a-Amelinde ihlâs,
b-Veliyyü’l-emre nasihat,
c-Birlikten ayrılmamak (lüzûmü’l-cemaat)” 4
“Yani, bu üç husus yapıldığında kalp sâlih ve sağ- lam olur, demektir. Ahmed b. Hanbel (v. 241 / 855)’in diğer bir rivâyetinde “veliyyü’l-emre nasihat” yerine, “tâatu zevi’l-emr/emir sahiplerine itaat etmek” olarak nakledilmektedir.5 Bu da nasihatin, itaat mânasında da kullanıldığını göstermektedir.
Ancak elde olmayan ve geçerli mazeretleri bulunup da samimî oldukları hâlde emri yerine getirme imkânı bulamayanların mesul olmayacağı da Kurâ’n-ı Kerîm’de açıkça beyân edilmektedir. Nitekim bir âyette:
“Allah ve Rasûlü için samimî, dürüst davranışlarda bulunmak şartıyla güçsüzlere, hastalara, harcayacak bir şey bulamayan fakirlere 
savaşa katılamamaktan dolayı bir günah yoktur. İyilik edenler aleyhine bir yol yoktur. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”6 buyurulmaktadır. Görüldüğü üzere bu âyette Al-lah’a ve Rasûlüne itaat konusunda asla tereddüdü olmayan fakat fiilî olarak gerçekleştirebilecek imkânı bulamayanlar mesul tutulmamaktadırlar. Bu mazeretler de, güçsüzlük, hastalık, fakirlik gibi sebeplerdir.
Samimiyet, kalpte devamlı bulunması gereken bir haslettir. Bazen ameller ve fiiller kalkabilir ancak samimiyet devamlı olmalıdır. Meselâ, zekât veremeyecek kadar fakir olan kişi, maddî olarak bir şey vermediğinden mesul değildir. Ancak onun kalbinde: “Benim de olsa idi, ben de verirdim.” veya “Ben de zekât verebilsem.” düşüncesiyle çalışma gayretinde olması gerekir. En azından mânevî olarak yardımcı olmanın gayretinde olunmalıdır. Bu da samimiyetin göstergesidir. Zaten bu gibi kişilerin samimiyetleri, davranışlarından da anlaşılır. Meselâ Kur’ân’da:
“Kendilerini bindirip de savaşa göndermen için sana geldiklerinde: ‘Sizi üzerine bindireceğim bir şey bulamıyorum’ deyince, kendilerinden harcayacak bir şey bulamayanların, üzüntülerinden gözyaşı dökerek dönen kimselere günah yoktur” buyurulmaktadır.7
Ancak imkânları olduğu hâlde gerekeni yapmayanlar sorumlu tutulmaktadır. Nitekim bir âyet-te: “Sorumluluk ancak zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir.”8 buyurularak bu izin isteyenlerin, kalplerinde nifâk olan ve mazeretlerinde samimî olmayan kişilerin olduğu belirtilir.9
İçinde aldatma duygusu olmayan ve kalbi ihlâs ile dolu olan kimselere, “nâsih veya nasûh” denilmektedir. Bu kimseler, aynı zamanda muhlis10 ve muhlas kullar 11 olarak da isimlendirilmektedir. Bu kimselerin, Peygamberler olduğu gibi peygamberlerin yolundan giden samimî insanların olduğu da belirtilmektedir.12
Şunu hemen ifâde edelim ki samimiyet; sadece idâre edilenlerden beklenilen bir davranış de-ğil, aynı şekilde idâre eden kişilerden de beklenilen bir durumdur. Bu bakımdan idâre etme makâmında olan insanların da, idâresini üzerine aldığı ve hizmetinde bulunduğu raiyetine samimi davranmaları şarttır. Nitekim bir hadiste:
“Allah bir kuluna idârecilik verir de o da raiyetine samimiyetle (nasihatle) muamele etmezse Cennete giremez”13 buyurulmuştur.
Böylece halkın idâresini üstlenmiş bir kimse, onların hem dünyasını, hem âhiretini mamur etmeyi görev edinmiş kimse demektir. Onları her yönden iyiye götürmeye çalışmayan, kendilerine karşı âdil davranmayan, haklarını görüp gözetmeyen kimse halkını aldatmış olur.14 Bunun için Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem):
“Cenâb-ı Hakkın, yönetici yaptığı bir kimse, yönettiği insanları aldatarak ölürse, Allah ona Cenneti haram kılmıştır.” buyurmuştur.15
Başka bir hadîste de Rasûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Haberiniz olsun! Hepiniz yöneticisiniz ve hepiniz yönettiğinizden mes’ulsunuz: İnsanların işlerini üzerine alan imam/ idâreci yöneticidir ve yönettiğinden mes’uldür. Erkek ailesinin yöneticisidir ve yönettiğinden mes’uldür. Kadın, kocasının evinin ve çocuğunun yöneticisidir ve yönettiğinden mes’uldür. Hizmetçi efendisinin mâlının yöneticisidir ve yönettiğinden mes’uldür. Haberiniz olsun! Hepiniz yöneticisiniz ve hepiniz yönettiğinizden mes’ulsunuz.”16
Bir rivâyette, İbnu Ömer der ki, “Sanırım Peygam-ber (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Kişi, babasının malının yöneticisidir, o da yönettiğinden mes’uldür.’ ifâdesini de söylemişti” ilâvesi vardır.17
Hadîste zikredilen konuları maddeler hâlinde izah edecek olursak:
a-Devletin yöneticiliği/çobanlığı, hangi din ve milletten olursa olsun o devletin vatandaşlarının felâh ve saadetini temin etmesi, hiçbir şekilde ayırım yapmadan fertlerin haklarını gözetmesi, raiyyetinin arasında gereken cezâ ve hükümleri uygulaması,
b-Kocanın, çoluk çocuğuna yöneticiliği/çobanlığı, aile fertlerine karşı iyi idâreli olup nafaka, giyecek ve hüsn-i muâşeret hususlarında haklarını tam olarak gözetmesi;
c-Kadının yöneticiliği/çobanlığı, kocasının evini iyi tedbir etmekle idâre edip kocasına karşı ha-yırhâh olması ve kocasının çocuklarına ve mâ-lına iyi bakması ve ona karşı her türlü hıyanetten kaçınması;
d-Hizmetçinin efendisine veya patronuna yöneticiliği/çobanlığı, efendisinin malından kendisine emanet edilmiş her ne varsa onları koruması ve efendisine layık olduğu hürmeti tam olarak göstermesi;
e-Evladın babasına yöneticiliği/çobanlığı, babasının malını koruması ve babasının malını israf etmemesi,
f-Çoluk çocuğu olmayan veya hizmetçisi olmayanların yöneticiliği/çobanlığı da, doğruluk ve istikamet dairesinde arkadaşlarının ve sevdiklerinin hukukuna riâyet edip onları gözetmesidir.18
Hadîste, her insanın mesuliyetini ifâde eden en beliğ bir temsîl ile insanların işlerini tekeffül eden devlet adamlarından ve yetkililerden, en yukarıdan en aşağıya (devlet başkanından mahalle muhtarına) kadar bütün idâreci ve yöneticilere, aile reisinden öğretmene, ev hanımından, hizmetçiye kadar, hatta bizzat kişinin kendisine varıncaya kadar herkes, bir çobana benzetilmektedir. Ve bu çobanın, sevk ve idaresi ile mükellef olduğu her şeyin muhafazasından mesul olduğu bildirilmektedir.

Çoban/yönetici olarak ifâde edilen “râî” kelimesinin mastarı “riâye”dir. Bir şeyi güzelce muhafaza etmek, korumak, himâye etmek, kanatları altına almak, bakmak, gözetlemek, gütmek, itina göstermek gibi mânâlara gelmektedir. Çobana “râî” denilmesi de, koruması altında ve kendisine bakmak üzere emânet edilen hayvanları gözetip otlatmakla mükellef olduğu içindir. Gerek insan, gerek hayvan, gerekse mal ve eşya her ne olursa olsun, bunların korunması ve gözetilmesi, ıslahı ve bakımı kime verilmiş ise o kişi, onların râisi/çobanı, bakılan, gözetilen şey de raiyesi/güdüleni olur. Dolayısıyla herkes bulunduğu makâm ve mevkîde, kendinden aşağıda olanların çobanı olmaktadır. Bunların durumlarından Allah katında mükellef ve mesuldür. Hattâ hiçbir idârî görevi olmayan veya efendisi bulunmayanlar bile arkadaşlarının ve onların dostlarının çobanı olduğu ifâde edilmektedir.19 Öyle ki, kişi bizatihi kendi vücûd organlarının dahi çobanıdır, bunlardan da mesuldür. Yoksa üst mevkilerde bulunanların, altlarında bulunanları koyun sürüsüne benzeterek “el-avâm ke’l-hevâm/ halk, hayvan gibidir” düşüncesine kapılıp yükseklerden aşağıya veya yukarıdan kibirli bir şekilde hor ve tahkir edici bir tarzda tepeden bakarak, raiyetine kötü muamele etmek demek değildir. Aksine tüm raiyetin haklarını görüp gözetmek, onların isteklerini yerine getirmeye çalışmak, emri altındakilere şefkatle ve adâletle muamele etmektir.
Mehmed Sofuoğlu, hadîsle ilgili şu açıklamayı yapar:
“Hadîse göre râî ve mer’î yani güden ve güdülen olmadık hiçbir mükellef yoktur. Herkes, bir bakıma güden ve başka bir bakıma güdülendir. Cemiyetin her ferdi, başkasının ya zâtına ya mâlına, gözetip riâyet edicidir. Karşısında mer’î denilecek kimse olmasa bile yine kendi vücûdu ve organlarının, kuvvetlerinin ve duygularının güdücüsüdür. Bunları güzel muhafaza ile, Allah’ın rızâsına muhalif işlerde kullanmamakla mükelleftir ve o vazifesini güzelce yerine getirip getirmemek yüzünden sorumludur.”20
Kâmil Miras da, meseleyi şöyle izah eder:

“Hadîs-i Şerifte fertlerin yek diğerine ve cemiyete karşı mükellef bulundukları vazifeleri noktasından “râî/çoban” yâd edilmesi, vazifenin kud- siyetini ve onun samimiyetle edâ edilmesi lüzûmunu ifâde etmektedir. Cemiyetin hasis ihtiraslarından uzak bulunan ve daima fıtrî safvetiyle yaşayan çoban, koyunlarını güdüp, gözetirken bunlara karşı duyduğu, beslediği derin şefkat ve merhamet hissi, fertlerde i‘lây-ı vazife ederken aranılan samimiyetin en temiz bir numûnesidir. İşte râî’den maksut olan mâna budur.”21
“Gerek idâre edilenden gerek de idâre edenler-den istenilen gerçek nasihat budur. Kur’ân-ı Ke-rim’de birçok âyette, Peygamberlerin nasihatçi/samimî davranan kişiler oldukları bildirilmektedir. Nitekim Nuh (a.s.), ümmetine:
“Ben size Rabbimin risâletini tebliğ ediyorum ve iyiliğiniz için size nasihat ediyorum.”22 demişti.
Râzî (v.606/1209), âyette geçen tebliğ ile nasihat kelimelerinin arasındaki farka dikkat çekerek nasihatin, tebliğe göre daha husûsî bir mânaya sahip olduğunu ifâde eder ve tebliğin, Allah’ın emirlerini ve mükellefiyetleri bildirmek olduğunu, nasihatin ise insanları itaate teşvik etmek ve onları günahlardan sakındırmak ve bu konuda en iyi şekilde gayret sarf etmek olduğunu söyler.23 Râzî, aynı zamanda nasihatin hakikatinin, iyi olmayan şaibelerden arınmış hâlis bir niyetle insanların faydasına olan şeylere koşmak olduğunu belirtir.24 Böylece âyetin mânası: Ben size Allah’ın tekliflerini tebliğ ediyorum, bununla birlikte sizi en doğruya ve Allah’ın, beni davet ettiği şeylere sizi de davet ediyorum. Böylece kendim için arzu ettiğim şeyleri sizin için de arzu ediyorum, demektir.
Sâlih (a.s.) da ümmetine şöyle demişti:
“Ey kavmim! And olsun ki, ben, size Rabbimin mesajını tebliğ ettim ve size nasihat ettim fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”25
Aynı şekilde Şuayb (a.s.) da
“Ey kavmim! And olsun ki, ben, size Rabbimin mesajını tebliğ ettim ve size nasihat ettim. Artık hakikati inkâr eden bir kavme nasıl üzülürüm” demişti.26
Hûd (a.s.) da aynı şekilde
“Ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ edi- yorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim” demiştir.27
Zikri geçen Peygamberlerin ümmetlerine nasihatlerinde, içten ve gönülden ümmetlerinin başlarına gelecek tehlikeden sakındırmak, maslahatlarına çalışmak, dünyevî ve uhrevî mutluluklarını kazanmaları için candan gayret göstermek ve bu hususta ikazda bulunmak mânaları vardır.
Peygamberlerin vasıflarından birisi, “emânet” ya-ni, güvenilir olmalarıdır. Onlarda güven ve güvenilirliği sarsacak bir durum asla zuhur etmez. Bu bakımdan Peygamberler gerek tebliğlerinde gerekse kendilerine tevdi edilen maddî ve mânevî herhangi bir emânet hususunda asla ihâ- net etmezler.
Mâlik, Kelâm, 20.
Zürkânî, Muhammed b. Abdilbaki, Şerhu’z-Zurkânî alâ Muvattâ-ı li İmam Mâlik, Beyrut, 1990, IV, 527.
Nisâ, 4/59
Ahmed b. Hanbel, IV, 80.
Ahmed b. Hanbel, IV, 82.
Tevbe, 9/91.
Tevbe, 9/92.
Tevbe, 9/93
Bkz. Hâzin, II, 257.
Ankebût, 29/65; Yunus, 10/22; Lokman, 31/32.
Yusuf, 12/24; Meryem, 19/51; Sâffât, 37/40, 74, 128, 160169.
Bkz. Sâd, 38/83; Hıcr, 15/40.
Buhârî, Ahkâm, 8.
Kandemir-Çakan-Küçük, Riyazu’s-Sâlihîn Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, İst., 2001, IV, 28.
Buhârî, Ahkâm, 8; Müslim, İmân, 227, 228.
Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20; Tirmizî, Cihâd, 27; Ebû Davûd, İmâret, 1.
Bkz. Buhârî, Cum’a, 11.
Bkz. Bâbânzâde, Ahmed Naim, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid- i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ankara, 1979, III, 43.
Aynî, XXIV, 221.
Sofuoğlu, S.ahih-i Buhârî ve Tercemesi, II, 863 (34 nolu dipnot).
Babanzâde, III, 42 (dipnot).
A’râf, 7/62.
Râzî, XIV, 151; Ayrıca bkz. Polater, Kadir, “Kur’ân’a Göre Hakka ve Bâtıla Davetteki Metodların Ahlâkî Özellikleri” AÜİFD. Erzurum, 2005, s.129.
Râzî, XIV, 151.
A’raf, 79.
A’râf, 93.
A’râf, 68.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul