20 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Bütün Müslümanlara Nasihat
Bütün Müslümanlara Nasihat

Bütün Müslümanlara Nasihat Doç.dr. Mustafa Genç

Yüce Allah hayatla iç içe olan bir din olarak İs-lâm’ı göndermiş ve akıl sahibi bütün insanları ona muhatap kılmıştır. Bu din muhataplarını hür iradeleriyle severek ve isteyerek iyi ve güzel davranışlara davet eder. Bu davranışların bir kısmı doğrudan kul ile Allah arasındaki irtibatın bir eseri olan ibadetlerdir. Diğer bir kısmı ise geniş anlamda insanların birbiriyle olan münasebetlerini ifade eden muâmelât alanıdır. Hangi alanda olursa olsun, dinin muhatabından ilâhî makamda makbûl sayılacak davranışlar beklenir. Bu da bilgi ve becerinin yanında içtenlik ve samimiyet ister; tam bir teslimiyetle davranış takdimini gerektirir. 
İslâm’a göre inanılması gereken şeylere istenilen şekilde inanana mü’min; “inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de müslim denir.” Makalede müslim yerine müslüman kelimesi kullanılacaktır. 
Kişinin tam bir teslimiyetle inandığını yaşamada diline ve eline hâkim olması çok önemlidir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) Müslümanı şöyle tarif etmişlerdir: 
““الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ
(Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların selâmette bulunduğu kimsedir).” Buna 
göre Müslüman, dilinden ve elinden gelebilecek kötülükler konusunda diğer Müslümanların güvende oldukları kimsedir. Böyle bir güvenin sağlanabilmesi için “nasîhat”ten nasiplenmek lâzımdır ve İslâm’da nasîhat hem dünya hem de ahiret saadeti bakımından hayâtî ehemmiyet taşımaktadır.
Nasîhat kelimesi “bir şeyi veya kimseyi içten ve gönülden sevmek”, “O”na ihlâs, sadakat ve samimiyetle bağlanmak”, “arı, duru ve saf olmak” anlamlarına gelir. Her ne kadar günümüzde nasîhat kelimesi yaygın olarak “öğüt vermek” anlamında kullanılıyor ise de anlaşıldığı üzere onun özünde içtenlik, samimi ve saf olmak vardır.  
“Nasîhat kelimesine ihlâs, samimiyet, içten ve gönülden bağlanmak anlamı verildiği takdirde, zıt anlamı; aldatmak, kandırmak ve ikiyüzlü davranmak (gıllü gıyş ve nifak) olur.” Mevlânâ (ö. 672/1273) da nasîhatin, aldatmanın zıddı olduğunu bir beytinde şöyle ifade etmiştir:
“Goft ed-dinu nasiha an Resûl - An nasîhat der lugat zıdd-ı gulûl.” 
(Dedi Peygamber, “Din nasîhattir”- Nasîhat, lügatte hıyânetin zıddıdır).
Nasîhatin başta Yüce Allah olmak üzere O’nun Kitab’ı, Rasûlü, Müslümanların yöneticileri ve bütün Müslümanlar için olması gerektiğini ilgili hadîs-i şeriften öğrenmiş bulunuyoruz. Bu konuda Temîm ed-Dârî (r.a.)’nin nakli şöyledir: 
عَنْ ‌تَمِيمٍ الدَّارِيِّ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: ”الدِّينُ النَّصِيحَةُ، قُلْنَا: لِمَنْ؟ قَالَ: ‌لِلهِ ‌وَلِكِتَابِهِ ‌وَلِرَسُولِهِ ‌وَلِأَئِمَّةِ ‌الْمُسْلِمِينَ ‌وَعَامَّتِهِمْ “.
Peygamber (s.a.s.) “Din nasîhattir” buyurdu. Biz “kim için/kime karşı?” diye sorunca dedi ki: “(Din) Allah, Kitabı, Resûlü, Müslümanların yöneticileri ve bütün Müslümanlar için nasîhattir/samimi olmaktır.” 
Makalemizin konusu, hadîs-i şerîfin “bütün Müslümanlar için samimi olmak” şeklindeki son kısmıdır. Bütün Müslümanlar için samimi olmak konusunda özlü ve güzel bir bilgi vermek üzere şu pasajın nakli faydalı bulunmuştur: “Bütün Müslümanların âlim olması, âlim olanlarının da her şeyi bilmesi mümkün değildir. Her yaştan, her renkten, her ırktan, her cinsten ve her seviyede insanıyla ümmet bir bütündür. Burada herkesin birbirine karşı vazife ve mes’uliyetleri vardır. İşte bunları öğrenmek, öğretmek, din ve dünyalarına ait faydalı olan şeyleri insanlara göstermek, onlara yardımcı olmak, kusurlarını örtmek, onlara eziyet etmemek, iyilikleri emir, kötülükleri nehyetmek, başkalarını aldatmamak, haset etmemek, hürmet, şefkat ve merhameti aralarında yaymak, kendisi için arzu ettiklerini onlar için de istemek, kendi nefsi için arzu etmediklerini onlar için de istememek, canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumak ve müdafaa etmek, dinin bütün Müslümanlar için nasîhat olu- 
şunun gereğidir.”
Bu genel açıklamadan sonra hacim bakımından bir makale sınırlarını aşmadan bütün Müslümanlar için nasîhat, Müslümanları sevmede, güzel söz söylemede, hayrı söylemede yahut susmada ve noksanlıkları tamamlama ve hataları düzeltmede nasîhat olmak üzere sadece dört başlık altında anlatılmaya çalışılacaktır.
1- Müslümanları Sevmede Nasîhat 
Makalenin giriş kısmında ifade edildiği üzere nasî-hatin bir anlamı da “bir şeyi veya kimseyi içten ve gönülden sevmek” idi. Öncelikle Müslümanların birbirlerini sevmesi gerekmektedir. Yine makalenin girişinde davranışlarımızın ilahî makamda hüsn-i kabul   görmesinden söz edilmişti. Bilindi-
ği üzere sözü geçen hüsn-i kabul öncelikle imana ve sonrasında tam bir teslimiyete bağlıdır. Müs-
lümanlar olarak bizleri Müslüman kılan Yaratanımızın rızasını kazanıp cennete gitmek istiyoruz. Bunun da Müslümanları sevmeden tam anlamıyla gerçekleşemeyeceğini; daha açık bir ifade ile iman etmeden cennete giremeyeceğimizi birbirimizi sevmeden de (tam anlamda) inanmış olamayacağımızı öğrenmiş bulunuyoruz. Resûlullah (s.a.s.) bu durumu yemin ile başladığı şu sözüyle bildiriyor: 
عن أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالً رَسُولُ اللَّهِ - صلى الله عليه وسلم -:”‌وَالَّذِي ‌نفسي ‌بيَدهِ ‌لَا ‌تَدخُلُوا ‌الْجَنَّةَ ‌حَتَّى ‌تُؤْمِنُوا، ‌وَلَا ‌تُؤْمِنُوا ‌حَتَّى ‌تَحَابُّوا، ‌أَفَلَا ‌أَدُلّكُمْ ‌عَلَى ‌أَمْرٍ ‌إذَا ‌فَعَلْتُمُوهُ ‌تَحَابَبْتُمْ؟ ‌أَفْشُوا ‌السَّلَامَ ‌بَيْنكُمْ”
Ebû Hüreyre (r.a.)’dan (rivayete göre) Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Varlığım elinde olana yemin olsun ki, siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Selâmı aranızda yayınız.”  
Görüldüğü üzere bu hadîs-i şerîf açıkça Müslümanalar olarak Yaratan için birbirimize sevgimizin cennette buluşma yolunda hayâti öneme sahip olduğunu haber veriyor “ Başka bir rivâyette de bu sevgi “imânın tadını bulma” kalemlerinden sayılmıştır. Buna göre Müslümanlar birbirlerini sevme konusunda gayretli olacak; sevginin oluşması ve devamı için yollar arayacaklardır. Onlardan birisi de yukarıda yine açıkça ifade edildiği üzere selâmı yayarak ve onun esenliği ile aynı zamanda imanın tadını hissedeceklerdir.
2- Güzel Söz Söylemede Nasîhat 
Makalenin giriş kısmında Rasûlullah (s.a.s.)’in Müslümanı, dilinden ve elinden Müslümanların güvende olduğu kimse olarak tarif ettiğini belirtmiştik. Öncelikle tam bir teslimiyetle delil olarak kabul ettiğimiz Kur’an ve Sünnet güzel sözlü olmamızı istiyor. Nitekim Yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Bir zamanlar biz İsrâiloğulları’ndan, “Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin” diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çe- virmektesiniz.” “İyi sayılan bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, halîmdir.””Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanların apaçık düşmanıdır” 
Başka bir âyet-i kerimede de sözlerin en güzelinin Yüce Allah’ın Kitâbı olduğu bildirilmektedir. Hele bir de sözün muhatabı ana-baba veya onlardan birisi ise nasîhat/ihsan ile muâmele etmek, “öf” bile dememek; aksine onların gönüllerini hoş edecek tatlı sözler çok daha büyük bir ehemmiyet arz eder. Bu konuda Yüce Allah’ın em- ri meâlen şöyledir: ”Rabbin, sadece kendisine kul- luk etmenizi ve ana babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.”   
Nasîhatin Müslümanlardaki en güzel tezâhür-lerinden birisi sözün güzelini söylemektir. Bu konuda Peygamberimiz (s.a.s.) “...
 وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقَة...
 ( …Güzel söz sadakadır…)” ifadesi hiç şüphesiz çok anlamlıdır. 
3- Hayrı Söylemede yahut Susmada Nasîhat 
Müslümanı itibarsızlaşmasına, sıcacık aile yuvasının soğumasına hatta donup fonksiyonsuz hâle gelmesine, cemiyetin güvensiz bir topluluğa dönüşmesine ve böylece devletin de zaafa uğramasına sebep olan en önemli faktörlerden biri de hayrı söylememek ve gerektiğinde susmamaktır. Oysaki Peygamberimiz (s.a.s.)”… Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayrı söylesin yahut sussun.” buyurmuştur ki bu nasîhat konumuz bakımından çok önemli bir talimattır. 
Maalesef zamanımızda sosyal medyanın da tesiriyle hemen herkes konuşuyor ve bazen “alenî hâle gelmiştir” düşüncesiyle konuşulanları; hatta mahrem-nâmahrem yaşananları paylaşabiliyor. Oysaki kendisine uymamız emredilen Resûlullah (s.a.s.)
“كفى بِالْمَرْءِ كَذِبًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ”
(Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter)” buyurarak bu konuda da çok dikkatli olmamızı tembihlemektedir. Ayrıca sosyal medyada ve gruplarda yazışırken ve paylaşma yaparken başkalarının zamanından “çaldığımızı”; böylece kul hakkı sayılabilecek bir durumun söz konusu olabileceğini da düşünmek mecburiyeti vardır. Hassaten herkesi ilgilendirmeyen bilgi ve belgelerle grupları meşgul etmenin ve onların kuruluş maksadına aykırı davranmanın da yarın bizleri mahcup edebileceği akıllardan çıkarılmamalıdır. Ayrıca paylaştığımız manzaraların başkalarını güçlerinin yetmeyeceği birtakım şeylere özendirme niteliği taşıyıp taşımadığına da bakılmalıdır. Meselâ bir ailenin, birçoklarının gidemeyeceği bir mekânda “mükellef” bir sof-rayı paylaştığını farz edelim. Değil o mekâna gitmek öyle bir sofrayı belki hayatı boyunca hiç görmeyen başka bir ailenin eş ve çocuklarının o paylaşımı gördüğünü düşünelim. Belki bazılarımızca bu durum basit sayılabilirse de aslında bu gibi hâllerin birçok aile problemlemine ve dolayısıyla nasîhat hâlinin zıddı bir hayata sebep olabileceği uzak bir ihtimal değildir. Burada tekrar nasîhata dönülüp ailelerde dolayısıyla cemiyette içtenlik ve samimiyet hâkim kılınmalı ve dünya ölçülerinde hayatın tadına varılmalıdır.
4- Noksanlıkları Tamamlama ve Hataları Düzeltmede Nasîhat 
Bir insan olarak Müslüman bir kimsede de farklı sebeplerle birtakım noksanlık ve hataların görülmesi mümkündür. Bu durumda bütün Müslümanlar için nasîhat, noksanlıkları tamamlamada ve hataları düzeltmede şefkatli olmak demektir. Bu şefkat, öncelikle noksanlık ve hatayı etrafa yaymamayı gerektirir. Sonra mümkünse model olmakla ve güzel öğütle muhatabı rencide etmeksizin istenilen davranışa irşad etme yolunu tutmayı icâb eder. Böylece kardeşlik korunarak noksanlıklar tamamlanır; kusurlar tamir edilirler. Bu konuda Bedrüddin el-Aynî’nin (ö. 855/1451) Arapça 
 hareketle nasîhat
yorumunu nakletmek yerinde olacaktır: “Arapçada kişinin aldığı kumaş parçasını bedenine uygun bir elbiseye dönüştürmesi, ‘nasaha’ fiiliyle ifade edilir ve dikiş iğnesine ‘minsah’ denir. İğnenin elbiseyi onarması gibi, kişi de nasîhatleriyle kardeşinin kendisine çeki düzen vermesini sağlar. Yine ona göre ‘nasûh’ kelimesinin içten ve samimi şekilde edilen tevbelere sıfat olması, âdeta günahlarla örselenen din elbisesinin, tevbe ile yeniden tamir edilmesi sebebiyledir.” 
Elbette kolay değildir iğne ile elbise dikmek; üstelik yırtık-sökük elbisede dikiş tutturmak; mahareti ve çok sabrı gerektirir. Kusurlu bir Müslümanı kusurlarını kapatacak bir yol tutarak olabildiğince iyi Müslüman konumuna getirmek de buna benzer. Ne var ki bunun yapılması emredilmiştir. Elbette bu iş nasîhat/samimiyet ister; sabır ve namazla Yaratanının yardımını bekler. Farklı bir ifade ile Yüce Allah’ın şu anlamındaki sözüne “kulak veren” kul arar: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır.” İşte o kullar ile hem nasîhat eden hem de muhatabı için sabrın sonu selâmet olur inşallah.
5. SONUÇ
İslâm sosyal bir varlık olan insanın yaratılış nitelik ve gâyesine uygun bir hayat ile yaşayıp her iki dünya mutluluğunu kazanabilmesi için birtakım kurallar koymuştur. Onlara uyulması için de gerekli tedbirleri alarak sözü geçen mutluluğun sevgi ve rahmet ikliminde devamını sağlamak istemiştir. O tedbirlerden birisi de nasîhattır.  
Nasîhat “öğüt vermek” anlamının yanında, dinin bütün emir ve nehiylerini kuşatan zengin bir anlam alanına sahip bir kavramdır. Bu bakımdan yaşı, rengi, ırkı, cinsiyeti ve sosyo-ekonomik ve kültür seviyesi ne olursa olsun her bir ferdiyle ümmet bir bütündür ve nasîhata muhataptır. Bütün Müslümanlar için samimi olmak konusunda herkesin birbirine karşı vazife ve sorumlulukları vardır. Onları öğrenmek, öğretmek, din ve dünyalarıyla ilgili iyi ve güzel olan şeyleri insanlara gösterip yardımcı olmak; hürmet, şefkat ve merhameti yaymak; Müslümanları sevmek, canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını koruyup müdafaa etmek, sözün güzelini ve hayrı söyleyip, gerektiğinde susmak; kendisi için arzu ettiklerini kardeşleri için de istemek, kendisi için arzu etmediklerini onlar için de istememek; iyilikleri yayıp, kötülükleri engellemek; kusurları örtmek ve rencide etmeden düzeltmek; eziyet vermemek ve haset etmemek; dargın durmamak ve aldatmamak gibi daha niceleri bütün Müslümanlar için nasîhattir.
Çalışmalarımızın meşkûr ve makbûl olması niyâ-zımızla Yüce Allah’a hamd, Resûlullah’a, aile ve ashabına salât ve selâm ile bu faaliyetlere vesile olup her türlü desteği ve emeği bulunanlara teşekkür ediyoruz. Ne mutlu nasîhattan payı olanlara!
*Doç. Dr. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, mgenc@ksu.edu.tr  

 

 

 

Mustafa Sinanoğlu, “İman”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 22/212.
  Müslüman, Arapça “müslim المسلم” kelimesinin Farsça kurala göre “müslimân” şeklindeki çokluğunun Türkçe’deki kullanılışıdır (bk. Sinanoğlu, “İman”, 22/212). Bilindiği gibi bu kavram dilimizde genellikle tek bir Müslümanı ifade etmek üzere; müfret bir kelime olarak kullanılmaktadır. 
  Ebu’l-Hüseyn Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî, Sahîhu Müslim (el-Câmi‘u’s-sahîh), thk. Muhamed Fuâd Abdulbâkî, (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1413/1992), “Îmân”, 41. Ayrıca bk. Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmail el-Buhârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1413/1992), “Îmân”, 4.
  Hadislerle İslâm, ed. Mehmet Emin Özafşar vd. (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2014), 1/365.
  Hadislerle İslâm, 1/365-366.
  Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî, Trc. Veled İzbudak (İstanbul: ) 3/322, beyit no: 3943 (Hadislerle İslâm, 1/366’ten naklen).
  Müslim, “Îmân”, 55.
  “Bazı hadis yorumcuları ‘Allah için olan samimiyeti, Allah”ın birliğine olan derin bir inançla ve halis bir niyetle Allah”a kulluk etmek,’ diye açıklarken, Kitabı için samimiyeti ‘Onu tasdik ederek, onda emredilenleri lâyıkıyla yapmaya çalışmak ve yasaklanan hususlardan da kaçınmak’ şeklinde değerlendirmişlerdir. Allah Resûlü”ne karşı samimi olmak ise ‘Onun peygamberliğini kabul ederek emrine râm olmak, yasakladığı şeylerden uzaklaşmak’ olarak yorumlanmıştır. Müslümanların idarecilerine gösterilmesi gerektiği söylenen samimiyet, ‘Hakk”ın rızasına uygun tüm işlerde onlara karşı saygılı ve itaatkâr olmak’ diye açıklanmıştır. Bütün Müslümanlara karşı samimi olmak ise, “maslahat ve faydalarına olan hususlarda müminlerin rüşt ve kemal ile birbirlerine önayak olmaları.” şeklinde yorumlanmıştır.” (Hadislerle İslâm, 1/366).
  Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref b. Mürî en-Nevevî, Riyâżü’ṣ-ṣâliḥîn: Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, trc. ve şerh, M. Yaşar Kandemir vd. (İstanbul: Erkam Yayınları, 1418/1997), 2/74.
  Ebû Dâvûd Süleymân b. el-Eş‘as es-Sicistânî, Sünenü Ebî Dâvûd (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1413/1992), “Edeb”, 132 (No. 5193).
  Bk. Müslim, “İmân”, 43. Anılan rivâyet şu anlamdadır: Enes (b. Mâlik)’in nakline göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Şu üç özellik kimde bulunursa o kimse imanın tadını alır: Allah ve Resûlü”nü her şeyden çok sevmek, bir kimseyi yalnızca Allah rızası için sevmek, Allah kendisini kurtardıktan sonra tekrar inkârcılığa dönmekten ateşe atılmaktan kaçındığı gibi kaçınmak.”
“ ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلَاوَةَ الإِيمَانِ. مَنْ كَانَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا. وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ. وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يقذف في النار”
  el Bakara 2/83.
  el-Bakara 2/263.
  el-İsrâ 17/53.
  Bk. ez Zümer 39/23. Buradaki âyet-i kerimenin analmı şöyledir: “Allah, kendi içinde uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar dile getiren bir kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi Rablerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir sonra yine Allah’ı anmaya yönelerek bedenleri ve kalpleri huzura kavuşur İşte bu kitap, Allah ın bir rehberi olup dilediği kimseyi onunla doğruya yönlendirir ama Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.” 
  el-İsrâ 17/23.
  Müslim, “Zekât”, 56.
  Buhârî, “Edeb”, 31.
  Ebû Muhammed (Ebü’s-Senâ) Bedrüddîn Mahmûd b. Ahmed b. Mûsâ b. Ahmed el-Aynî, ʿUmdetu’l-kârî  şerhu Sahîhi’l-Buhârî  (Beyrût: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-ʿArabî, ts.), 1/321 (Metnin tercümesi Hadislerle İslâm, 1/365’ten naklen). Kaynakta yer alan metnin orijinali şöyledir: ‌
وأصل ‌النَّصِيحَة ‌مَأْخُوذ ‌من ‌نصح ‌الرجل ‌ثَوْبه ‌إِذا ‌خاطه بالمنصح، وَهِي الإبرة، وَالْمعْنَى: أَنه يلم شعث أَخِيه بالنصح، كَمَا تلم المنصحة، وَمِنْه التَّوْبَة النصوح، كَأَن الذَّنب يمزق الدّين وَالتَّوْبَة تخيطه.
  el-Bakara 2/153.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul