Yegâne hayat nizâmı İslâm Dini’nin izzetli ve şanlı tarihinden…
Abdullah b. Mes’ud (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Tebük’e gitmek üzere yola çıktığı zaman, sürekli olarak adamlardan geride kalanlar oluyordu.
Rasulullah (s.a.s.)’e:
- Ya Rasulallah, filân kişi geri kaldı, diye haber veriliyordu.
Rasulullah (s.a.s.):
“Bırakın onu! Eğer onda bir hayır varsa, Allah onu, bize katacaktır. Eğer hayırdan başka bir şey varsa da Allah, sizi ondan kurtaracaktır!” buyuruyordu.
Bir ara kendisine:
- Ya Rasulallah, Ebu Zerr geri kaldı, dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
“Bırakın O’nu! Eğer O’nda bir hayır varsa, Allah O’nu, size katacaktır. Eğer hayırdan başka bir şey varsa da Allah, sizi O’ndan kurtarmıştır!” buyurdu.
Ebu Zerr, devesiyle çok uğraştı, amma gecikince de eşyasını devenin sırtından alıp kendi sırtına yükledi ve yaya olarak Rasulullah (s.a.s.)’e yetişmek üzere yola koyuldu.
Rasulullah (s.a.s.), yolda bir yerde mola verdi. Müslümanlardan birisi etrafına bakındı ve:
- Ya Rasulallah, bir adam yolda yaya olarak gelmektedir, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ebu Zerr, sen ol bari!” buyurdu.
Oradakiler, adama iyice bakınca:
- Ya Rasulallah, vallahi bu, Ebu Zerr’dir, dediler.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
“Allah, Ebu Zerr’e rahmet etsin. O, tek başına yürür, tek başına ölür, tek başına dirilir!” buyurdu.
Aradan uzun yıllar geçmişti ki Ebu Zerr, (Emiru’l-mü’minin İmam Osman tarafından gönderildiği) Rebeze’ye gitti. Ölüm vakti geldiğinde, hanımına ve kölesine:
- Öldüğüm zaman, beni yıkayıp kefenleyin ve son- ra beni götürüp yol kenarına bırakın. Yanınızdan geçen ilk kervana da: Bu, Ebu Zerr’dir, deyin, diye vasiyette bulundu.
Ölünce de vasiyetini yerine getirdiler. Bu sırada uzaktan bir kervan göründü. Ama orada bir cenâ- ze olduğunu bilemedikleri için neredeyse develer tabutu çiğneyeceklerdi. Bir de baktılar ki, Abdullah b. Mes’ud, Kûfelilerden bir grupla geliyor.
İbn Mes’ud:
- Bu nedir? diye sordu.
- Ebu Zerr’in cenâzesidir, dediler.
İbn Mes’ud ağladı ve:
Rasulullah (s.a.s.), ne doğru söyledi. Zira Rasulullah (s.a.s.):
“Allah, Ebu Zerr’e rahmet etsin. O, tek başına yürür, tek başına ölür ve tek başına dirilir.” buyurmuştu, dedi. Sonra devesinden inip, bizzat kendisi O’nu defnetti.1
Ziyâd b. Abdullah el-Bekkâî, Muhammed b. İs-hâk el-Muttalibî’den naklen şunları anlatır:
“Rasulullah (s.a.s.), Zilhicce ile Receb ayları arasında Medine’de ikamet etti. Sonra Rumlarla savaş için Sahabilerine, “hazırlanınız” diye emretti.
Bu olay, milletin sıkıntıda ve sıcağın şiddetinde ve kıtlık zamanlarında idi. Meyveler olgunlaştığı ve milletin bahçelerin gölgelerinde kılmayı arzuladıkları ve içinde bulundukları hâlden hoşnud olmadıkları bir zamanda idi.
Rasulullah (s.a.s.), gazveye çıktığında çoğu zaman gitmek istediği yeri gizlerdi. Fakat Tebûk Gazve- si’nde açıkça nereye gideceğini söyledi. Çünkü yolun uzaklığından, zamanın şiddetinden ve kas- dettiği düşmanın çokluğundan ötürü o gazveyi millete beyân etti ki, onun için hazırlıklarını yapsınlar. Teçhizatlarını hazırlamalarını söyledi ve Rum’u (Bizans’ı) kasdettiğini onlara haber verdi.”2
“Âlemler için rahmet olarak gönderilen”, “en yüce
ahlâka sahib”, “kâmil insanların imamı”, “hevâsın-dan değil, kendisine vahyedilen ile konuşan”, kıyamete kadar insanlık âlemi için her hâliyle en güzel örnek şahsiyet: Rasulullah Muhammed (s.a.s.)...
Yaşadığı zaman dilimindeki dünyanın iki büyük süper gücünden biri olan Bizans’a karşı savaşmak üzere hazırlayıp harekete geçirdiği “zorluk ordusu” ile sefere çıkmıştı… Allah yolunda, Allah adına, Allah’ın emrettiği şekilde, Allah’ın adıyla ve O’nun rızasını kazanmak için çıkılan sefer, Tevhid ile şirki, iman ile küfrü, ihlâs ile nifâkı birbirinden ayıran net ölçüsüyle ciddi bir imtihandı!... Mevsim ve imkân itibariyle, insanı çok zorlayan sefer şartları, bu imtihandaki hikmeti gündeme getirmiş ve imtihan edilenlerin samimiyetini ortaya koymuştur…
Yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ, bu olay hakkında şöyle buyurdu:
“Ey iman edenler, ne oldu ki size Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman yer (iniz)de ağırlaşıp kaldınız? Âhiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Amma âhirettekine (göre), bu dünya hayatının yararı pek azdır.”3
Bu ayet, Tebûk Gazvesi’ne teşvik hususunda inmiş-
tir. Rasulullah (s.a.s.), Taif’ten ve Huneyn Gazve-si’nden dönünce Rum (Bizans) Gazvesi için cihada çıkmakla emrolundu. Bu cihad, insanların zor, sıkıntılı bir zamanında, şehirlerin kıtlık çektiği bir dönemde, sıcağın şiddetli olduğu, hurmaların devşirildiği, meyvelerin yetişip güzelleştiği bir vakitte ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla Rumlarla savaşmak insanlara ağır geldi. Onlar gölgeliklerde, evlerde ve dünyalık içerisinde oturmayı seviyorlardı. Savaşa çıkmak, onlara pek zor geliyordu. Böylece Allah Teâlâ, insanların bu ağırlaşıp miskinleşmelerini bildiği için bu ayeti indirdi.”4
Ayet-i kerimenin esbâb-ı nüzûlü için kaynaklarda olan kayıt böyle… Ve bu olay ile ilgili, hayat kitabımız Kur’ân’daki diğer ayet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Eğer savaşa kuşanıp çıkmazsanız, O, sizi pek acı bir azâbla azâblandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O’na, hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir.
Siz, O’na (Peygamber’e) yardım etmezseniz, Al-lah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler, ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı. İkisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.’ Böylece Allah O’na, huzur ve güvenlik duygusunu indirmişti. O’nu, sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, yüce olandır. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, on-lar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. ‘Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık’ diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helâka sürüklüyorlar. Allah, onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.
Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin?
Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah, takva sahiblerini bilendir.
Senden, yalnızca Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister.
Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhâlde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve: ‘(Onlara) siz de oturanlarla birlikte oturun’ denildi.
Sizinle birlikte çıksalardı, size kötülük ve zarardan başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara haber taşıyanlar vardır. Allah, zulmedenleri bilir.
Andolsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri hâlde hak geldi ve Allah’ın emri ortaya çıkıp üstünlük sağladı.”5
Rabbimiz Allah Teâlâ böyle buyurdu!
Tebûk Seferi, ihlâs sahibi gerçek muvahhid mü’-minler ile nifâk sahibi münafıkların ayrıştığı bir furkan günüydü!.. Ayrıca Allah katında geçerli bir mazereti olanlar ile mazeretsiz olarak geri kalanlar arasındaki farkın da bir ölçüsüydü!..
Ebu Zerr (r.a.)’ın geri kalış mazeretini kaydettik... Geri kalanlardan birisi de Ebu Heyseme (r.a.) idi...
İbn İshâk (rh.a.), Ebu Heyseme (r.a.)’ın bu durumunu şöyle beyân eder:
Ebu Heyseme, Rasulullah (s.a.s.) ile birkaç gün yürüdükten sonra sıcak, hararetli bir günde ailesine geri döndü. İki hanımını, bahçesi içinde iki gölgelikte buldu. O ikisinden her biri, gölgeliğini döşemiş ve O’nun için orada su soğutmuş ve yemek hazırlamıştı.
Bahçeye girdiği zaman gölgeliğin kapısının önün-de dikildi, iki hanımına baktı ve onların kendisi için yaptıklarını görünce şöyle dedi:
- Rasulullah (s.a.s.), güneşte, rüzgârda ve sıcakta olsun, Ebu Heyseme ise serin bir gölgede olsun ve yemeği de hazırlanmış, ayrıca daim olan malının içinde güzel hanımıyla birlikte olsun. Bu, insafa sığmaz!
Sonra şöyle söyledi:
- Vallahi, sizin ikinizden hiçbirinizin gölgeliğini görmem, tâ ki Rasulullah (s.a.s.)’e kavuşayım. Buna azık hazırlayın!
Onlar da emrini yerine getirdiler. Sonra binek erkek devesini getirdiler, üzerine binip onunla yola koyuldu. Rasulullah (s.a.s.)’i aramaya çıktı. Nihayet O’na, Tebûk’e indiği zaman kavuştu.
Umeyr b. Vehb el-Cumahî de yolda Ebu Heyse-me’ye kavuştu. O da, Rasulullah (s.a.s.)’i arıyordu. İkisi, birbirine arkadaş oldular ve Tebûk’e yaklaştıkları zaman Ebu Heyseme, Umeyr b. Vehb’e şöyle dedi:
- Benim bir günahım var. Öyleyse benden geri kalman ve ben, Rasulullah (s.a.s.)’e vardıktan son- ra, ona gelsen senin için daha iyi olur!
O da, onun bu dediğini yaptı. Nihayet Rasulullah (s.a.s.)’e o, Tebûk’e indiği bir sırada yaklaştığı zaman, O’nu uzaktan görenler şöyle dedi:
- İşte yol üzerinde binekli bir kişi gelmektedir!
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“O, Ebu Heyseme ola!”
Onlar da dediler ki:
- Ya Rasulallah, vallahi o, Ebu Heyseme’dir.
Ebu Heyseme, onların yanlarına gelip devesini çöktürdü, deveden inip ilerledi ve Rasulullah (s.a.s.)’e
selâm verdi.
Rasulullah (s.a.s.) de O’nun selâmını alıp şöyle buyurdu: “Ya Ebu Heyseme, helâka yaklaşmıştın!”
Sonra Rasulullah (s.a.s.)’e olayı haber verdi. Rasulullah (s.a.s.) de O’na iyilikle muamele edip konuştu ve O’nun için hayır duâda bulundu.
Ebu Heyseme, bu hususta bir şiir söyledi. Ebu Heyseme’nin ismi, Mâlik b. Kays’tır.6
Ebu Heyseme Mâlik b. Kays (r.a.)’ın şiiri:
“İnsanların dinde münafıklık ettiklerini gördüğüm zaman daha nezih ve daha şerefli olanı yaptım.
Ve hemen sağ elimle Muhammed’e biat ettim. Ne bir günah kazandım, ne bir haram işledim.
Gölgelikte eli kınalı kadını, bol meyve yüklü taze hurması olgunlaşmaya başlamış hurma ağaçlarını bıraktım.
Münafık kişi şüpheye düştü mü nefsim -hangi istikameti gösterirse göstersin- dine dosdoğru yö-nelirdi.”7
Ebu Heyseme (r.a.), şiirinde:
“Sağ elimle Muhammed’e biat ettim” diyor.
Rabbimiz Allah azze ve celle şöyle buyurur:
“Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu hâlde kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefâ gösterirse, artık O’da, ona büyük bir ecir verecektir.”8
Ebu Heyseme (r.a.), yaptığı biatın ve verdiği sözün şuurunda olduğu için gereğini yapmış, böylece ahdine vefâ göstermiştir… Bu tavrıyla, her zaman ve her mekânda gündeme gelen ahde, Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat edildiği müddetçe vefâ gösterilip bağlı kalınmasının en güzel örneğini vermiştir… Nefsim arzularını ve dünya rahatlığını terk edip verdiği sözün gereğini yerine getirdiğini:
“Gölgelikte eli kınalı kadını, bol meyve yüklü taze hurması olgunlaşmaya başlamış hurma ağaçlarını bıraktım” sözleriyle beyân etmiştir…
Erkek olsun, kadın olsun her muvahhid mü’min müslüman şahsiyet, Ebu Heyseme (r.a.) ve benzeri gibi ahdine vefâ gösterenler gibi olmalı, ahid verilen merci, Allah’a ve Rasulullah (s.a.s)’e itaat ettiği ve masiyet emretmediği müddetçe ona ita- at edilmelidir…
Vefâsızlık edip ahdini bozanlar, kendi aleyhlerine bunu gerçekleştirir, ahdine vefâ gösterip sadık kalanlara Allah Teâlâ, büyük ecir vereceğine katıksız iman eden muvahhid mü’minler, yegâne Rabbleri Allah’ın şu emirlerini asla unutmazlar:
“Ahde vefâ gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.”9
“Hayır, kim ahdine vefâ eder ve sakınırsa, şüphesiz Allah da sakınanları sever.”10
“Allah’ın ahdine vefâ gösterin.”11
İbn Ömer (r.anhuma) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Verdiği sözde durmayıp cayan gadredici kimse için kıyamet gününde bir bayrak yükseltilir de (kendi ismi ve babasının ismi söylenerek): ‘Bu, fulân oğlu fulânın ahd ve sözünde durmamasıdır’ denilir.”12
Dünyanın neresinde ve hangi şartlarda olursa olsun muvahhid mü’minler, kendilerini Allah’ın Kitabı ile yöneten müslüman yöneticilere,13 Al- lah’a isyan emrolunmadığı sürece hoşlarına gitse de, gitmese de itaat etmeleri ânın vacibidir…14 Allah’a isyan etmeyi, haram şeyleri işlemeyi ve günaha girmeyi emreden kim olursa olsun asla itaat edilmez!..
Ebu Heyseme (r.a.), muvahhid mü’minlerin olmazsa olmaz özelliklerinden biri olan:
“Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riâyet edenlerdir.”15 hakikatinden hareketle, Rasulullah (s.a.s.)’e yaptığı biatın ve verdiği ahdin gereğini yerine getirerek üzerine düşen kulluk vazifesini hakkıyla edâ etmiştir…
Muvahhid mü’minler, ister İslâm’ın bütün kurum ve kuruluşlarıyla egemen olduğu “Daru’l-İslâm” olsun, ister İslâm’ın hükümleriyle hükmetmenin yasaklandığı işgal edilen İslâm toprakları, yani “Daru’l-Harb” olsun yaşadıkları ortamda İslâm’ın gereğini yerine getirir, imkânları dahilinde üzerlerine düşeni yapmaya gayret ederler!..
Allah katında geçerli meşrû bir mazeretleri olanlar hariç,16 bütün mü’min müslümanlar, Allah’ın yardımıyla gündeme gelmiş, oluşumunun büyük bir kısmını tamamlayarak meşrû hedefine doğru, Kur’ân ve Sünnet üzere hareket ederek ilerlemeye çalışan muvahhidler topluluğuna katılmakla mükellef olup geri kalmaları câiz değildir!..
Dıştaki İslâm düşmanlarının ve içteki uşaklarının şeytanî hile ve tuzaklarıyla işgal edilen İslâm topraklarında, esaretten kurtulup hürriyete kavuşmak için İslâm üzere bir araya gelip güç birliği yaparak çalışmaya gayret eden mü’min müslümanlar, hedefledikleri izzetli kurtuluş için bütün gayretlerini sarf ederek çalışıp ilerlerken, “davet yolunda dökülenler” ve mazeretleri olmadan geri dönenlerden dolayı, yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in mübarek sözlerini tekrarlamak gerekir:
“Bırakın onu! Eğer onda bir hayır varsa, Allah onu, bize katacaktır. Eğer hayırdan başka bir şey varsa da Allah, sizi ondan kurtaracaktır!”
Şüphesiz ki, her muvahhid mü’min, “davet yolun- da dökülenler” ve geçerli meşrû bir mazereti olma- dan geri kalanlar, hak yoldan geri dönüp bâtıl beşerî düzenlerin yoluna girenlerden dolayı büyük üzüntü içine düşer… Bu durumda olanlardan dolayı çok rahatsız olur ve sıkıntı çeker… Bu durum, muvahhid mü’minlere ağır gelir, fakat unutmamak gerekir ki, insan dünya hayatında imtihan hâlindedir… İmtihanın gereği kendisine verilen irâdesini, hak yolunu seçmede veya bâtıl yolları tercih etmede kullanmakta serbesttir… Bu kullanım sonucu hakta karar kılmış ise sevaba nâil olur, bâtılı tercih etmiş ise azâbı hak eder!..
Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Biz ona, iki göz vermedik mi?
Bir dil ve iki dudak?
Biz ona, iki yol-iki gaye gösterdik.”17
“Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.
Biz ona, yolu gösterdik. (Artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.”18
“Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene,
Sonra ona fücûrunu (sınır tanımaz günah ve kötü- lüğünü) ve ondan sakınmayı ilhâm edene (andolsun).”
Onu arındırıp temizleyen gerçekten felâh bulmuştur.
Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır.”19
İnsan kullarını imtihan eden Rabbimiz Allah böy- le buyurdu!..
İslâm topraklarını işgal eden tağutî güçler, yüz küsür yıldan beridir bu topraklarda yaşayanları da ruhlarını, kalplerini ve beyinlerini işgal ederek inanç ve yaşantı yönüyle kendilerine benzetmeye çalıştılar... Bu konuda kendilerince başarılı da
oldular... Onların bâtıl düzenlerini bütün kurum ve kuruluşlarıyla reddeden muvahhid mü’min-ler, Tevhid ve iman üzere vahdetlerini sağlayarak İslâm cemaatini meydana getirip meşrû mücadelelerini başlatıp kesintisiz bir şekilde devamını gerçekleştirdiler... Bu gafletlerden uyandırma, aslına döndürme, zilletten kurtarma tebliğ ve davetlerini en zor şartlarda gerçekleştirmeye gay-
ret eden muvahhid mü’minlerin izzetli hareketine katılıp ahidleşenlerden her kim ki, ayrılır, geri döner ya da geri kalırsa, kendisi veya kendileri için söylenecek söz, Rasulullah (s.a.s.)’in buyurduğudur:
“Bırakın onu! Eğer onda bir hayır varsa, Allah onu, bize katacaktır. Eğer hayırdan başka bir şey varsa da Allah, sizi ondan kurtaracaktır!”
Tebûk Seferi’ne çıkmış zorluk ordusundan geri kalan Ebu Zerr (r.a.), hayırlı bir şahsiyet ve hayır üzere olduğu için, geri kalış mazeretini giderip Allah yolunda cihada giden İslâm ordusuna ulaştı... Allah onu, tekrar mücahidlere kattı…
Hangi çağda ve hangi şartlarda olursa olsun, işgalci küfür ve şirk güçleriyle mücahede etmek üzere harekete geçmiş İslâm mücahidlerinin duru- mu bunun gibidir… Bundan dolayı, İslâmî hareketten geri kalanlar, gevşek davrananlar ya da başka yollara sapanlar, kendilerinde bu izzetli harekete yakışacak bir hayır var ise, Allah onları tekrar İslâmî hareketin mücahidlerine katar… Eğer onlarda bir hayır yoksa, Allah mücahidleri, onlardan kurtarmıştır!..
“Hevadan konuşmayan, yalnızca kendisine vahyedileni konuşan” yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurdu ve mutlaka doğrusunu buyurdu!..
“Şüphesiz temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünürler.”20
Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2017, c. 4, sh. 136.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 6, sh. 458-460, Hds. 4430.
İbn Hişam, İslâm Tarihi-Siret-i İbn Hişam Tercemesi, çev. Hasan Ege, İst. 1985, c. 4, sh. 225-226.
Ebu Abdullah Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî, Hz. Peygamber’in Savaşları-Kitabü’l-Meğâzî, çev. Prof. Dr. Musa K. Yılmaz, İst. 2014, c. 3, sh. 235-236.
İbnu’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih-İslâm Tarihi, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1985, c. 2, sh. 259.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, c. 5, sh. 71-72.
İbn Cerîr et-Taberî, Tarihu’t-Taberî, çev. Cemalettin Saylık, Ank. 2019, c. 3, sh. 106-107.
İmam Zehebî, Tarihu’l-İslâm, çev. Muzaffer Can, İst. 2002, c. 4, sh. 342.
İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, çev. Muzaffer Can, İst. 1990, c. 3, sh. 1451-1452.
İbn Hibbân, es-Siretü’n-Nebeviyye ve Ahbâru’l-Hulefâ, çev, Harun Bekiroğlu, Ank. 2017, sh. 276.
İbn Hişam, İslâm Tarihi, c. 4, sh. 214-215.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, c. 15, sh. 660, Hbr. 38160.
İmam Zehebî, Tarihu’l-İslâm, c. 4, sh. 335.
İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Hasan Yıldız, İst. 2011, c. 8, sh. 152, Hbr. 8735.
Tevbe, 9/38.
İmam Ebu’l-Hasan el-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Necdet Çağıl-Necati Tetik, İst. 2019, sh. 244.
Celâleddin es-Suyutî, Esbâbu’n-Nüzûl, çev. Abdulcelil Alpkıray, İst. 2015, sh. 278.
Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, sh. 206.
Tevbe, 9/39-48.
İbn Hişam, İslâm Tarihi, c. 4, sh. 220-221.
Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, c. 4, sh. 137-138.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye-Büyük İslâm Tarihi, c. 5 sahife 70-71.
İbnu’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih-İslâm Tarihi, c. 2, sh. 258.
İmam Zehebî, Tarihu’l-İslâm, c. 4, sh. 343-344.
El-Vâkıdî, Hz. Peygamber’in Savaşları, c. 3, sh. 234.
İbn Cerîr et-Taberî, Tarihu’t-Taberî, c. 3, sh. 103-104.
İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, c. 3, sh. 1448-1449.
İbn Hibbân, es-Siretü’n-Nebeviyye, sh. 277.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. İlker Mermer, İst. 2015, c. 10, sh. 476, Hds. 10316. Taberânî’den.
İbn Hişam, İslâm Tarihi, c. 4, sh. 221.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye-Büyük İslâm Tarihi, c. 5, sh. 71.
Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî, er-Ravdü’l-Ünüf, çev. Mehmet Beşir Eryarsoy, İst. 2023, c. 4, sh. 535.
Fetih, 48/10.
İsra, 17/34.
Âl-i İmrân, 3/76.
En’âm, 6/152.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Edeb, B. 99, Hds. 199-200.
Kitabu’l-Cizye, B. 22, Hds. 27-28.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 4, Hds. 9-16.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Siyer, B. 27, Hds. 1630.
Yahya b. Husayn (rh.a.) anlatıyor:
Nenem, rivayet ederken işittim. O da, Rasulullah (s.a.s.)’i Vedâ Haccı’nda hutbe verirken dinlemiş.
(Rasulullah:)
“Üzerlerinize, sizi Allah’ın Kitabı ile yöneten bir köle valî tayin edilse onu dinleyin ve itaat edin!” buyurmuş.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 8, Hds. 37.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-Biat, B. 26, Hds. 4174.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Cihad, B. 39, Hds. 2861.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 28, Hds. 1758.
Abdullah b. Ömer (r.anhuma) rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“(Allah’ın indirdiğiyle hükmeden mü’min yöneticilerin) sevdiği yahud sevmediği (hoşuna gitse de gitmese de) hususlardaki emirlerini dinlemek ve masiyetle emrolunmadıkça itaat ve icâbet etmek, müslüman kişi üzerine vâcib bir haktır. Masiyetle emrolunduğu zaman da onları dinlemek ve boyun eğmek yoktur!”
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Ahkâm, B. 4, Hds. 8.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 8, Hds. 38.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Cihad, B. 40, Hds. 2864.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B. 87, Hds. 2626.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 28, Hds. 1759.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-Biat, B. 34, Hds. 4188.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 19, sh. 310, Hds. 27225-27226.
İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, c. 8, sh. 112, Hds. 8667.
Mü’minun, 23/8.
Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır:
Rasulullah (s.a.s.), bir savaş sırasında şöyle buyurdu:
“Arkamızda Medine’de birtakım erler cemaati vardır ki, biz bir dağ yolunda, dere içinde her yürüyüşümüzde muhakkak o Medine’dekiler de yürüyüşte (sevabda) bizimle beraberdirler. Onları, burada bulunmaktan özür men’etti.”
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 35, Hds.54.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 48, Hds. 159.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B. 19, Hds. 2508.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Cihad, B. 6, Hds. 2764-2765.
Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, çev. Hasan Yıldız, İst. 2013, c. 5, sh. 309, Hds. 9547.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 9, sh. 280-282, Hds. 13007-13012.
Beled, 90/8-10.
İnsan, 76/2-3.
Şems, 91/7-10.
Zümer, 39/9.


