20 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / İlahi İkaz
İlahi İkaz

İlahi İkaz Halil Kara

Rabbimiz bizleri şöyle ikaz buyurmaktadır:
“Sana da daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kur’an’ı gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. Ey ümmetler! her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri tek bir ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlarda) sizi denemek için böyle yaptı. Öyle ise iyi işlerde birbirinizle yarışın hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size üzerinizde ayrılığa düştüğünüz şeylerin gerçek tarafını o haber verecektir.
Sana şu talimatı verdik: Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Al-lah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer hükümden yüz çevirirlerse bil ki bununla Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına bela etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır. (Maide Suresi, 5/48-49)
Alemlerin rabbi, insanların sahibi olan ve onların yegâne yaratıcısı olan Allah’u Teala, biz kullarını bu şekilde ikaz etmektedir. Başta Resulü Zişan (s.a.s.) olmak üzere bütün kullarına, kıyamete kadar hükmü geçecek olan bir ikazda bulunmuş, sadece ve sadece kendi hükmüne tabi olunmasını, uyulmasını emretmiş, kendi hükmünü bırakıp da insanların heva ve heveslerine tabi olunmasını onlardan men etmiştir.
Allah’ın hükmünün dışında tabi olunan heva ve heves, insanların ister şahsi görüşleri, isterse devlet otoritesi olarak karşılarına çıksın, isterse bir ideoloji olarak, isterse felsefi bir düşünce, isterse dünyevi bir görüş olarak ortaya çıksın farketmez, Allah’ın hükmünün karşısında ve Allah’ın hükmünün dışında uyulan herşey, Kur’an’ın tabiriyle heva ve hevestir.
Bundan hareketle, bir şey ya Allah’ın indirdiği hükme dayanır, Allah’ın vahyine göre şekillenir ya da heva ve hevese tabi olunur, üçüncü bir şıktan bahsetmek mümkün değildir.
Allahu Teala da kesin bir ikaz ile, bundan önce koymuş olduğu ilke ve kanun gereği ki Allahu Teala kendi koyduğu kanunlarında asla bir değişiklik olmayacağını beyan etmiş, yaratmış olduğu biz kullarından sadece kendi hükmüne uyulmasını, kendi hükmüne tabi olunmasını bizden, biz kullarından istemiştir ve bu sayede hem bu dünyada müreffeh bir hayat, hem de iman ettiğimiz ahirette ebedi bir saadet bizlere vaat etmiştir.
“Sen Allah’ın sünnetinde (kanunlarında) asla bir değişiklik göremezsin. Onların yerini dolduracak kanunda bulamazsın. Allah’ın kanunlarının uygulanmasında asla geri çevrilme, zaman mekân sapması yapılarak değiştirilme, hak edenlerden başkalarına yönlendirilmede de göremezsin. (Fatır, 35/43) bu konu ile ilgili ayrıca şu ayetlere de bakılabilir. (İsra, 17/ 77, Ahzap, 33/38- Fetih, 48/ 23)
Tarihin her döneminde Allah’ın kurallarına ve yasalarına karşı çıkan kullar, her daim olmuştur ve bunun için kullarını ıslah etmek ve düzeltmek için Allah devamlı her kavme, her millete peygamberler, Resul ve Nebiler göndermiştir. Vahye dayanmayan Allah’ın yasasına uymayan insanlar, mutluluğu farklı yönlerde arama gayretinde bulunmuşlardır. Bunun için insanlar kendince bir takım düzenler kurmuş, Allah’ın indirmediği bir takım dinler icat etmiş ve böylece dünyevi hayatlarını sürdürme gayretinde olmuşlardır. Allah’ın dinine tabi olmayan, peygamberine itaat etmeyen insanlık, bunun karşısında kendi metodunu gündeme getirmiş ve böylece nefsi arzularını tatmin ederek mutlu ve huzurlu olacağına kanaat etmiştir. Dünyevi anlamda Ad ve Semud kavminde olduğu gibi, büyük büyük şehirler inşa ederek, yüksek yüksek binalar yaparak, dağları oyup evler yapmak suretiyle bugün dahi medeniyetin ulaşamadığı zirveyi gündeme getirmişler, güç ve kuvvetlerine güvenmek suretiyle vahye kulaklarını tıkamışlardır.
Bazen bu isyan, Firavun ve Nemrut örneğinde olduğu gibi bir hükümdarlık meliklik, devlet oto- ritesi olarak gündeme gelmiş, bu krallar sahip oldukları imkânın ellerinden çıkmasını istemediklerinden dolayı, Allah’ın kullarını kendilerine kul köle etmiş ve bunu yaparken de kendi ordularına kendi maddi güçlerine güvenmişlerdir. İslam bunları bize anlatırken bu kıssaları bizlere haber verirken, aslında bizlere şunu öğretiyor: Bugün insanlığın zannettiği gibi İslam, sadece bir takım reformist, birtakım ıslahatçı hareketler, birtakım sadece vaazdan ibaret bir din olmadığını ortaya koymuştur. İslam yeri gelmiş Ad ve Semud kavminde olduğu gibi gücünü ve kuvvetini ilahlaştıran, bu topluluklara karşı göndermiş olduğu peygamberlerle gücün ve kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve yaratılış gayelerinin yalnızca Allah’a ibadet etmek olduğunu ve yanlız Allah’ın hükümlerine uyulması gerektiğini beyan etmiş sadece Allah’a ibadet edilmesi onlara emredilmiş, bu ibadetten de kastın sadece birtakım ritüeller, bedeni ibadet ve ameller değil, Allah’ın hayata dair koyduğu, yönetime ve yargıya dair koyduğu, sosyal hayata dair koyduğu hükümlere de tabi olmak şartıyla bu ibadetin ancak gerçekleştirilebileceği, bu öğretininde ancak gönderilen resullere, Hud aleyhisselam’a ve Salih aleyhisselam’a tabi olmak ve onların getirisine tabi olunursa kurtuluşa erecekleri beyan edilmiştir.
Aynı şekilde Allah’ın peygamberi Musa aleyhisselam da bir ıslahatçı bir ahlaki problemleri çözmek üzere gönderilmiş bir kişi ya da sadece vaaz ve nasihatten ibaret bir din adamı değildir, o direkt iktidar sahiplerine gönderilmiş hükümdar sahiplerine gönderilmiş, hükmün sadece Allah’a ait olduğunu, iktidarı insanlar arasında dilediğine verdiğini, bundan önce cereyan eden Allah’ın sünnetinin bundan sonra da cereyan edeceği beyan edilerek, kamudan aileye kadar, insanlardan eğitime kadar her yerde Allah’ın hükmüne uyulması emredilmiştir.
Fakat Firavun ve Nemrut kendilerine gönderilen peygamberleri reddetmeleri neticesinde, Allah Nemrut’u bir sinekle helak ederken, Firavun ve ordusunu ise denizde boğulmak suretiyle helak etmiştir.
Kur’an’ı Kerim’de bu kıssalar anlatılıyor ki gerek Kur’an’ın nazil olduğu dönemdeki Mekke müşriklerinin, hiçbir şekilde gücüne ve kuvvetine güvenmemeleri gerektiği, bundan önceki cereyan eden Allah’ın kanunlarının bundan sonra da cereyan edeceğini, her daim galip gelecek olanların Allah’ın ve peygamberlerin olduğu haber verilerek, yalnızca Allah’a kul olmaları gerektiği ve Allah’ın dışındakilerin reddedilmesi, iktidar sahiplerinin de sahip olduğu iktidarı, Allah’ın indirdiği hükme göre düzenlemeleri gerektiği hakikati anlaşılmış olsun.
Dolayısıyla vahye tabi olmayan insanlık alemi, insanların fıtratında olan inanma ve birseye ibadet etme duygularını gündeme getirmek için de putperestliği, Budizmi, Hinduizmi ve buna benzer dinler uydurmak kaydıyla, insanların içindeki dini inancı tatmin etme yoluna gitmişlerdir ve bunun neticesinde birçok uydurma dinler ortaya çıkmıştır ve bu dinler insanlığa asla bir fayda ve bir yarar gündeme getirmediği gibi bu dünyada ahirette de ebedi azaba duçar olacak durumlara yol açmıştır.
Mesele sadece insanların kendilerince uydurduğu dinler değil, ilahi bir din olan Tevrat’ın ve İncil’in sahipleri de gerek peygamberleri hayattayken gerekse peygamberlerinden sonra, Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu dini tahrif etmeleri ve kendi nefislerine uydurmaları neticesinde, Allah’ın hükmüne tabi olmayıp da Allah’ın indirdiği hükmü kabul etmeyip, Allah’ın indirdiği hükmü kendi heva ve heveslerine göre yorumlamaları, değiştirmeleri, tahrif etmeleri gündeme gelince, bu da onları kurtarmamış ve bu da onların ebedi azaba dücar olmalarına sebebiyet vermiştir. Dolayısıyla Allah’ın indirdiği hükme tabi olmak demek, nefsini heva ve hevesini her türlü kötülüklerden arındırarak nefsinin hoşuna gitse de gitmese de Allah’ın hükmüne ram etmek demektir.
Yoksa işine geldiği meselelerde Allah’ın indirdiği vahye tabi olmak, işine gelmeyen meselelerde Allah’ın hükmü yokmuş gibi davranmak veyahut da onu değiştirip eliyle kendi istediğin gibi yazarak insanlara bu Allah’tandır diye yutturmak Allah’ın asla razı olmadığı bir iştir ve bunun neticelerini bunun sonuçlarını Kur’an-ı Kerim’de rabbimiz bu ümmete de haber vermiştir.
Evlenme ve boşanmada, aile hayatında İsviçre Medeni hukukuna göre yaşayanlar, devlet yönetimi meselesinde Fransız laikliğini gündeme getirenler, adliye ve yargı meselesinde İtalyan ceza hukukuna göre yargılananlar, ticari ve ekonomi işlerinde Almanya ticari hukukuna göre ticaret yapanlar, eğitim meselesinde Amerika ve İngiltere’nin eğitim sistemini ve hukukunu gündeme getirenler, sadece ölünce İslam hukukuna göre gömülenler, bu hukukun tamamını Kur’an’dan, Allah’ın indirdiği hükümlerden almadıkları müddetçe, asla sadece ve sadece Allah’a ibadeti ve kulluğu gündeme getirmiş olmaları mümkün değildir.
Bunu yapan Yahudiler ve Hristiyanlar lanetlenmiş kınanmış ve bunların Allah adına yalan ve iftira atanlar olduğunu gündeme getirerek, bunları yerden yere vurmuştur. Allah’u Teala yarattığı kullarının doğasına iyilikleri ve kötülükleri de çift kutuplu olarak adeta kodlamıştır. İnsanda var olan bu kötülüklerin başında kavga etmek, cana kıymak, çalmak yalan söylemek, iftira atmak, hak yemek, zulmetmek gibi eylemler gelir.
Adeta insan için yeryüzündeki hayat, kendi içinde var olan bu kötü kuvvetleriyle mücadele etmek ve onları ıslah etmekten ibaret olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer ki nefsine hâkim olup bu kötülüklerle mücadele edip, Allah için bunu gündeme getirirse imtihanı kazanacağı, ya değil bunların 

esiri olacaksa da imtihanı kaybedeceği vurgulanmıştır.
İnsan her ne kadar temiz bir fıtrat üzere doğsa da içindeki kötü kuvvetleri ıslah etmeyi başaramazsa, gün geçtikçe yanlışlar yapmaya ve yalan söylemeye meyyal hale gelmektedir. Bu durumdan çıkması için nereden gelip nereye gittiğini, niçin var olduğunu ve dünyadaki hayatından sonra ne olacağını düşünüp doğru anlamlandırması son derece önem arz etmektedir. Bunlarla mücadele edemeyen insan, zamanla bu işlediği suçları örtbas etmek için, bir başkasını karalamak, kendisini doğrulamak için yalana başvuracağı kaçınılmazdır. Bunun neticesinde yalancı şahitlik yapmak, menfaat devşirmek, birisinden intikam almak, kıskandığı kişilere zarar vermek, makam mevki iktidar elde etmek gibi hırslar en temel yalan sebepleri olarak anılabilir.
Yalanın en son aşaması ise iftiradır. Kur’an-ı Ke-rim’de Rabb’imiz Allah azze ve celle yalan ve iftira ile ilgili birçok ayetler gündeme getirmiştir ve en büyük yalanın ve iftiranın Allah adına söylenilmesi ve bunun en büyük zulüm ve zalimlik olduğunu Rabbimiz bizlere haber vermektedir.
Kur’an-ı Kerim’de iftiranın çok daha tehlikeli bir türüne de işaret edilerek, insanı helaka sürükleyeceğine dikkat çekilmektedir. İnsanın iftirayı en yüce Kudret olan Allah’a atması, halbuki adını kullanarak iftiraya yönelenlerin iflah olmayacağını, Allah Kur’an-ı Kerim’de kesin bir dille ifade etmekte ve hem bu tehlikeli oyundan uzak durması hem de bu oyunu oynayanların tuzağına düşmemesi için insanı uyarmaktadır.
Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;
“Tevrat’ı bilen Yahudilere gelince; yazıklar olsun onlara. Çünkü onlar bizzat kendi elleriyle bazı şeyler yazar ve basit dünya menfaati uğruna bu Allah tarafından gönderilmiş bir vahiydir diyerek insanları aldatırlar. Yazdıklarından dolayı vay hallerine, onların kazandıklarından dolayı da vay hallerine onların” (Bakara, 2/79)
Yine Rabbimiz devam ediyor:

“Yahudiler arasında öyle bir grup da vardır ki, on- lar Tevrat’tan olmayanı kelime oyunları yaparak size Tevrat’tanmış gibi göstermeye çalışırlar. Yine 
onlar bir takım şeyler paylaşıp, Bunlar Allah kelamıdır derler. Halbuki o sözleri Allah’a ait değildir. Böylece onlar bile bile Allah’a iftira ederler.”(Ali İmran, 3/ 78)
“Unutmayın ki kendi yalanlarını uydurma hükümlerini Allah’a isnat edenler asla iflah olmazlar. Böyleleri dünyada az çok bir sefa sürerler, ama bilsinler ki ahirette onları çok çetin bir azap beklemektedir.” (Nahl, 16/116-117, Yunus, 10/69-70)
Bizden önce kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hristiyanların Kur’an-ı Kerim’deki durumlarının zikredilmesinin birçok yerde, birçok ayette tekrar tekrar zikredilmesinin birçok hikmeti ve sebebi vardır. Birincisi, Yahudi ve Hristiyanların tekrardan iman edip birer Müslüman olmalarını sağlamak; ikincisi de “Ben Müslümanım” diyen, Kur’an’a ve Hz. Muhammed (sas)’e iman edenlerin de birtakım dünyevi menfaatler karşısında, makam ve mevkiler elde etmek pahasına, Allah’ın ayetlerini satmak, Allah’ın ayetlerini gündem dışı tutmak, bunlar yokmuş gibi hareket etmenin ne kadar tehlikeli bir iş olduğunu Müslümanlara da hatırlatmak için geldiği hikmetler arasındadır. Bugün de 21.yüzyılda da İslam dünyasının içine düştüğü durum maalesef Yahudi ve Hristiyanların içine düştüğü durumdan farklı değildir. Evet lafız ve metin olarak Allah’ın ayetleri değiştirilemeyecek. Çünkü Rabbimiz, son mesajını, son kitabını artık başka bir kitap başka bir şeriat gelmeyeceğinden dolayı koruması altına almıştır. Evet lafzen ve metin olarak Kur’an ayetleri değişmeyecek, fakat özellikle önderler, liderler, ilim sahibi olan insanlar, alim olan insanlar, dünyalık çıkarları için Allah’ın ayetlerini, Allah’ın ve Resulün kastetmediği manaları kastederek, kendi heva ve heveslerine tabi olarak, Allah’u Teala burada bunu kastetmiştir, bunu demek istemiştir, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunu demek istemiştir diyerek, Allah’ın ve Rasulü’nün kastetmediği, gündeme getirmediği meseleleri, Allah’a isnat ederek, Yahudi ve Hristiyanların yapmış olduğu Allah adına yalan ve iftirayı, bunlar da bu şekilde gündeme getirmişlerdir. Allah Kur’an’ı Kerim’de, hükmün kendisine ait olduğunu ifade ettiği halde, Allah’ın hükmünü çirkin görüp, heva ve heveslerinden kanunlar icad ederek, devletleri yönetenlere ses çıkartmayanlar, Kur’a-’ı Kerim’deki zımmi olan gayrimüslimlere verilen hakları gündeme getirerek, buradan laikliği devşirenlerin, Allah Kur’an’ı Kerim’de laik bir varlık olduğunu ve laikliğin Kur’an’ı Kerim’de bulunduğunu söyleyen, bir musluman hem laik hem de Müslüman olabileceğini söyleyerek, Allah’a yalan isnat eden laik ve demokratlar, yine Kur’an-ı Kerim’deki, sosyal hayata dair, fakirlerin gözetilmesi ile alakalı, paylaşma ile alakalı, zekatla sadaka ile ilgili ayetleri gündeme getirip, Allahu Teala’nın adeta komünizmi ve sosyalizmi istediğini ve İslam’ın, Allahu Teala’nın, komünist ve Sosyalist olduğunu iddia edecek kadar alçaklaşan insanların olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. İslam’ın insanlara vermiş olduğu seçme ve seçilme haklarını, tamamen Yunan ve batı kültürüne ait olan demokrasiyle entegreşleştirip, İslam’da demokrasi vardır, hatta İslam demokrasinin kendisidir, diyecek kadar Allah’a yalan ve iftira İsnat edenler, Yahudi ve Hristiyanlardan farklı olan yan- ları acaba nedir?
İslam’ın dışındaki bütün batıl dinler, ideolojiler, hayata hâkim olan güçler ki İslam bunların hepsine toptan cahiliye olarak ifade eder, kendi bünyelerinde bulundurdukları ufak tefek güzellik kırıntılarıyla hayatlarını sürdürürler, fakat öyle bir noktaya gelirler ki kötülüğün ve zulmün doruğuna erişirler, bütün güzellikler öldürülür ve iyiliklere hayat hakkı tanınmaz, işte bu noktaya varınca, Allah’ın iradesinin işe el koyduğunu ve büyük bir değişikliğin meydana geldiğini görürüz. Fakat bu durup dururken kendiliğinden değil, İnsanların tercihleri sonucunda olur. Çünkü Rabbimiz Allah azze ve celle Rad Suresi’nin 11. ayeti kerimesinde
“Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar, Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” diye buyurmuştur.

Bu durumda insanlık ya tamamen yok olup gidecek ya da Allah’ın dinine dönmeyi ve hükümlerine boyun eğip huzur içinde yaşamayı seçecektir. İşte o zaman da tek çare İslam’dır. İnsanların hayatlarını felç eden cahili anlayıştan, sapıklık, mutsuzluk, bedbahlık, sıkıntı, ızdırap, laçka bir hayat ve rezilce düşüncelerden kurtulabilmeleri için, İslam’dan başka bir kurtuluş yolu yoktur. İnsanlık tarih boyunca, getirdiği bütün cahilliği anlayış ve düzenlerden sadece İslam’a sarılmakla kurtulmuştur. Hazreti Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed (s.a.s.)’in (ecmain) insanlığa getirdikleri İslam nizamı sayesinde kurtulmuşlardır.
İlahi ikaz yine şöyle gündeme gelmiştir;
“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak, Hayat nizamı olarak, yaşam biçimi olarak İslam’ı beğendim.” (Maide, 5/3)
Son şeklini almış olan İslam, yeryüzünde bulunan tüm cahili düzenler için yegâne kurtuluş yoludur, özellikle bugünkü Çağdaş cahiliyeden kurtulmanın tek yolu İslam’dır.
 Düşünce, yönetim, sosyoloji, ekonomi, ahlak, sanat, kadın erkek ilişkileri, yargı, eğitim, askeri, iktisadi, insan hayatını ilgilendiren her şey, ancak İslam ile kemale erebilir.
Hakimiyetin sadece Allah’a ait olması ve insanların kendilerini yönetecek kanunları Allah’tan almaları kulluğun gereğidir. İnsanlık tarihindeki tüm cahilliği anlayışlar, İslam’ın dışındaki tüm sistemler, ideolojiler, laiklik, Kapitalizm, Komünizm, Faşizm, Hümanizm ve benzeri ki İslam bunlara cahiliye anlayışlar diyor, daima bu konuda İslam ile mücadele etmiştir. Allah’ı bildiklerini, O’na ibadet ettiklerini söyleyen ve Allah’a gerçek anlamıyla ibadet ettiklerini zanneden cahiliyeler bile bu konuda mücadeleye girmişlerdir. Allah’a ibadet etmek başka, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız olarak millete ait olduğunu kabul edip, kendilerini yöneten kanunları O’nun hükümlerinin dışındakilerden almak başka şeydir zannetmişlerdir.
 Yine bu konuda Rabbimiz bize Yahudilere örnek olarak verir ve Enam Suresi’nin 91 ayetinde
“Yahudiler Allah’ı gereği gibi tanımadılar» der.
Çünkü onlar, kendi zanlarınca Allah’a ibadet ediyor, fakat yönetim sistemlerini Allah’tan başkasından alıyorlardı.
Halbuki kulluk bu değildi. Allah’ın kendileri için kanun koymaması gerçekten makul bir şey midir?
 Yüce Allah benim koyduğum hükümlere itaat edin diye hükümler koymuştur;
 “Kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin zalimlerin ve fasıkların ta kendileridir diye buyurmuştur. (Maide, 5/44-45-47)
Dördüncü bir şık yoktur ya kafir ya zalim ya da fasıktır. Bunlar göz önünde bulundurulursa, bir Müslüman için Allah’ın indirdiklerinden başka bir şeyle hükmetmek mümkün olabilir mi?
Kur’an-ı Kerim bütün hükümleri koyan ayetlerde ve surelerde, bir konu üzerinde ısrarla, tekrar tekrar ve net bir şekilde durmuştur.
Kanun koyma meselesi ile ilahlık meselesi aynı şeylerdir. Allah bir tek ilahtır. O’ndan başkası buna hak sahibi olmadığına göre, kanun koyma hakkı da yalnız O’nundur. Eğer ilah olarak sadece Allah’ı kabul etmek zorundaysak, hakimiyet hususunda da yalnız onun hakimiyetini kabul etmemiz gerekir. İşte bu yüzden yeryüzünde Allah’ın otoritesi yanında başka bir otorite, hakimiyet kabul etmek, Müslüman için asla mümkün değildir. Başka bir otorite, hakimiyet kabul eden kimse, Allah’a şirk koşmuş olur, böyle bir anlayışa sahip olan da müşrik olur. Bu cahili anlayışlar, kanun koyma ile inancı, hakimiyeti ve uluhiyeti birbirinden ayırdıkları zaman en büyük dalalete sapıklığa düşmüş olurlar. İnsan hayatında görülen en büyük azgınlık da bu gibi anlayışlılardan sonra ortaya çıkmıştır ve böyle bir ortam da da bundan başka bir sonuç elde edilemez.

Allah’tan başka bir kimse kanun koyup “bu helaldir şu haramdır” diye emir verdiği zaman, kendini ilahlaştırmış tağut olmuş demektir. Tağut, Allah’u Teala’nın hükmü dışındaki hakimiyetlerin hepsidir. Bu da her halükârda insanların heva ve heveslerine uymaları demektir, bu heva ve heveslerin ister bir ferdin ister bir sınıfın ister bir cemaatin isterse Egemen bir kitlenin olsun, hepsi aynıdır, asla değişmez. İnsanlar hakimiyetin, Allah’ın değilde millete ait olduğunu söyler iseler, o zaman Allah’tan başka bir şeye kulluk etmeyi kabul ettikleri anlamına gelir ve böylece tağutluk başlar, bu hüküm özellikle Çağdaş cahiliyede pratik olarak kendini göstermiştir. Çağdaş cahiliyede insanlar Allah’tan başka kanun koyuculara Göz yumduklarında nasıl köleleştiklerini, zelil olup tağutların her türlü zulüm ve azgınlıklarına duçar olduklarını görmüşlerdir ve bugün de hala görmektedirler. Demokraside de diğer diktatörlüklerde de başka bir sonuç olması mümkün değildir.
Kâinatı yaratan Allah’tır. Dolayısıyla kâinat Allah’ın emrindedir O’nun koyduğu hükümlere göre davranıp onun çizdiği yoldan gider.
 “Sonra Duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye isteyerek veya istemeyerek gelin dedi, ikisi de isteyerek geldik dediler.” (Fussilet, 41/11)
Kâinat başıboş ve gereksiz yaratılmış değildir kâinatın yaratılışı bir hikmete dayanmaktadır.
Rabbimiz Allah azze ve celle Rum Suresi’nin 8. Ayetinde,
“Kendi kendilerine Allah’ın gökleri yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir sure için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler.”
Ve sonra ilahi ikaz Şöyle devam etmektedir:
“Yoksa onlar hala cahiliye hükmünü mü istiyorlar; gerçekten aklını kullanan bir topluluk için Allah’tan daha güzel kim hüküm koyabilir.” (Maide. 5/50)

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul