18. yüzyılda Avrupa'da gerçekleşmiş olan sanayi devrimi, insanlık tarihinde o güne kadar görülmemiş bir kırılma meydana getirmiştir. Sanayi Devrimi’nin sonuçları, dünyanın diğer ülkeleri açısından hiç de iç açıcı olmamıştır. Dünyayı, doğu ve batı olarak kabaca ikiye ayırırsak Batı, Sanayi, ekonomi ve askerî açıdan kendisiyle başa çıkılamayacak ölçüde bir sıçrama gerçekleştirmiş ve bu gücünü, emperyal emelleri doğrultusunda kullanarak bütün dünyayı sömürgeleştirmiş, hegonomik bir güç olmuştur.
Batı’nın karşısında doğu medeniyetleri hiçbir varlık gösterememişlerdir. İslâm medeniyetinin o dönem en başta temsilcisi konumundaki Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı karşısında alınan bu yenilginin sebepleri tartışılmış ve çıkış yolları aranmıştır. Kurtuluş yolu olarak İslâmcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük ve batıcılık şeklinde özetleyebileceğimiz farklı düşünce akımları ortaya çıkmıştır.
Konumuzu ilgilendiren İslâmcılık ekolünü ele alacak olursak. Vahyin ilk inişinden itibaren küfrün karşısında hep hakim konumda olan, sürekli mevzi kazanan İslâm medeniyeti, ilk defa Batı karşısında gerilemiş, mevzilerini hem kültür, hem de toprak olarak kaybetmiştir. Bu durum, Müslümanlar açısından bir travmaya sebep olmuştur.
Batı’da Endüstri devriminin gerçekleşmesinde ana etkenin, aydınlanma felsefesi olduğu, yani Din ya da Tanrı[1] merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini, akıl merkezli toplumsal düzenleme anlayışının alması. Orta Çağ'da Avrupa’da hüküm süren dünya görüşüne karşı yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkması ve temellendirilmesi. Bir başka değişle, Tanrı’nın tamamen hayatın dışına çıkarılarak kamusal hayattan dışlanması, yerine hümanizm yani insan aklının merkeze alınarak tek otorite olarak kabul edilmesi şeklinde özetlenebilecek bir anlayış hakim olmuştur.
Radikal dönüşüm sonucunda, pozitivist düşünce, toplumun bütün katmanlarına hakim olmuş, dolayısı ile bu yeni durumun sonucu olarak sosyal bilimler de dahil hayatın bütünü pozitivist anlayış üzerinden dizayn edilerek kilisenin bütün gücü ve otoritesi elinden alınmıştır. Batı’da kilisenin Tanrı, kamu, bilim ve din dahil olmak üzere hayatın bütün alanlarını temsil eden bir kurum olduğunu hatırdan çıkarılmaması gerekir.
Aydınlanma düşüncesinin hakim olduğu sosyolojide
Agoust Komt, “üç hâl yasası “ olarak bilinen tezinde insanlık tarihini teolojik aşama, metafizik aşama ve pozitivist bilimsel aşama diye üçe ayırmıştır. O’nun kafasındaki determinist anlayışa göre insanlık mitoloji ve dinler çağını geride bırakmış, artık pozitivist aşamaya geçilmiştir. Düşünceler ve açıklamalar, bilime ve empirik deneylere dayanmalıdır der
Pozitivizm, daha doğrusu Hümanizm evrensel bir paradigma olarak dünyaya dayatılır. 19. yüzyılda Pozitivizm, insanlığın beşerî birikimini ve her türlü bilgi kaynağını ilkel olarak ilan eder, tepeden bakar, âdeta siler süpürür. Kendisini, tek geçerli bilgi kaynağı, bütün beşerin üstünde tek karar verici güç olarak tanımlar ve bütün milletleri modernite paradigması üzerinden tesis etmeye çalışır.
Yine aynı dönemde, Ernest Renan, Sorbun Üniversitesi’nde İslâm ve bilim konulu bir seminerde “İslâm man-i terakkidir” tezini savunur. Renan'nın bu tezi, İslâm coğrafyasındaki mütefekkirler tarafından oldukça ciddiye alınmış, konu ile alakalı birçok reddiye yazılmıştır. Haklı tepkilerde dikkat çeken ortak husus, bilimin merkeze alındığı ve bilimden İslâm'a meşruiyet zemini bulmaya çalışan bir zihniyetin gözlenmesidir.
Osmanlı'nın üniversiteleri diyebileceğimiz eğitim kurumlarında ise, Ateizmi savunan kitaplar dağıtılmakta ve öğrencilere pozitivizmin öğretileri benimsetilerek kendi inanç sistemlerine düşman bir nesil yetiştirilmektedir. Dünyanın bütün coğrafyalarından Müslümanlar, kan kaybetmekte, hem zihinleri, hem de toprakları işgal edilmektedir. Bu, tam bir travmadır. Artık dünyada Batı’nın kültürü, sanayisi, müziği, hukuk sistemi, modası ve dünya görüşü hakimdir. Evrensel bir dünya görüşü olarak, bütün dünya toplumları üzerinde hegomonik bir güç olma iddiası gütmektedir.
Söz konusu sosyolojide, Müslüman coğrafyasında pozitif bilim ve Kur’ân yaklaşımları, Müslümanların Kur’ân'la kurdukları ilişki menfi ve müsbet görüşleri ele alınacaktır.
BİLİMSEL TEFSİR METODU
Geçmişte bu tefsir metoduyla ilgilenmiş meşhur pek çok âlim vardır. Hattâ İbn Mesud (r.a.) Kur’ân’da öncekilerin ve sonrakilerin ilminin olduğunu, Kur’ân-ı Kerim’de her ilmin indirilmiş olduğunu belirtmiştir.
Gazali (ö.505/1111), Suyutî (911/1505), Râzi (ö.606/1210) gibi isimler, daha sonraki âlimlere örnek olarak verilebilir.
Özellikle günümüzde bilimin ideolojik bir dogmaya dönüşmesi ve bilimsel buluşların artması ile Bilimsel Tefsir ekolü giderek popüler bir hal almıştır.
Arap coğrafyasından, “Keşfü’l-Esrari’n Nuraniyyeti’l-Kuraniyye” adlı kitabıyla Muhammed b. Ahmed el-İskenderanî’yi (ö. 1888), “Tebaiu’l- İstibdad ve Mesairu’l- İsti’bad” kitabıyla Seyyid Abdurrahman el-Kevakibî’yi (ö.1902) ve son olarak “el-Cevahir fî Tefsiri’l-Kur’ân” adıyla 25 ciltlik tefsirin sahibi Tantavî Cevherî’yi (ö.1940) örnek olarak verebiliriz. Türkiye’den de Elmalılı M. Hamdi Yazır (ö.1942), Said Nursi (ö.1960), gibi isimleri kısmen bu ekol içerisinde inceleyebiliriz.[2]
Cevherî, Müslüman milletin on binlerce fıkıh kitabı yazdığını, halbuki Kur’ân-ı Kerim’de, 150 ayetin direkt fıkıh konusuna girdiğini, buna rağmen hemen hemen her sûrede evrenle ilgili ayetlerin olduğunu, sarahatle temas edilen ayetlerin 750 civarında olduğunu buna rağmen bilimsel tefsire dair çok az çalışma yapıldığını belirterek, durumdan dert yanmaktadır.
Tantavi Cevherî, ilmi tefsir ekolünün en önemli ismi olarak bilinir. Toplam on adet eseri vardır. Bu eserlerden en önemlisi “el-Cevahir fi Tefsiri’l-Kur’ân” adıyla yazmış olduğu 25 ciltlik tefsirdir.
İlmî tefsir ekolü müntesibleri; Kur’ân-ı Kerim’de herşeyin açıklamasının bulunduğu (Nahl, 89), hiçbir eksik bırakılmadığı (En’am, 38), yaş kuru her şeyin bilgisinin Kitab-ı Mübin’de bulunduğu (En’am, 59) ayetlerde belirtilen bilgi kaynağının lehfi mahfuz olmadığını, bizzat Hz. Muhammed (s.a.s)’e inzâl olunan “el-kitab (yani belirli marife)” Kur’ân-ı Kerim olduğunu savunurlar.
Ayrıca delil olarak, ".. Onun hak olduğu ortaya çıkıncaya kadar belgelerimizi onlara, hem dış dünyada, hem de içlerinde göstereceğiz..." (Fussilet 53), ayetlerinde belirtildiği üzere gelecek zaman süreci içerisinde Kur’ân’da işaret edilen bilimsel hakikatlerin, bilimsel buluşlarla ortaya çıkacağı ve Kur’ân’ın hak söz, İlâhî kelam olduğunun anlaşılacağı şeklinde yorumlanmıştır.
Yine konuyla alakalı olarak, Prof. Dr. Sait Şimşek ”senurihim” kelimesindeki “sin” harfi yakın gelecek için kullanılır. Gelecek ise son bulmaz. Kıyamete kadar nesilden nesile devam eder. İşte bu harfle yüce Allah, her neslin Kurân’dan keşfedeceği birtakım hakikatlerin bulunduğunu haber vermektedir" şeklinde yorumlamaktadır.
Bilimsel tefsiri savunanlar, Kur’ân-ı Kerim’de gözlem ve deneye işaret edildiği[3] söz konusu ayetlerden bunun açık bir şekilde görüldüğünü savunmaktadırlar.
KUR’ÂN’DA GEÇEN BİLİMSEL İCAZ İÇEREN AYETLER[4]
- Kâinatın yaratılışı, gökler ve yerin bitişikken ayrılması (21/30 , 41/11)
- Gökyüzünün (atmosferin) korunmuş bir tavan haline getirilmesi (21/32)
- Güneşin belli bir yöne doğru hareket hâlinde olması (36/38, 40)
- Kâinatın genişlemesi (51/47)
- Güneş ve ayın ışıklarının farklılığı (25/61, 71/16, 78/13)
- Uzayın karanlık oluşu (79/29)
- Uzayda canlıların olduğu (42/29, 17/44, 55,19/93)
- Zamanın izâfiliği (22/47, 32/5,70/14)
- Dünyanın yuvarlaklığı (79/30, 39/5)
- Dünyanın döndüğü (27/88, 36/40, 39/5)
- Yeryüzünün en alçak bölgesi (30/2-3)
- Dağların yeryüzünün sarsılmasını önlemesi. (78/7)
- Dağların hareketi ve kıtaların sürüklenmesi.(27/88)
- Denizler arasında suların birbirine karışmasını önleyen, engeller olduğu.(55/19-20, 25/53)
- Yağmurun ölçülü yağışı.(43/11)
- Demirin indirilişi ve faydaları.(57/25)
- Atom ve atomdan küçük parçacıklar.(10/61, 34/3, 99/7-8)
- Yükseklerde oksijenin azalması. (6/125)
- Varlıkların çift oluşu. (26/7, 42/11, 51/49,36/36)
- Rüzgârların, bitkileri ve bulutları aşılaması.(15/22)
- İnsanın ana rahmindeki yaratılış evreleri. (30/ 8, 76/ 2 )
- Kemiklerin kaslardan önce yaratılması.(23/14)
- Tırmalayan 3 zar.(39/6)
- Bebeğin cinsiyetinin teşekkülünde sperm hücrelerinin rolü. (53/45-46)
- Parmak izleri (75/14)
- Beynin karar verme bölgesinin alın kısmında oluşu. (96/15-16)
- Yeni icat ve vasıtalar. (16/18, 36/42)
- Ses, görüntü ve cisimlerin çok uzak mesafelerden nakledilmesinin mümkün olduğu. (27/38-40)
Bilimsel tefsire yapılan en önemli eleştirilerden birisi de, “Bilimsel verilerin devamlılık vasfı yoktur ve istikrarlı değillerdir. Geçmişte söylenenleri günümüz bilim adamları doğru bulmuyor. Bilimsel nazariyelerde köklü değişimlerin yapıldığı, önemlerini yitirdikleri veyahud doğru olmadıkları ispat edildiğinde bu tür nazariyelerle irtibatlı andığımız veya onların ışığında ele alıp yorumladığımız ayetlerin durumu ne olacaktır? Böyle bir şey en doğru yola ileten Kur'ân-ı Mecid hakkında uygun değildir” şeklindedir.
Bu görüş, teorilerle sınırlı tutulduğu takdirde çok yerinde ve doğrudur. Ancak kesinleşmiş bilimsel veriler için geçerli değildir. Müspet bilimler alanında artık kesinleşmiş aksinin söz konusu edilemeyeceği, kesin bilgiler hiç de az değildir. Örneğin, dünyanın yuvarlaklığı, kendi yörüngesi ve güneş etrafında döndüğü, ışığın hızı, dünyanın kendi eseni ve güneş etrafındaki dönüş hızı, cisimlerin hangi ısıda ne kadar genleşeceği gibi pek çok konu artık kesinleşmiş bilgilerdir. Dolayısıyla bu bilgiler ışığında ilgili ayetleri düşünüp tefsir etmek şartlarına riâyet edildiği takdirde bir problem oluşturmaz, kanaati hakimdir.
Allah kelâmı olan Kur'ân’ ın bazı ayetlerde ilk muhataplarına, onların bilgisi seviyesine göre hakikatler sunarken, aynı ayetlerde sonraki nesillere de farklı bazı hakikatler sunmuş olabileceğini,
Kur’ân’ın evrensel kitap oluşu ve tüm zamanlara yeniden ve yeniden nazil olduğu her müslümanın kabul ettiği bir hakikattir. Bu nedenle insanlığın bilimdeki tekamülüne paralel olarak bazı ayetlerin Kur'ân diline uygun yeni anlamlar kazanabilmesinin olağan bir durum olduğu görüşündedirler.
Bilimsel gelişmelerin inanılmaz bir hızla ilerlediği, akla, hayale dahi gelmeyen bilimsel keşiflerin yapıldığı böyle bir çağda, Kur'ân’ın, pozitif bilimin keşfi ile örtüşen ifadeleri nice bilim adamının veya bilime değer veren gelişmeleri yakından takip eden, çağımız insanının Kur'ân’ı kabulünde en büyük etken olduğunu, bunun binlerce örneğinin bulunduğunu savunmaktadırlar.
ELEŞTİREL YAKLAŞIMLAR
Batı karşısında Müslümanların geri kalması, aşağılık kompleksini beraberinde getirmiştir. Söz konusu teslimiyet, doğru bilginin kaynağının pozitif bilim oluğu görüşünün Müslümanlar arasında genel kabul görmesine, en azından Kur’ân’ın pozitif bilimle çelişmediğini kanıtlama gibi bir aşağılık kompleksi doğurmuştur.
Modern insanın kabul etmeyeceği Kur’ân ayetleri, akla ziyân zorlamalarla tevil edilmeye ve modern dünya ile uyumlu hale getirilmeye çalışılmıştır. Örnek verecek olursak: Kur’ân’daki Musa (a.s.) asası, Fil vakası Ashab-ı Kehf, İsa peygamberin beşikte konuşması, denizin yarılması .. gibi, Kur’ân’da geçen mucizeler, sorunlu birer metin olarak ya tevil yolu ile veya tarihi bir vakıadan ziyade mitoloji olarak nitelenmek sureti ile modern kalıplar içerisine sokulmuşlardır.
Bunun ilginç örneklerinden biri Cemaleddin Afganî’dir. Afganî’nin "Bilinmeyen her şey bilimle bilinir, Kur’ân’la bilim çatışırsa Kur’ân tevil edilir." görüşü, sanırım ilk travmatik dalganın yaşandığı dönem hakkında ufuk açıcı olmuştur.
On dokuzuncu yüzyıl da yaşamış Abduh ve öğrencileri, Fil Sûresi’nin tefsirindeki bilim dışı anlaşılabilecek kuşların gagalarından taş atarak Ebrehe ve ordusunu yenilmiş ekin yaprağına çevrilmesi şeklindeki kadim Kur’ân anlayışını, modern çağın bilim putuna göre tevil ederek, kuşların gagasındaki taşları çiçek mikrobuna dönüşecektir. Eleştirdiğimiz konu, bu tevile götüren aklın Batı pozitivizmi karşısındaki eziklik bir başka değişle uzlaşma gayretine Kur’ân’ın alet edilmesidir.
Yine Fil Sûresi’nden gidecek olursak, günümüz ilahiyatçılarından Prof. Dr. Mikail Bayram, Fil Sûresi’nde anlatılan olayın volkanik patlama olduğunu söylemektedir. Bu tür görüşler iletişim imkânlarının gelişmesine paralel olarak etraflarında oldukça geniş diyebileceğimiz taraftar bulabilmektedir. Bu tip örnekler çoğaltılabilinir…
Bilimsel buluşlarla birlikte Kur’ân’ın bugüne kadar bilinmeyen anlamlarının bilinebileceği anlayışı, Hz. Muhammed’in Kur'ân-ı Kerim’in ihtiva ettiği söylenen yüzlerce ayetin, bilimsel keşiflerle ortaya çıkan mânalarından haberdar olmadığı, söz konusu mânaların, Peygamber Efendimize gizli kaldığı sonucunu doğurur. Günümüz çağdaş insanı tarafından bilinebilecek olan ayetlerin anlamlarının Peygamber tarafından bilinmemesi ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Zira Peygamber Efendimizin tüm zamanlar için örnek oluşu Kur’ân-ı beyân etme vasfı, ciddi mânada yara almış olacaktır.
Kur’ân’da var olduğu iddia edilen ve Peygamber Efendimize bile nasip olmayan bilginin, pozitif bilim tarafından İslâm ümmetine armağan edilmesi, pozitif bilimin iktidar söylemini daha da güçlendirecektir. Tabiri caizse böylece Kur’ân hakkında söz söyleme yetkisi materyalizme bahşedilecektir.
Müslüman toplum, Kur'ân’ın bilim hakkında konuşmasını arzu etmekte ve bu romantik ideolojik arzu, pozitivist yöntem çerçevesinde üretilen sözde ilmî tefsirlerde karşılanmakta fakat bu arada pozitivist yöntem dini yapıda ciddi hasarlar oluşturmaktadır. Çünkü Kur'ân'daki beyânları gündelik bilimsel bilgi ile uyumlu hâle getirebilmek için, ayetlerin anlamları zorlama tevillerle aslı gayesinden saptırılmakta, Kur'ân adeta yeniden yazılmaktadır.
Diğer taraftan bilimsel yorum anlayışı, temelde pozitivist düşüncesinin bir semeresi olan modern Batı medeniyetine özgü, sosyal ve bilimsel çıktılarını, İslâm'ın temel kaynaklarını anlama ve yeniden yorumlamada referans haline getirmektedir. Söz konusu yaklaşımın; Kur’ân’ın Batının ürettiği kültürün bir alt kümesi haline getireceği açıktır.
Anlam ve değer yüklü evreni mekanik bir işleyiş düzeni içinde algılayan ve her zaman için değişime açık olan modern bilimin sunduğu verilerin, varlık ve varoluşla ilgili büyük sorulara cevap vermeyi hedefleyen Kur'ân ayetleriyle doğrudan ilişkilendirilmesi. O ayetleri bilimin tasdikine muhtaçmış gibi göstermenin yanında, içerdikleri derin mâna ve mesajların yüzeyselleşmesi gibi bir sonuç da doğurur.
Bütün bunların yanında “Kur'ân bilimsel bir mucizedir” savına dayanan bir yorum anlayışının modern insana dini pazarlama gibi bir amaca hizmet ettiği de söylenebilir.
Son olarak Üstad, Şehit Seyyid Kutub’un, Bakara 189. ayette “Sana ‘hilâl’i sorarlar. De ki: “Onlar” insanlar için özellikle hac için vakit ölçüleridir...” ayeti hakkındaki değerlendirmelerini zikredelim.
“Allah, ‘hilâl'in onların hayatını ilgilendiren vazifelerinden bahsetti. Sorulan soruyla ilgili olmasına rağmen ayın yörüngesinde dönmesinden, nasıl tamamlandığından bahsetmedi. Keza yine sorulan soruyla ilgili olmasına rağmen ayın, güneş sistemi içindeki vazifesinden veya gök cisimlerinin ölçülü hareketlerinden de bahsetmedi. Bunun sebebi, beşerin bu tür konulara hazır olmaması ve bu meselelerin Kur’ân'ın öncelikli konularından olmamasıdır. Çünkü Kur'ân bu cüz-i malumattan daha büyük gayeler için gelmiştir. Bazılarının onda arayıp görmek istedikleri gibi bir astronomi, kimya veya tıp kitabı olmak için değil. Kur'ân’ın sahası, insan ruhu ve hayatıdır. Vazifesi de varlıkların yaratıcısıyla irtibatıdır. Ben Kur’ân'dan olmayanı Kur’ân’a izafe eden, kast etmediği manaları ona yükleyen tıp, kimya, astronomi gibi bilimlerin meselelerini, konularını ondan çıkarmaya çalışan bu kimselerin haline hayret ediyorum. Güya onlar, bu tavırlarıyla onu yüceltip büyütüyorlar. Hâlbuki Kur'ân, hakikatleri kesin ve mutlak olan nihaî hakikatlerdir. Dolayısıyla nihaî ve mutlak olmayan bilimsel gerçeklerle bağdaştırılmaları doğru değildir. Bu kıyas, bilimsel gerçeklerle ilgilidir. Teori ve faraziyeler için ise böyle bir bağdaştırmanın doğru olmayacağı daha açıktır. Çünkü kâinatın veya insanın menşeî ile ilgili bu tür nazariyeler, sürekli olarak değişime yenilenmeye açıktır. Hattâ baş aşağı çevrilmeleri ve aksi görüşlerin kabulü de mümkündür.”
[1] Batı inancı anlayışı bağlamında, tanrı kelimesi kullanılmıştır. İkinci paragrafta tanrıdan kastın ne olduğu açıklanmıştır. Hayatın dışına itilen bir kutsaldan bahsedilirken, Allah ismi kullanılamayacağından tanrı kelimesi kullanılmıştır.
Türkler müslüman olduktan sonra tanrı kelimesini kullanmaya devam etmişlerse de zamanla onun yerini, Allah ve Hudâ kelimeleri almıştır. (DİA, Bekir Topaloğlu, Esmâ-İ Hüsnâ). Allah kelimesi İslâm öncesi Araplarının duaları ve özellikle şiirlerinde kullanılmaktaydı. (DİA, Harun Güngör, Tanrı başlığı).
Hudâ kelimesi, Farsçadır amma kasddedilen Allah’tır. Tanrı kelimesi Türkçedir kasddedilen Allah’tır. (Bkz. TDK. Tanrı, açıklaması) İslâm öncesi Araplarının duaları ve şiirlerinde kullandıkları Allah, İslâm anlayışıyla bağdaşmaz. Zaman içindeki anlam değişikleri göz önünde bulundurularak, kelime ve kavramların hangi niyetle kullanıldığının tespiti yapılmalı sathî yorumlarda bulunulmamalıdır.
Her dilde olduğu gibi, İslâmî kelime ve kavramların da birden fazla anlamları bulunur. Bu anlam çeşitliliğini, farklı bağlamlarda kullanılarak müslümanların algıları yönlendirilip itikâdî sapmalara zemin hazırlanmak istenmektedir. Bundan dolayı İslâmî litaratüre olduğunca sadık kalmanın elzem olduğu kanaati taşıyanlardanız.
Ayrıca, TANRI:
Tanyeri anlamındadır. Şamanizm de kötü ruhlar geceleyin yeryüzüne iner ve insanlara eziyet ederler güneş doğumunda sabahleyin o ruhlar gider. Bundan dolayı tan ağarırken Şamanistler güneşe tapınırlar. Bundan dolayı tan yeri onların tanrılarıdır.( Melisa Çamurcuoğlu Tosun, Eski Türklerde Şamanizm ve Günümüze Yansımaları.)
E. Jubanov, A. İbatov kendi araştırmalarında Tanrı kelimesi iki kelimeden tan - “sabah şafakı”, inir “akşam şafakı”ndan oluştuğunu söyler.
“Tanrı” kelimesi Altaylarda tengri, tengeri, Hakaslarda tigir, ter, Tuvinlerde deer, Çuvaşlarda tura, Yakutlarda tangara, Moğollarda tenger, Buryatlarda tengeri, ten -gri, Kalmıklarda tengor, Şorlarda tegor gibi kullanılmıştır. Göründüğü gibi bu varyantlarda ta (to, tu, tı) kalır bu da yüksekliğe ulaşılmazlığa işarettir.
Araştırmacıların bazıları “Tanrı” kelimesini ikiye ayırır: Tanrı “gök”, “sema” anlamını ifade eder, rı ise yön bildiren mitoloji özelliktir. Yani Tanrı- yüzü gökyüzüne doğru anlamına gelir. (Motif Akademi Halkbilimi Dergisi / Rehman Gulıyev)
[2] emedrse.com.tr
[3] Bkz. Bakara ,164, Ankebut 20, Hac 46, Yunus 101, Zariyet 20-21, Ğaşiye 17.
[4] Prof . Dr. Veysel Güllüce, Ku’ân ve Pozitif Bilim, Sh.115.


