20 Nisan 2026 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / / DârÛ’l Harb’de Mü’min İnsanın Yetiştirilmesi
DÂRÛ’L HARB’DE MÜ’MİN İNSANIN YETİŞTİRİLMESİ

DârÛ’l Harb’de Mü’min İnsanın Yetiştirilmesi Mustafa Çelik

Hilafet-i ÅŸer’iyye’nin yokluÄŸunda İslâm coÄŸrafyası bir ilim ve medeniyet coğrafyasından bir zulüm ve mazlumiyet coğrafyasına dönüşmüştür. İslâm diyarları, barışın, esenliğin ve huzurun diyarları olmaktan çıkmış; fitnenin, düşmanlığın, şiddetin ve savaşın diyarları haline gelmiÅŸlerdir. İslâm ümmeti, tevhid, vahdet, birlik, beraberlik ve kardeşlik şuurundan uzaklaşmış, tefrika, ayrılık-gayrılık ve ayrımcılık girdabına düşmüştür.  Oryantalist bir bakışla Batıyı merkeze alarak kendi dışındakileri insan olarak bile görmeyen, ‘eÅŸrefi mahlûkat’ olan insanı, insan hayvanat bahçelerinde baÅŸkentlerinde sergileyen Batının bakışı yeryüzüne egemen oldu. Batı merkezli kurumlar insanı eÄŸitmiyorlar aksine eritiyorlar. Ahkâm-ı İslâm’ın mahkûm, ahkâm-ı küfrün hâkim olduÄŸu Dârû’l Harb’de insan tehdit ve tehlike altındadır.

Dâru’l İslâm’da olsun, Dârû’l Harb’de olsun, insan insandır. İnsan fıtratı dışında ele alınamaz. ‘İnsan’ kelimesinin, hem ‘yakın olmak (üns)’, hem ‘unutmak (nisyân)’ ile alakası vardır ve biri müsbet diÄŸeri menfî bu iki mânâyı da özünde barındırır. İnsan beÅŸeriyyeti ile âdemiyyeti arasında sınanan bir varlıktır. BeÅŸeriyet, insanın zâhiridir, dünyevî yanıdır. Batı medeniyeti, insanı yalnızca bir ‘beÅŸer’ kabûl eder ve sistemini bu kabul üzerine kurar. Hâlbuki insanın bir de “âdem” yanı vardır. ‘Âdem” de ‘iç, iç yüzey’ mânâsına bir kökten müÅŸtaktır ve insanın diÄŸer mahlûkatta bulunmayan batınî tarafını, cesede üflenen ilâhî nefhayı, ruhu ve gönlü ifade eder. İrfanımızda, kendini tanımlama ‘hüviyet’ kavramıyla ifade edilmekteydi. Hüviyet, ‘hüve’ (Hû) yani O, yani Allah ile olan kurbiyyetin ifadesiydi. İnsan, âdemiyet boyutuyla Rabbi ile olan münasebeti ölçüsünde tanımlanırdı ve bu ona hüviyetini kazandırırdı. İnsanın fıtratına uygun olan da buydu; çünkü Elest Bezmi’nde Cenab-ı Hak, ruhlara, ‘Ben sizin Rabbiniz deÄŸil miyim?’1 diye sormuÅŸtu. BilindiÄŸi gibi Rabb, ‘ÅŸekillendiren, terbiye eden’ anlamına gelmektedir. Dolayısıyla hüviyet kavramı, insanın Elest Bezmi’nde verdiÄŸi söze sadık kalmasını hatırlatırdı ve insanın erdemleriyle var oluÅŸunu tamamlardı. Öte yandan, seküler bir kavram olan ‘kimlik’, beÅŸeriyete, dolayısıyla insanın ‘ene’sine vurgu yapıyordu. İnsanın beÅŸeriyetini esas alan, onu bu dünya ile sınırlayan ve nefsanî taleplerin en üst seviyede karşılanmasını hayatın gayesi sayan modern anlayış, ‘hüviyet’ yerine ne idüÄŸü belirsiz bir ‘kimlik’ tutuÅŸturdu insanoÄŸlunun eline.” Ä°nsanı sadece "biyolojik" bir varlık olarak ele alan ve "Tabiat Kanunları"nın temel ilkelerine göre deÄŸerlendiren ideolojiler, birer sihirli hurafe hükmündedirler. İnsanı tarif ederken bile ortak bir uslûba sahiptirler: "İnsan konuÅŸan hayvandır, insan düÅŸünen hayvandır vs…" Bu tariflerini kendi mantık kalıpları içerisinde tersine çevirirsek, ÅŸu hükümler ortaya çıkar: "Hayvan, konuÅŸmayan insandır, hayvan düÅŸünmeyen insandır vb..." Nitekim bu çeliÅŸkiler, son yüzyılda kendisini iyice hissettirmiÅŸtir. Bilimsel ve felsefi ideolojilerin insanı tarif etmekte ve mahiyetini kavramakta yeterli olmadığı itiraf edilmiÅŸtir.2 “İnsan, Bu Meçhul!” diye haykıran Dr. Alexis Carrel'in, "Nobel" ödülüne lâyık görülmesi bunun en güzel delilidir.3

İnsanı, yaratan ancak bilir. “İnsan, bu meçhul” dediler ama “insan bu, mesul” diyemediler. Bundan dolayıdır ki, insana hayvan muamelesi yapmaktan kurtulamıyorlar.  Åžeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi bu geliÅŸmeyi ÅŸu ÅŸekilde izah etmektedir: "Müslümanların inkırazını ÅŸiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu "Batıyı taklid" hastalığı... Bu hastalık kötülük ve hasarda frengiden daha ÅŸiddetli... İşin garip tarafı, tedavi için gayret sarf edenlere de bulaÅŸtı."4

İslâm'ın hedeflediÄŸi insan tasavvuru, “Halife” sıfatındaki insandır. “Halife” sıfatının zaman, inançlar, ÅŸartlar ve kültürler baÄŸlamında sabit ve deÄŸiÅŸken özellikleri vardır. Kâinâtın hâlıkı ve mâliki olan Allâh Teâlâ, kendi varlığını bilmesi, ibâdet ve tâatte bulunması ve yeryüzünü îmâr etmesi için mahlûkâtın en ÅŸereflisi olarak “insan”ı yaratmayı murâd etti.

“Hani Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.” buyurmuÅŸtu. Melekler: “Bizler hamdinle Sen’i tesbîh ve takdîs edip dururken, yeryüzünde fesad çıkaracak, kanlar dökecek bir kimseyi mi yaratacaksın?” dediler. Allâh da onlara: “Sizin bilemeyeceÄŸinizi herhâlde Ben bilirim!” dedi.”5

Allâh’ın bu buyruÄŸu karşısında melekler, hep birlikte: “Yâ Rab! Sen’i her türlü noksan sıfatlardan tenzîh ederiz, Sen’in bize öÄŸret­tiklerinden baÅŸka bir bilgimiz yoktur. Åžüphesiz Alîm ve Hakîm olan ancak Sen’sin!” dediler.”6

Halîfe, vekil mânâsında olup, Allâh’ın hükmüne hâkimiyetine baÄŸlı kalarak yeryüzünde emir ve nehiylerini tatbîk eden kimse demektir. Bu âyet-i kerîmede, Cenâb-ı Hakk’ın meleklerle bir nevî müÅŸâveresinden bahsediliyor ve Allâh Teâlâ bir halîfe yaratacağını beyân ettiÄŸinde melekler âdeta kendilerinin buna daha lâyık olduklarını sezdirmeye çalışarak, Allâh’ı çokça tesbih ve tenzih ettiklerini öne sürüyorlar. Ancak Cenâb-ı Hak, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurarak bir bakıma meleklerin bu tesbih ve tenzih husûsiyetlerinin hilâfet için kâfî gelmediÄŸini, kendisinden bir sır yâni rûh üflenmesi keyfiyetinin ve esmâ tâliminin buna vesîle olacağını ifâde buyurmuÅŸ oluyor. İnsanın, insan olması ve insan kalması için ta’lim ve terbiye ÅŸarttır. Da’rû’l İslâm’ın kuruluÅŸu ve ihyası için Dârû’l Harb’de İslâm insanının inÅŸası ÅŸarttır. Bu da tevhid merkezli ta’lim ve terbiye ile mümkündür.

İnsanın vahyi ile inÅŸa edilmesi, halifelik görevini yapacak ÅŸekilde yetiÅŸtirilmesi zarureti, ta’lim ve terbiye zorunluk kılmaktır. İnsan yetiştirme düzeni, aslında her insanı kendi sistematiği içinde yapılandırmak, biçimlendirmek ve kurgulamak isteyen, kısacası düzenleme iddiası taşıyan her yapının biricik derdidir. Bu itibarla içinde yaşadığımız dünyanın insan yetiştirme mekanizmalarının, hepimizi kuşatan zihniyet dünyalarının değerlendirilmesi elzemdir. Resmi ve gayr-i resmi kurumlar, özel ve kamusal yapılar, din alanının örgütlenmiş tezahürleri, gelenekler, inançlar, ideolojiler, siyasal hedefler, zihniyet yapısını besleyen dinî ve kültürel oluşumlar, dinî bakiyenin sık sık gözden geçirilmek zorunda kaldığı karşılaşmalar, sosyal bilimcilerin severek kullandığı öteki kategorisindeki yapılar, tarikatlar, cemaatler, modern bilgi sistematikleri, küresel etkilere açık millî ve dinî yönelimlerde yorumlama zafiyetleri... Doğrusu tüm bu öğelerin yeniden değerlendirilmesi son derece önem arz etmektedir. Öte yandan kadim İslâm medeniyetinin bu yüzyıla sarkan boyutlarının önemli ölçüde zayıflatıldığını, medeniyetimizin belli başlı hasletlerini besleyecek kurumlardan uzak kaldığını, dinin sadece camiye hasredildiğini de unutmamak gerekiyor. Aynı şekilde geçtiğimiz yüzyılın başlarından itibaren bütün dünyayı kuşatan sekülerizm, modernizm, pozitivizm, dünyevileşme ve bireyselleşmenin sadece bizim coğrafyamızda değil, topyekûn insanlık sathında dinin nereye konulup yerleştirileceği konusunda ciddi bir hercümerç yaşandığı da izahtan varestedir. Dâru’l harb haline gelmiÅŸ beldelerde düzen bozulur. İnsanlar fıtratlarıyla kavgalı hale gelirler.

Müslümanlar, insanlığa karşı hakikatin ÅŸâhitleri iken, birbirlerini takip eden devrimler sonucu "Dârû'l-İslâm" (Åžer'î devlet, İslâm ülkesi) ve “Dârû’l Harb” (küfri devlet, savaÅŸ ülkesi) hususundaki hassasiyetlerini kaybetmiÅŸlerdir. Dolaysıyla Dârû’l Harb’de mü’min insanın yetiÅŸtirilmesi için hassasiyet ve hususiyet olmazsa olmaz ÅŸartlardır.

 

Mü’min insan bütün zamanların ihtiyacıdır. Onu yetiÅŸtirmek ihmale, ertelenmeye ve ötelenmeye gelmez. Bakınız örnek ve önderimiz Rasûlüllah (sav) hem Mekke’de, hem de Medine’de insan eÄŸitimine önem vermiÅŸ ve Müslüman insan yetiÅŸtirmiÅŸtir. Mekke dönemiyle ilgili olarak İmam-ı Serahsi (rh.a.), "O dönemde Mekke, İslâm ahkâmının tatbik olunmadığı bir dârû'ÅŸ-ÅŸirk idi"7  hükmünü zikretmektedir. İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edilen bir hadis-i ÅŸerifte, Medine'nin de aynı dönemde (hicret öncesi) dârû'ÅŸ-ÅŸirk özelliÄŸi taşıdığı kaydedilmektedir.8 Rasûlüllah (sav) Mekke’de de, Medine’de de mü’min insan yetiÅŸtirmiÅŸtir. Bunun için Mekke’de Darû’l Erkam’ı hizmete açmıştır. Mü’min insan yetiÅŸtirme mektebi olan Darû’l Erkam, Dârû’l İslâm’da ümmetin velâyetini üstlenecek olan muvahhid kadroları göreve hazırlama karargâhıdır. Mekkî toplumlarda, firavuni düzenlerde; mü’min insan yetiÅŸtirmek için tevhid evleri, kıblegâh evleri, Darû’l Erkam’lar birer zarurettir. Rabbimiz haber veriyor:

 

“Biz Mûsâ’ya ve kardeÅŸine ÅŸöyle vahyetmiÅŸtik: ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın. Evlerinizi (içinde namaz kılınan) kıblegâh hâline getirin. Namazı dosdoÄŸru kılın. Müminleri de müjdele.”9

Allah (cc) Mûsâ (as) ve Hârun’a (as) evlerini mescid olarak inÅŸa etmesini emrediyor.10 Bazı kaynaklarımız durumu ÅŸöyle izah ediyor: “İsrailoÄŸulları, ancak kendi mescid ve mabedlerinde namaz kılarlardı. Mescidleri de açıkça ortalıkta görülüyordu. Mûsâ (as) peygamber olarak gönderilince Firavun emir verdi ve İsrailoÄŸullarının bütün mescidleri tahrip edilerek namaz kılmaları yasaklandı. Yüce Allah da Mûsâ ve Hârun’a (as), İsrailoÄŸullarına Mısır’da birtakım evler, yani mescidler seçip edinin diye emir verdi. Yoksa bununla mesken olarak kullandıkları evler kastedilmemektedir.”11 Mescid, isminden de anlaşılacağı üzere secde edilen yer, yani kulluÄŸun merkezde olduÄŸu bir mabeddir. Mescid, İslam toplumunun kurucu ögelerindendir. Zira İslam toplumunun ÅŸiarı Kelime-i Tevhid, Kelime-i Tevhid’in anlamı da kulluk edilecek tek mabudun Allah olduÄŸudur. Yani İslam toplumunun özü, kulluktur. Mescidler de kulluÄŸun en belirgin olduÄŸu yerlerdir ve bu da mescidleri İslam toplumunun merkezi kılmaktadır. Mescidler, sahih iman sahibi olanlar için salih amellerin merkezleridir. Aslolan mescidlerin görünür olması, tüm müminleri bir araya toplamasıdır. Åžayet arızi bir durum yaÅŸanır da müminler mescidlerini görünür kılamazlarsa o zaman evler birer mescide dönüÅŸmeli, onları bir araya toplayan gizli mabedleri olmalıdır. Firavun’un iradesinin ve idaresinin hâkim olduÄŸu Mısır’da bunun karşılığı kıblegâh evler, Mekke toplumunda ise Dâru’l Erkam’dır. Allah Teâla, Musa (as) ve Harun (as); “Gidin Firavun’dan izin isteyin ve eÄŸer fiarvun size izin verirse, kaviminiz için (kavminizin ta’lim ve terbiyesi için) evler yapın” dememiÅŸtir. Firavunların, taÄŸutların, firavuni ve taÄŸuti düzenlerin izniyle, müsaadesiyle açılan evler, mü’min insanı yetiÅŸtirecekleri evler deÄŸildir. Dolaysıyla Daru’l Harb’de mü’min insan yetiÅŸtirenler, yetiÅŸtirmeye çalışanlar nezdinde firavunların ve düzenlerinin izinleri, müsaadeleri yok hükmündedir. Kendilerini firavunların, firavuni düzenlerin izinleriyle mukayyed görenlerin mü’min insan yetiÅŸtirme diye bir dertleri olmaz. Mü’min insan yetiÅŸtirmek için firavunların, taÄŸuti düzenlerin iznine ve müsaadesine baÅŸvuranlar, insanı eÄŸitenler deÄŸil, eritenlerdir.

Dârû’l Harb haline gelmiÅŸ beldelerde taÄŸuti düzenleri ve güçleri yok hükmünde kabul eden bir “İslâmi Ta’lim ve Terbiye Sistemi” ortaya çıkmadıkça mü’min insan yetiÅŸtirilemez. Firavunların iradesine dayanan, taÄŸuti rejimler tarafından denetlenmelerine rıza gösterilen müesseselerden, eÄŸitim ve öÄŸretim kurumlarından çok ilahlı “Demokrat insan” yetiÅŸir ama tek ilahlı “mü’min insan” yetiÅŸmez.

Firavuni düzenlerde firavunların ve düzenlerinin haberi olmadan, onlardan izin alınmadan açılmış olan tevhid evleri, kıblegâh evleri, Darû’l Erkam’lar, “Yürek adam”larının yetiÅŸtikleri evlerdir. “Yürek adam”ların yetiÅŸmesinde sokaklar kadar mahallelerin, eÄŸitim sistemi kadar yaÅŸanan evlerin rolü var. Meselâ sayısız “yürek adam”ın yetiÅŸtiÄŸi Osmanlı evleri sözün tam anlamıyla “yaÅŸanacak mekânlar”dı ve evin tamamı kullanılırdı. GösteriÅŸe açılan tek bir kapısı bile yoktu. Her kapı insana açılır, her bölüm insanın kendini huzurlu ve mutlu hissedeceÄŸi ÅŸekilde tasarlanırdı.

Mü’min, beÅŸer potansiyel bir insan olarak müjdeye muhatap olan ve umudu taşıyandır. İman ile insan olarak hem müjde gerçekleÅŸtirilmiÅŸ olur ve hem de umudun gerçekleÅŸmesine zemin olur. İnsan kendi başına bırakıldığı zaman kendi yolunu bulabilecek bir donanıma haiz olmasına raÄŸmen, yaÅŸamın kendi koÅŸulları ve insanın üzerine yaratıldığı fıtratı çoÄŸu kez doÄŸru yolu bulmasına engel teÅŸkil edebilmektedir. O yüzden kendisine uyarıcı gönderilmektedir. Bu noktada insanın yeryüzü yaÅŸamı ve üzerine bina edilmiÅŸ vasatı doÄŸru okumakta yarar var!

Dârû’l Harb gerekçe gösterilerek bir delile dayanmayan, hakikat payı olmayan mücerret iddialara ise itibar edilmez. Her ilimde olduÄŸu gibi ÅŸer'î ilimlerde de meselelerin kesin delillere istinad etmesi asıldır. Ve yine her ilimde hüküm, o sahanın mütehassıs âlimlerine aittir. Åžer'î ilimlerin mütehassısları baÅŸta dört büyük mezhebin imamları olmak üzere müctehidler ve fıkıh âlimleridirler. Bu sebeble kim olursa olsun din adına konuÅŸan bir kimse müçtehidin-i izamın içtihadlarını, fıkıh âlimlerinin fetvalarını aynen intikal ettirmek mecburiyetindedir. O zevat-ı kiramın fikirleri bütün zamanlara kâfi ve vâfidir. Tarihçe sabittir ki, bugüne kadar müçtehidin-i izam hazretlerini hiçbir kimse aÅŸamamıştır. Kendilerinden sonra gelen hiçbir müdakkik âlim, onlara müsavat iddiasında bulunmadığı gibi, bu asırdaki bir takım haddi mütecavizler de ortaya mücerred iddiadan baÅŸka bir ÅŸey koyamamışlardır.

Mü’min insanın inÅŸası, sûretten sîrete geçiÅŸ yapmakla gerçekleÅŸir. Sûret ile sîret aynı ÅŸeyler deÄŸildir.

- Sûret hazır bulunan, sîret edinilendir.

- Sûret geçici ve yanıltıcı, sîret kalıcıdır.

- Sûret ruhu yansıtmaz, sîret ruhun ve gönlün aynasıdır.

- Sûret deÄŸer ölçütü deÄŸildir, sîret deÄŸerdir, sahibini deÄŸerli kılar.

- İnsanlar sûrete, Allah ise sîrete bakar.

Peygamber Efendimiz (sav) ÅŸöyle buyurur: “Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz, kalplerinize ve amellerinize (sîretlerinize) bakar.”12

Dârû’l Harb’de sûretler sîretsiz kalmıştır. Mü’min insanı yetiÅŸtirmek, sîreti suretin yerine ve önüne geçirme çalışmasıdır. Mü’min insanın yetiÅŸtirilmesinde kalp ve kalıp bütünlüÄŸü esastır.

İnsan imanla…

Hayat İslam’la…

Amel ihlasla…

Servet infakla…

İktidar adaletle…

Toplum ahlakla…

Ümmet hilafetle

Cemaat cihadla güzeldir!..

Mü’min insan duraÄŸan ve statik bir varlık deÄŸildir. Bilakis dinamik, deÄŸiÅŸken ve aktif bir varlıktır. O hâlde bu varlığın kimliÄŸini ve statüsünü; zamana, ÅŸartlara, kültürlere, olaylara, ortamlara ve rollere göre sabit ve deÄŸiÅŸken özellikler ÅŸeklinde tesbit etmek ve ayırt etmekle iÅŸe baÅŸlayabiliriz. İnsanın sosyal dokusunu keÅŸfedemeyenler, mü’min insanı yetiÅŸtiremezler. Dinen mü’min insanı nasıl yetiÅŸtireceÄŸinizi bilmiyorsanız, sizin yetiÅŸtirdiÄŸiniz mü’min insan olmaz.

Dâru’l Harb, ibadetlerin tatil edildiÄŸi bir dâr deÄŸildir. Müslüman, ister Dârû’l İslâm’da olsun, ister Dârû’l Harb’de olsun, her halükârda Allah'ın emirlerini yapmak, yasaklarından da kaçınmakla mükelleftir. İbadet, insanın yaratılış gayesi ve varoluÅŸ hikmetidir. Hiçbir hâl, onu, bu ulvî vazifeyi ifadan alıkoyamaz. Dârû’l Harb ÅŸartlarında ve Dârû’l Harb’deki mükellefiyetlere göre mü’min insanı yetiÅŸtirmek esastır.

Dâru'l Harb’de farz-ı ayn ilimlerin çerçevesi Dâru'l İslâm'ınkinden daha geniÅŸtir. Yani farklılık arz eder. Çünkü Dâru'l Harb’de efkâr-i küfür, elfaz-ı küfür ve ef'al-i küfür revaçtadır. Dârû’l Harb’de keyfi, küfri ve cebri bir kuÅŸatma var; her ÅŸey İslam'ın ve Müslümanların aleyhinedir. Dâru'l Harb; Müslümanların deÄŸil, harbi kâfirlerin vatanıdır.13 Müslümanların, deÄŸerlerini koruma idrâkine sahip olup dinî özelliklerini kaybedecekleri bir çevrede yaÅŸamalarının sakıncasının farkında olmaları ve ona göre hareket etmeleri gerekmektedir. Cerir b. Abdullah (ra)’in rivayet ettiÄŸi bir hadis-i ÅŸerif’te Rasûlüllah (sav) ÅŸöyle buyuruyor: “Ben müÅŸrikler arasında yaÅŸamaya devam eden her Müslümandan uzağım” buyurdu. “Niçin Ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. Peygamber (sav) “Müslümanlarla müÅŸriklerin ateÅŸleri birbirlerini görmesin”14 Hadis-i ÅŸerif’te geçen görmenin, ateÅŸe isnat edilmesi mecâzîdir. AteÅŸi görmek; karşılıklı olmak, yüzyüze, yakın olmak demektir.15 Bu ifadenin, bir Müslümanla bir müÅŸriÄŸin evi, birinin yaktığı ateÅŸi diÄŸerinin görebileceÄŸi kadar yakın olmamalı manasında olduÄŸu; Müslümanlar, müÅŸriklerden uzak kalsınlar anlamında kullanıldığı izahı yapılmıştır.16 Hadisteki ateÅŸin, “Her ne zaman savaÅŸ için bir ateÅŸ tutuÅŸturdularsa, Allah onu söndürdü”17 âyetinde belirtildiÄŸi gibi savaÅŸ ateÅŸi manasında olabileceÄŸi de belirtilmiÅŸtir. Åžöyle ki ateÅŸ/ışık, bir yerde ikâmetin yani orada insanların bulunduÄŸunun alâmetidir, dolayısıyla kendine çağırır. Ancak Müslüman ile müÅŸriÄŸin ateÅŸi farklıdır. Birinin ateÅŸi Allah’a, diÄŸerinin ateÅŸi ÅŸeytana çağırır. Mü’minin ateÅŸi Allah’a, Ona itaate ve dini aziz kılmaya çağırır. MüÅŸriklerin ateÅŸi ise ÅŸeytana çağırır, Allah’a masiyet olan iÅŸler için yanar. Dolayısıyla farklı niyet ve ideallerle yakılan bu iki ateÅŸin bir araya gelmesi, yani Müslümanla müÅŸriÄŸin bir arada bulunması, uyuÅŸması, birlikte yaÅŸaması mümkün deÄŸildir. Hz. Peygamber, davaları farklı olduÄŸu için müÅŸriklerle ikâmetin doÄŸru olmadığını bildirmiÅŸtir.18 Rasûlullah (sav), Müslüman ile kâfirin Allah katında eÅŸit olmadıklarını, hükümlerinin aynı olmadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de, kâfir diyarı ile İslâm diyarı ayırımı yapılması,19 birbirlerinden ayrı olduklarının kesinlikle bildirilmesi, onlarla aynı beldede oturmanın câiz olmadığının delilidir.20 Hz. Peygamber, bu sözüyle bir mesafe bulunmasını ÅŸart koÅŸmuÅŸ, Müslümanların müÅŸrik diyarından Müslüman ülkelerine göç etmelerinin lüzumunu ifade etmiÅŸtir.21 Dolaysıyla çok ilahlı insanların iradesiyle oluÅŸturulmuÅŸ müÅŸrik müesseselerden mü’min insan çıkmaz. Mü’min insan yetiÅŸtirmek istiyorsanız önce müÅŸrik ateÅŸi hükmünde olan müesseselerden uzak duracaksınız ve böyle müesseselere umut baÄŸlamayacaksınız.

“AteÅŸleri birbirini görmesin” ifadesinin, Müslümanın, müÅŸriklere gidiÅŸâtında, tarz ve ÅŸeklinde benzememek,22 aynı sembolleri kullanmamak, onların belirtilerini taşımamak, onlar gibi olmamak diye de yorumlanması,23 birlikte yaÅŸamanın olumsuz neticeleri olacağı için yasaklandığına iÅŸaret etmektedir. “AteÅŸleri birbirlerini görmesin” ifadesini, söylendiÄŸi olayı göz önüne alarak savaÅŸta dikkatli olunmasını tavsiye olarak izah etmek, savaÅŸa tahsîs etmek mümkün gürünmemektedir. Hz. Peygamber, “MüÅŸrikler arasında ikâmet eden her Müslümandan uzağım” sözünde “Müslüman” kelimesini umumî/nekre olarak kullanmış, savaÅŸ ortamı diye bir sınırlama getirmemiÅŸtir. Hadisteki ifadenin; müÅŸriklerle bir arada yaÅŸamamak, onların beldelerinde ikâmet etmemek mânâsında olduÄŸunu doÄŸrulayacak baÅŸka hadisler bulunmaktadır. Bir hadiste Rasûlullah (sav) “Kim müÅŸrikle beraber olur/evlenirse ve onunla beraber ikâmet ederse o da müÅŸrik gibidir24, bizden deÄŸildir” buyurmuÅŸtur.25 Sünen-i Tirmizî’deki rivâyet ÅŸöyledir: “MüÅŸriklerle (aynı bölgede, beldede) yaÅŸamayın, onlarla evlenmeyin, kim onlarla beraber yaÅŸar veya onlarla evlenirse onlar gibidir.”26 Ebû Dâvûd’un, bu hadisi “Åžirk Ülkesinde İkâmet” baÅŸlığı altında, Tirmizî’nin de incelenen hadisten sonra yani “(Müslümanın) MüÅŸrikler Arasında YaÅŸamasının Sakıncalı OluÅŸu” bâbında zikretmeleri konunun ikâmetle ilgili olduÄŸunu göstermektedir. Yine “MüÅŸriklerin ateÅŸiyle aydınlanmaya kalkışmayın” hadisinin,27  “AteÅŸleri birbirlerini görmesin” hadisi gibi onlara yakın olmayın manasına geldiÄŸi yorumu yapılmıştır.28 Bu üç hadisin, müÅŸriklerle aynı yerde kalmayın, onlardan uzak olun, hicret edin mânâsına geldiÄŸi belirtilmiÅŸtir.29 Hz. Peygamber (sav)’in “Müslümanlarla müÅŸriklerin ateÅŸleri birbirlerine görülmeyecek kadar uzak olsunlar” cümlesinden önce “Dikkat edin” buyurması,30 meselenin ciddiyetini göstermektedir. MüÅŸriklerin kültürüyle, müÅŸriklerin ÅŸirk kaynaklı bilgileriyle mü’min insan yetiÅŸmez ve yetiÅŸtirilemez.

Dârû’l Harb’de firavuni düzenlerin izinleri ve müsaadeleri olmadan oluÅŸturulmuÅŸ olan tevhidi müesseseler, mü’min insan için Dârû’l İslâm hükmündedirler. Yani Dârû’l Harb’deki Darû’l Erkam’larımız, Dârû’l İslâm’larımızdır. Muhacirlerin hicretinden önce Darû’l Hicret olarak kabul edilen Medine, Rasûlüllah (sav)’in zamanında Müslümanlar için Darû’l İslâm görevini görüyordu.31 Müslümanın Dârû’l Harb’deki varlığı, ÅŸu üç ÅŸeyden hali deÄŸildir: Ya müste’mendir, ya esirdir, ya da Allah yolunda savaÅŸandır.32 Müslümanların baÅŸka dinden olanların hâkimiyeti altındaki bir beldede yaÅŸamalarının sakıncalarından bir kısmı gayet açıktır, kolaylıkla gözlemlenebilir. Müslüman’ın İslâmi hüviyetini kaybetme/asimilasyona uÄŸrama veya İslâmi hüviyet özelliklerinin belirsizleÅŸmesi en önemli ve en belirgin zararlardır. Hilafet-i ÅŸer’iyye’nin yokluÄŸunda farklı dinden olan toplumların birlikte yaÅŸamaları, ilk anda barışa hizmet eden bir fikir olarak görünüyorsa da Müslüman hüviyeti inÅŸâ etmek ve İslâmi hüviyeti korumak konusunda sakıncalı bir durum oluÅŸturmaktadır. Muhakkak bir dinin üstünlüÄŸü söz konusu olduÄŸundan, baÅŸka dinin mensuplarıyla bir arada yaÅŸandığında taraflardan biri, deÄŸerlerinin tamamını veya bir kısmını kaybedecektir. İslâm Dini’nin hükümlerinin uygulanmadığı bir yerde yaÅŸamanın da Müslümanın İslâmi hüviyetine zarar vereceÄŸi açık bir gerçektir. Dolayısıyla Müslüman insan yetiÅŸtirme faaliyeti asla ve kat’a kesinti kabul etmez. Müslüman insan yetiÅŸtirme faaliyetini inkıtaya uÄŸratanlar, cebrü tazyik altında kendi akidelerini, Müslüman hüviyetlerini ve bir emanet-ilâhî olan nesillerini her an kaybedebilirler.

Dârû’l Harb’de mü’min insan yetiÅŸtirmek; vatanı için dinini, imanını terk edenlerin deÄŸil, dini için, imanı için gerekirse vatanı da terk edenlerin iÅŸidir. Bid’atlere ve ehl-i bid’at’e teslim olanların da iÅŸi deÄŸildir. Mü’min insan; bid’atlerle deÄŸil, sünnetlerle inÅŸa olunur. Bid’atların galebe çaldıkları, ehl-i bid’at’in söz sahibi olduÄŸu müesseselerde mü’min insan yetiÅŸmez. Ehl-i bid’at’in bid’at merkezli müesseselerine nesiller emanet edilemez. Åžunu bilelim ki; Ehl-i Bid’at’in iktidar olup Ehl-i Sünnet’e tahakküm ettiÄŸi hiçbir belde Dârû’l İslâm sayılmaz. Aksine Ehl-i Bid’atin iktidar olduÄŸu ve Ehl-i Sünnet’e tahakküm ettiÄŸi beldeler Dârû’l Küfür’dürler.33 Dolayısıyla mü’min insanı yetiÅŸtirecek olan müessesenin, bid’atlerden ve bid’atçılardan arınmış olması lazımdır. Ehl-i Sünneti mahkûm eden bid’atçı oluÅŸumlara umut baÄŸlayanların fecri olmaz.

Küfri otoritelerin yörüngesinde, himayesinde mü’min insan yetiÅŸmez. Çünkü küfür otoritesi, ahkâm-ı İslâm’ı himaye edemez.34 Aksine küfri otoritelerin hedefi, ahkâm-ı İslâm’ı imha etmektir. “Bir neslin ihyası kötülerin imhasıyla deÄŸil, yeni neslin eÄŸitim ve terbiyesiyle mümkündür.“ Yapılan her iyilik, bir kötülüÄŸün imhasıdır. İmanın yörüngesinden çıkan, Åžer’-i ÅŸerif’in atmosferinden ayrılıp lâ dini kurumların, müesseselerin eline düÅŸen nesiller imha olunmuÅŸtur. Darû’l Harb’de mü’min insan yetiÅŸtirmek, lâ dini düzenlerin, harbi güçlerin ellerinden emanet-i ilâhî olan insanı kurtarma operasyonudur. Bugün Mekke’de olup Medine’de yaÅŸamak isteyen her medeni mü’min bu operasyona katılmalıdır.

Dârû’l Harb’de mü’min insan yetiÅŸtirmek; cihana sultan yetiÅŸtirmektir, müttakilere imamlar yetiÅŸtirmektir. Allah’ın arzında her mü’min müttakilere imam olacak yaÅŸtadır.

“Onlar ki: ‘Rabbimiz! Bize eÅŸlerimizden ve soyumuzdan göz aydınlığı hibe et! Bizi Müttakîlere/sakınıp korunanlara imam/önder yap!’ diyorlar.”35

Dârû’l Harb’de müttakilere imam olanlar, imam olacak olanlar ancak mü’min insanı yetiÅŸtirirler. Bu mesele sanıldığı gibi, kolay ve basit deÄŸildir. Dârû’l Harb’de mü’min insan yetiÅŸtirmek, cihana sultan olmaktansa Kur’ân’a köle olmayı tercih eden mütevazı olanların iÅŸidir.

---------------

  1. Araf Sûresi, 172.
  2. Dr. Alexis Carrel, İnsan Bu Meçhul, Sh: 23, İst/1971.
  3. Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, Sh: 12, İst/ 2011.
  4. Åžeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu'l-BeÅŸer, Sh: 7, Kahire/1352.
  5. Bakara Sûresi, 30.
  6. Bakara Sûresi, 32.
  7. İmam Serahsi, el-Mebsut, C: 14, Sh: 47, Beyrut/ 1324
  8. Sünen-i Nesâi, C: IIV, Sh: 144-145, İst/1401, K. Bey'a. Tefsir-û'l Hicre.
  9. Yunus Sûresi, 87.
  10.  Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 11/13 vd.
  11. Kurtubî, El-Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân, Dâru’l Kutubi’l Mısriyye, 8/371 vd.
  12. Sahih-i Müslim, Birr, 34.
  13. İsmail Lütfi Fetânî, İhtilafu Dâreyn ve Eseruhu Fi Ahkâmi’l munekâhatı ve’l muamelati, Sh: 74, Daru’s-Selam/ 1990.
  14. Tirmizî, Siyer 42; Ebû Dâvûd, Cihâd 95; Nesâî, Kasâme 27; Ahmed b. el-Hüseyn el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, I-X, Beyrut, 1424, VIII, 225; Beyhakî, Åžuabu’l-îmân, I-XIV; Hind, 1423, XII, 10.
  15. Tahâvî, Åžerhu MüÅŸkili’l-âsâr VIII, 275-276; Muhammed b. el-Hüseyn eÅŸ-Åžerîf er-Radî, elMecâzâtu’n-Nebeviyye, Sh: 153, Beyrut/2007; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tehzîbu Süneni Ebî Dâvûd VII, 219; BeÄŸavî, Åžerhu’s-sünne X, 246; Mübarekfûrî, Tuhfetu'l-ahvezî V, 190.
  16. Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm el-Herevî, Garîbu’l-hadîs, I-IV, Beyrut, 1396, II, 88-89; Hattâbî, Meâlimu’s-sünen II, 272; Åžerîf Radî, el-Mecâzâtu’n-Nebeviyye, Sh: 153; Mübarekfûrî, Tuhfetu'l-ahvezî V, 190.
  17. Mâide Sûresi, 64.
  18.  bkz. Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm, Garîbu’l-hadîs II, 88-89; Tahâvî, Åžerhu MüÅŸkili’l-âsâr VIII, 276; Åžerîf Radî, el-Mecâzâtu’n-Nebeviyye, sSh: 153; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tehzîbu Süneni Ebî Dâvûd VII, 218
  19.  bkz. Nisâ Sûresi, 97.
  20.  Hattâbî, Meâlimu’s-sünen II, 272; Tahâvî, Åžerhu MüÅŸkili’l-âsâr VIII, 275-276; Åžerîf Radî, el-Mecâzâtu’n-Nebeviyye, Sh: 153; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tehzîbu Süneni Ebî Dâvûd VII, 219; BeÄŸavî, Åžerhu’s-sünne X, 246; Mübarekfûrî, Tuhfetu'l-ahvezî V, 190.
  21.  Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm, Garîbu’l-hadîs II, 88-89; Mübarekfûrî, Tuhfetu'l-ahvezî V, 190
  22. Hattâbî, Meâlimu’s-sünen II, 272; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tehzîbu Süneni Ebî Dâvûd VII, 219; Mübarekfûrî, Tuhfetu'l-ahvezî V, 190.
  23.  bkz. Åžerîf Radî, el-Mecâzâtu’n-Nebeviyye s. 153-154 .
  24. Ebû Dâvûd, Cihâd 170.
  25. Hâkim, Müstedrek II, 154.
  26.  Sünen-i Tirmizî, Siyer 42.
  27. Nesâî, Ziynet 51; Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 99; Beyhakî, Sünen X 127; Åžuabu’l-iman XII, 11. Hadisin yorumu için bk. İsmail Lütfi Çakan, Hadislerle Gerçekler, İstanbul, 2017, Sh: 116-120.
  28. Muhammed b. Abdulhâdî es-Sindî, HâÅŸiyetu’s-Sindî alâ Süneni’n-Nesâî, I-VIII, Haleb, 1406, VIII, 177.
  29. bkz. İsmail b. Ömer b. Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm, I-VIII, Riyad, 1420, II, 108.
  30.  Nesâî, Kasâme 27.
  31. İbn-i Kayyim el-Cevzi, Ahkâmu Ehl-i Zimme, C: 1, Sh: 5.
  32. İbn-i Kudâme, El-MuÄŸnî, C: 5, Sh: 455.
  33. Abdülkaidr el- BaÄŸdadî, Kitabu Usûlü’d-Din, Sh: 270.
  34. İsmail Lütfi Fetânî, İhtilafu Dâreyn ve Eseruhu Fi Ahkâmi’l munekâhatı ve’l muamelati, Sh: 23, Daru’s-Selam 1990.
  35. Furkân Sûresi, 74.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul
ArÅŸiv