İslam’da mübareklik/kutsallık o şeyin bizzat kendisi kaynaklı olabileceği gibi, Kendisinden kaynaklı olmayıp Allah’ın ona verdiği değerle ya da hem kendi yapısından hem de Allah’ın kutsallık izafe etmesiyle yani ikisi birlikte olabilir.
Bir başkasının kutsallık nitelemesine ihtiyaç duymadan bizzat kendisinden kutsal olan varlık Cenab-ı Allah (cc.)’dur.
Bizzat kendisinden/özünden/hammaddesinden kaynaklı olmayıp Rabbimizin ona mübarek/kutsal diyerek değer vermesiyle kutsallık kazananlar. Bunlar Kur’an- Kerim’de çokça geçmektedir. Bazıları şunlardır: Kâbe (Âl-i İmrân 3/96), Mescid-i Aksa (İsrâ 17/1), Filistin bölgesi (Enbiyâ 21/71) vb.
Mesela Kabe’nin değeri, taşı[1] ve toprağının kutsallığından değil, Rabbimizin ona değer atfetmesiyle kutsallaştığı gibi diğerleri de bu şekildedir.
Hem kendisinden kaynaklanan hem de vahiyle teyit edilmiş mübarekler/kutsallar ise, Kur’an-ı Kerim (En‘âm 6/92; Enbiyâ 21/50) ve Hz. Muhammed aleyhisselamdır. (İnşirâh 94/4; Enfâl, 8/33)
Bu yazımızın konusu Allah’ın (cc.) Peygamberimize verdiği değer ve görevleri olacaktır. İlgili ayetlerin geniş tefsirlerine girmeden sadece konumuzla bağlantılı yönlerine dikkat çekilmekle yetinilecektir.
- Rabbimizin (cc.) Hz. Muhammed (sa.)’e Verdiği Değer
- وَسِرَاجاً مُنٖيراً “(Peygamberi)…etrafını aydınlatan bir ışık…olarak gönderdik.” (Ahzâb, 33/46.)
Rabbimizin Resulünü ışık kaynağı (سِرَاج) olarak açıklaması ona verdiği değeri de ifade etmektedir. Işık kaynağı olması hem vahiyle kazanılan hem de bizzat kendisi kaynaklıdır.
Peygamberimizle ve hadis-i şeriflerle sorunu olan bazı kişiler konuyu Türkçedeki kandil anlamıyla değerlendirip kandile yağını dökersen yanacağından hareketle buradaki ışığın bizzat kendisinden kaynaklanmadığını iddia etmektedirler. Yalnız benzer ifade pek çok ayette bizzat ışık kaynağı olarak geçtiği için ileri sürülen iddianın kabulü mümkün değildir.[2]
- وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ “Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin.” (Kalem, 68/4.)
Rabbimiz, Peygamberimizin üstün ahlak sahibi olduğunu açıklayarak takdir edip değer vermekte ve Müslümanlara örnek göstermektedir. Allah’ın (cc.) övdüğü bir vasıf ya da kişi Müminler için her türlü takdirin üzerinde olması gerekir. Kendi ahlakıyla ilgili Peygamberimizin şu beyanlarını da hatırlamakta fayda vardır.
“Muhakkak ki ben üstün ahlakı tamamlamak için gönderildim.”[3]
“Rabbim beni ne güzel terbiye etti.”[4]
- وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ “Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107)
Peygamberimiz iki âleme yani insanlar ve cinlere[5] Resul olarak gönderilmiştir. Bu ayette ise çoğul ifadeyle âlemlere rahmet olarak gönderildiği beyan edilmektedir.
Arapçada çoğul üçten başlayarak sonsuza kadar sayıları kapsar, İkil çoğul değildir. Âlem kelimesinin çoğul kullanılmasından çıkan zorunlu sonuç, elçi/resul olarak gönderilmediği hatta sınav sorumluluğu[6] bile olmayan başka varlıklara da rahmet olarak gönderildiğidir.
Neticede sadece dini tebliğ etmekle yükümlü olduğu gruplarla/âlemle sınırlandırılmayıp tüm âlemlere/varlıklara rahmet olarak tanımlanması, Rabbimizin Hz. Muhammed’e (sa.) verdiği önem ve değeri göstermektedir.
Bir başka önemli nokta ise rahmet olma, edilgen pasif bir hak olmayıp bir şekilde karşı tarafı etkileyen aktif bir haldir. Tüm varlıkların yanında özellikle vahyin muhatabı olanlara rahmet olduğu için bu aktif hal onlarla ilgili inisiyatifler de alıp etkili olduğu sonucuna da götürmektedir. Yani gelen vahyi tebliğden başka hiçbir yetkisinin/etkisinin olmadığı, inisiyatif almadığı iddiası bu ayetle uyumlu bir yaklaşım olmamaktadır.
- وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ مٖيثَاقَ النَّبِيّٖنَ لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهٖ وَلَتَنْصُرُنَّهُؕ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
“Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz” diyerek söz almış, “Kabul ettiniz mi ve bu ahdimi üstlendiniz mi?” dediğinde “Kabul ettik” cevabını vermişler; bunun üzerine “O halde şahit olunuz, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” buyurmuştu.” (Âl-i İmrân, 3/81.)
Allah (cc.), önceki Peygamberlerden Hz. Muhammed’e (as.) iman edip yardım etmeleri konusunda misak alıyor. Daha dünyaya gelmemiş olan Hz. Muhammed için diğer Peygamberlerden sözler alması Rabbimizin Peygamber Efendimize verdiği değerin boyutunu göstermektedir.
- مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ “Resûlullah’a itaat eden Allah’a itaat etmiş olur…” (Nisa, 4/80.)
Rabbimizin Hz. Muhammed’e itaati kendine itaat olarak kabul etmektedir. Bu durum Allah’ın gönderdiği dini, Resulullah’ın eksiksiz uyguladığı anlamına geldiği gibi aynı zamanda Rabbimizin Peygamberimize verdiği değeri de göstermektedir.
Kendine itaat ile Resulü’ne itaati eş değer tutmasıyla ilgili farklı izahlar yapıldığında, her izah için geçerli olan yön Rabbimizin ona verdiği büyük değerdir. Bu, itiraz edilemez bir gerçekliktir.
- قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân, 3/ 31.)
Seven ile sevilen arasındaki sevginin varlığı ve devamlılığı için vazgeçilemez asgari iki şart vardır.
Birincisi; Sevenin, sevgilisi (Rabbi) uğruna kendi isteklerini (hevasını) terk etmesidir. Ona itaat, yani onu kıracak, kızdıracak davranışlardan kaçınmaktır. Nitekim ayet-i kerimede sevgi ile itaat arasında bağlantı kurularak Allah sevgisinin varlığının Peygambere itaat ile olduğu beyan edilmektedir. Dolayısıyla itaat etmeden sevginin varlığından bahsedilemez.
İkincisi; sevenin sevileni sık hatırlaması gerekir. Bu kural beşerî sevgilerde de geçerlidir. Uzun süre hatırlanmadığında duygu dünyasında soğumalarla başlayan süreç sevginin yok olmasına kadar gidebilir.
Geçmiş alimlerimiz insanın bu psikolojik yönünü dikkate alarak sevginin güçlü kalması için günlük yaşantıda Allah’ı ve Resulünü sık hatırlatacak öneriler ve çözümler önermişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır:
- Revatip sünnetler ile nafile namazlara devamlılığa önem vermek,
- Her gün Kur’an (bir cüz) okumayı alışkanlık haline getirmek ve cuma geceleri ise ailece toplanıp geçmişimize Yasin okumak suretiyle Kur’an’la süreklilik arz eden bir yakınlık ve ünsiyet kurmak, (bu uygulamanın Kuran’ı anlama çabalarına engel olmadığı dikkatten uzak tutulmamalıdır.)
- Her gün kişiye göre değişkenlik gösteren sayılarda da olsa lafza-i celal, kelime-i tevhid ve salavat gibi zikirleri çokça söylemek,
- Her işimize başlarken “bismillah” demek.
- Kızdığımızda “fesubhanallah” ya da “la havle ve la kuvvete illa billah”, sevindiğimizde “elhamdülillah”, şaşırdığımızda “Allah-Allah” demek gibi psikolojik her halimizi Allah’ı zikre dönüştüren bir kültür oluşturmak.
Özetle kulun bir gününde Allah’ı (cc.) hatırlaması için bulunduğu her anı fırsata dönüştürecek uygulama örnekleri önerilmişti. Bunların sevgiyi güçlendirici etkisi olduğu gibi aynı zamanda sevap kazandıran birer ibadet/uygulama olarak İslam kültürüne sahip toplumumuzda benimsenmişti.
Her fırsatta Allah’ı ve Resulü’nü hatırlamayı teşvik edici bu ve benzeri yönlendirmeleri gereksiz gören günümüzün bazı anlayışları sonucunda bu uygulamaların terkedilmesiyle yerlerini nelerin aldığı dikkate değerdir. Bunların yerini İslam dışı uygulama veya kültürlerin doldurduğu düşünüldüğünde konunun öneminin anlaşılması kolaylaştıracaktır.
Gönül coşkunluğuyla, sevgiyle bağlanıldığında ancak kalplerin ürpermesi olabilir. Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır. “Müminler o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler.” (Enfal, 8/2.)
Günümüzde Allah sevginin azalmasının etkisiyle ayetleri duyunca ürperen kalplerin de azaldığını, bunda da sevgiyi güçlendirici etkilere sahip bahsedilen uygulamaların terkedilmesinin ciddi payının olduğunu düşünmekteyiz.
Şu unutulmamalı ki insanın dinen muhatap alınmasına sebep olan en önemli yönü aklı olmakla birlikte duygu, his kalp gibi manevi yönleri de vardır. Bunların toplamı insanı oluşturmaktadır. İslam, bu sayılan özelliklerin bütününden oluşan insana gönderilmiştir.
Bunlardan önemliyi (aklı) sonraki sıralara atmanın yanlışlığı kadar sonrakileri yok saymak da bir o kadar yanlıştır. Malum iman için sadece akılla bilmek yeterli olmayıp kalple tasdik edilmesi gerekmektedir. Neticede insanı oluşturan özelliklerin hepsinin kendi ağırlıkları oranında dikkate alınması gerekmektedir.
- Rabbimizin Hz. Muhammed’e Yüklediği Sorumluluklar
Rabbimiz Hz. Muhammed’e (sa.) Kur’an’ı açıklama, anlatma, hakem olma vb. görevler vermiştir. Bunları yapabilmesi için de ilave bilgiler verilmiştir. Bu ilave bilgilerin verilme şekline vahyi gayri metlüv, verilen bilgiye de hikmet denmektedir. Ayet-i kerimelerde açıklanan bu görevlere (yazının konusu boyutuyla) kısa kısa da olsa değinmek Peygamberimizi tanıma, takdir etme, saygı duyma, sevme ve tabi olma noktasında yol gösterici olacaktır.
- Hz. Peygamber’e Kur’an-ı Kerimden Başkaca Da Bilgilendirme Yapılmış
وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُؕ
“…Allah sana kitabı (kur’an’ı) ve hikmeti indirmiş, bilmediğini sana öğretmiştir…” (Nisâ, 4/113)
Kendisine kutsal kitap verilen ya da verilmeyen tüm peygamberlere kitap dışı vahiy verildiğini[7] Hz. Musa’ya Tevrat verilmeden önce yani kutsal kitapta olmayan vahiy verildiğini[8] anlatan ayet-i kerimeler vardır.
Hz. Peygambere de aynı şekilde Kur’an’dan başka vahyin verildiğini doğrudan veya dolaylı anlatan çokça ayet-i kerime vardır.[9] Neticede bunlar Peygamberlere verilen kutsal kitapların dışında da vahyin olduğunun somut kanıtlarıdır ki bu vahye “vahyi gayri metlüv” denmektedir.
Kur’an-ı Kerimin, indiği andaki toplumun konuştuğu dil ile nazil olmasına rağmen Rabbimiz, Peygamberimize açıklama, öğretme görevi/misyonu yükleyerek “hikmet” adıyla (Kur’an-ı Kerimden başka) bir bilgi daha verdiğini belirtmektedir.
Konuyu şu hadis-i şerif yeterince açıklığa kavuşturmaktadır: “Dikkat edin! Bana kitap ile beraber onun bir benzeri de verilmiştir. Dikkat edin. Yakında rahat koltuğuna yaslanmış karnı tok bir adam size ‘Sadece Kur’an’a bağlanmak gerekir. Kur’an’da helâl bulduklarınızı helâl, haram bulduklarınızı da haram sayın.” diyecektir. “Dikkat edin! Allah’ın Resulünün haram kıldıkları da Allah’ın haram kıldıkları gibidir.”[10] Aşağıdaki bölümlerde “hikmet” kavramına tekrar değinileceğini belirterek bu kadarla iktifa edelim.
- Hz. Peygamber’in Kur’an-ı Kerimi Açıklama Görevi
وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“… İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl, 16/44; Ayrıca bk, Mâide, 5/5.)
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’i açıklama görevini peygamberimize vermiştir. Metni okumak ile onu açıklamak farklı şeylerdir. Tebliğ için ayetleri okumak, metni aynısıyla duyurmak anlamına gelirken açıklamak ilave bilgi ve cümlelerle anlatmak daha anlaşılır hale gelmesini sağlamak anlamına gelmektedir.
Açıklama yapılabilmesi için iki temel özelliğe sahip olunması gerekir.
- Birincisi, açıklanacak olan ayet metnindeki ifadeden daha fazla bilgiye sahip olmak.
- İkincisi, kendisine açıklanacak muhataplardan (sahabeden) daha fazla bilgiye sahip olmaktır.
Ayetler arasındaki ilişkileri bilebilecek, onlardan Rabbimizin maksadını kavrayabilecek ilave ilmi bilgi, birikim ve hikmet olmadan doğru bir açıklama yapılamaz. Herhangi bir cümlenin bile açıklanabilmesi için o cümleden daha fazla bilgiye sahip olma zorunluluğu olduğu herkesçe kabul edilen bir gerçekliktir. Yalnız “Daha çok bilgi” ayetten daha üstün veya daha kıymetli bilgi anlamına gelmediğine özellikle dikkat edilmelidir. Bu ilave bilgi vahyi gayri metlüv yoluyla verilen ve Kur’an’daki ifadesiyle “hikmet” denen bilgidir.
Özellikle hayat tecrübesiyle bilgi edinilemeyen gaybî (ahiret, cennet cehennem, melekler gibi) konularla ilgili ayetlerin ek bilgi olmadan açıklanması mümkün olamaz. Ayrıca açıklamayı yapacak kişinin, açıklayacağı metinden daha fazla bilgisi yoksa, bilgi açısından sahabeden hiçbir farkı kalmamış olur. Bu durumda da aynı metni okuyarak aynı bilgiye sahip olan iki taraftan birinin (peygamberimizin) diğerine (Ashaba) doyurucu ve ikna edici bir açıklama yapması düşünülemez.
Yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerifi öneminden dolayı burada tekrar hatırlamakta fayda vardır. "Şunu iyi biliniz ki bana Kur'an-ı Kerim ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun koltuğuna kurulan tok bir adamın size: 'Sadece şu Kur'an lazımdır, onda bulduğunuz helali helal, haramı da haram kabul ediniz yeter.' diyeceği günler yakındır..."[11]
Şu da unutulmamalı ki; açıklama kendi başına okuyup anlamak olmayıp, bilen birinin anlatması anlamına gelir. Anadili Arapça olan bir toplumun ayetleri tam anlayabilmesi için Peygamberimizin açıklamasına ihtiyaç olduğunun ayetle beyan edilmesi önemlidir.
Ana dili Arapça ve sözlü edebiyatın zirvede olduğu bir toplum, kendilerine gönderilen ayetleri ümmî olan peygamberlerinin öğretmesine/açıklamasına ihtiyaç duyarken, dilini bilmesek de bizim açıklamaya (tefsirine) ihtiyaç duymayıp kendi kendimize mealden okuyarak tam ve kusursuz anlayabiliriz iddiası kabul edilebilir değildir.
Meal tabi ki okunmalıdır. Yalnız geçmiş ümmetlerin hayatlarından ibret almak ve ahlaki sonuçlar çıkarmak için okunmalıdır. Özel ihtisas gerektiren fıkhî/hukukî hükümlerin meallerden çıkarılamayacağının bilincinde olunması gerekir.
Prof. Dr. Soner Gündüzöz’e göre “Kur’an’ı Kerim Arapçadır, fakat 64 farklı lehçeye dayanmaktadır.”[12] Tam anlayabilmek için bu lehçelere vukufiyet gerekir. Bu da ayetlerin tamamını eksiksiz anlamanın, iddia edildiği kadar basit olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.
Rabbimizin Resulünün açıklamasını istemesine rağmen Kur’an’ın bütününün apaçık olduğu iddiasıyla meallerin yeterli olacağını savunanlara şu üç soruyu sorarak bu bölümü bitirelim:
Birincisi, başlangıcından günümüze kadar gelmiş İslam âlimlerinin Kur’an’ı doğru anlayamayıp dini değiştirdikleri iddiası ile Kur’an’ın apaçık olduğu iddiasını aynı kişilerin dillendirmesi ne yaman bir çelişkidir. Hem apaçık hem de bugüne kadar ömrünü buna adamış olanlar tarafından bile doğru anlaşılamamış kitap, yani iki zıtlığın (hem apaçık hem de bir türlü anlaşılamayan) bir arada olması nasıl mümkün olabilir? (!) Malum apaçık ifadesi kolayca anlaşılabilme anlamına gelir.
İkincisi, iddia sahiplerinden Kur’an hakkında uzman olarak öne çıkanlar, yıllardır Kur’an’ı doğru anlamak için araştırdıklarını söylemekteler. Alan uzmanları bile anlayabilmek için yıllarca araştırma ihtiyacı hissederken vatandaşa gelince anlaması için sadece mealden okumasını yeterli görmekteki çelişki ne ile izah edilebilir?
Üçüncüsü apaçık olmak ile iddia sahipleri tarafından yıllardır Kur’an’ı açıklamak, birlikte nasıl mümkün olabilir? Apaçık ise hangi gerekçe ile bu kadar süredir açıklama yapılmaktadır?
Hz. Ali döneminde Haricilerin, işlerine geldiği gibi ayetlere anlam verip kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara hayat hakkı tanımayıp kafirlikle suçladıkları herkesin malumudur. Bugün de sadece “Kur’an İslam’ı” diyenlerin kendileri gibi düşünmeyenleri şirkle, dini bozmakla/değiştirmekle vb. ağır bir şekilde suçlamaları büyük oranda benzer bir mantığa sahip olduklarını göstermesi bakımından dikkate değerdir.
2) Hz. Peygamber’in Kur’an-ı Kerimi Öğretme Görevi
هُوَ الَّذٖي بَعَثَ فِي الْاُمِّيّٖنَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهٖ وَيُزَكّٖيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفٖي ضَلَالٍ مُبٖينٍۙ
“Ümmîlere kendi içlerinden, onlara ayetlerini okuyacak, onları arındıracak, onlara kitabı ve hikmeti öğretecek bir elçi gönderen O’dur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapkınlık içindeydiler.”[13]
Aynı ayette okuma ve öğretme farklı fiillerle geçmesi öğretmenin sadece okumaktan ibaret olmadığını göstermektedir. Ashabı ve bizleri arındırma (tezkiye) ve bilmediklerimizi öğretme (tâlim) görevi Hz. Peygambere verilmiştir.
Teyiden tekrar edelim. İddia edildiği gibi Hz. peygambere ayetten başka ilave hiçbir bir bilgi verilmemiş olsaydı, iki tarafın (Peygamber ve Sahabe) önünde de aynı metin olduğu, dolayısıyla eşit bilgiye sahip olacakları için birinin diğerine öğretmesi mümkün olamazdı. Rabbimiz bu görevi Peygamberimize verdiğine göre, öğretene öğrenenden farklı ilave bilgi de verdiği sonucu çıkmaktadır. Zaten ayette ayrıca “hikmet”in verildiği bilgisi de bu kapsamdadır.
Arap dilini çok iyi bilen (şair) sahabelerin bile ümmi bir Peygamberden öğrenen konumunda olması, dili iyi bilmek veya bilmemekten öte; ayetlerde anlatılan konular ve amaçlarıyla ilgili ek bilgiye sahip olup-olmamak ile alâkalıdır.
Kadim ilmi birikimimiz hikmeti, hadis/sünnet yoluyla açıklanan bilgiler ile ayetlerdeki maksadı (makasıd’üş-şeria) anlamaya dönük derin kavrayış olarak kabul etmektedir. Rabbimizin bizlere öğretilmesini, dolayısıyla da öğrenmemizi istediği hikmete (günümüz için hadis-i şeriflere) ihtiyacımız yok diye karşı bir duruş sergilemek, sadece bu ayetler dikkate alındığında bile doğru olmadığı açıktır.
- Bilenlere Sorarak Öğrenmeye Teşvik
فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ “Biz, senden önce de kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.” (Enbiyâ, 21/7.)
Bilmeyenler için, "Kendin Kur’ân’ı oku, öğren, anla," denmeyip bilenlere sorarak öğrenmeleri emredilmektedir. Rabbimizin bilenlere yönlendirmesi ile herkesin Kur’an’dan eksiksiz her şeyi aynı seviyede anlayabilmesinin mümkün olmadığı gerçeğini dikkatimize sunduğu gibi, aynı zamanda bilenlerin öğretmesine günümüz dâhil her zaman ihtiyaç olduğunu da beyan etmektedir.
Bilenlerden öğrenme kuralı, her konuda olduğu gibi Kur’an dâhil tüm İslâmî konularda geçerliliğini bugün de korumaktadır.
- Peygamberin hüküm koyma yetkisi
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْؕ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُبٖيناً
“Allah ve Resulü herhangi bir konuda hüküm verdiklerinde artık mümin bir erkek veya kadın için işlerinde tercih hakları yoktur. Allah’ın ve resulünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.” (Ahzâb, 33/36.)
Ayet çok açık bir şekilde ve itiraz hakkı tanımadan Resulü’ne de hüküm koyma yetkisi vermektedir. Ayrıca hüküm koyma yetkisiyle ilgili bir sınırlama da getirilmeden verdiği hükümlere ittiba şart koşulmaktadır.
Günümüzde bizzat ayetle çelişmek ile ayetteki hükmün kapsamını belirlemek veya kapsamında etkili olmak birbirine karıştırılmaktadır. Peygamberimiz ayete tam zıt hüküm koymamıştır. Yalnız ayetin amacı (makasıd) ile kapsamı (tahsis veya ta’mim) noktasında belirleyici olmuştur. Bunlar çelişki olarak değerlendirilemez. (Bu konunun detayı örnekleriyle bir sonraki aydaki yazımızın konusu olacak inşallah.)
- Oluşabilecek Sorunlarda Hz. Muhammed’in Çözümüne Yönlendirilmesi
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اَطٖيعُوا اللّٰهَ وَاَطٖيعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فٖي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِؕ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْوٖيلاًࣖ
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ülül-emre[14] de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a ve peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.” (Nisâ, 4/59.)
Anlaşmazlıkların Kur’an’dan farklı olarak Resule de götürülmesi atıf vavı (ve) ile emredilmiştir. Dolayısıyla bu ikisi aynı şeydir ikisi de Kur’an’dır denemeyeceğinin öncelikle bilinmesi gerekir.
Kur’an’dan ulaşılacak çözümün yanında, insanlardan dinî konularda ayrıca bilgilendirilen ve dolayısıyla dini en iyi bileninin (Peygamberin) çözümüne de ihtiyaç olduğu vurgulanmış olmaktadır. Rabbimizin, çözüm kaynağı olarak Kur’an’ın yanında (dinin kaynağı olarak) Resulü’nü de zikretmesi yani iki kaynağa birlikte yönlendirmesi önemlidir.
Bu ayetlerden bugüne dönük çıkarılacak sonuç ise, çözümün kaynağının öncelikle Kur’an-ı Kerim ikincil olarak günümüz için “hadis-i şerifler” olduğudur. Aksi durumda ayetlerde emredilen Resule götürme ile onun açıklama ve öğretme işlevinin günümüzde dikkate alınmadığı gibi kabul edilemez bir sonuç ortaya çıkacaktır.
“Hz. Peygamber’e götürmek sadece Kur’an’a götürmektir” iddiasını dillendirenler tarafından geçmiş alimlerin bilgilerine (eserlerine) başvuranlar “atalarının dinine (değiştirilen dine) inanmakla” suçlanırken yaşayan birinin (kendilerinin) görüşüne başvurmayı ise normal (indirilen din olarak) görülmektedir. Her ikisi de aynı kaynaktan dini açıkladığına göre kategorik bir şekilde bunlardan sadece birini yanlışlayıp diğerini doğru bulan yaklaşımdaki amacın “sadece beni dinleyip bana tabi olun” isteğinden başka izahı olamaz. Böyle bir ego ile hareketin de doğruya ulaştırmayacağı açıktır.
Bu noktada konuyu güzel özetleyen anonimleşmiş bir hikâye yerinde olacaktır. Mısır Ezher Üniversitesinde bir öğrenci hocasına dini bir soru sorar. Hocası,
- “Kur’an’a göre mi mezhebe göre mi cevap vereyim” der. Öğrenci,
- “Mezhebe göre cevap verin hocam” der. Bunun üzerine hocası,
- “Ben Kur’an diyorum. Sen mezhep diyorsun. Mezhebi Kur’an’dan daha üstün mü tutuyorsun, bu nasıl Müslümanlık?” şeklinde eleştirisine öğrencinin cevabı şöyle olur.
- “Hayır ben mezhebi Kur’an’dan üstün tutmuyorum. Yalnız mezhep imamı da sen de konuyu Kur’an’dan açıklıyorsunuz. Mezhep imamının Kur’an’ı senden daha iyi bildiğini düşündüğümden onun cevabını istiyorum.” deyince hocası buna verecek bir cevap bulamaz.
- Sonuç
a) Allah’ın (cc.) değer verdiği Resulünü yine Allah’ın belirlediği (Kehf, 18/110) kul ve beşer sınırını aşmamak şartıyla sevgide ve ittibada gösterilebilecek zirve hassasiyet bizi ancak Allah ve Resulü’ne yaklaştırır. Bu çerçevede Müslümanların günlük yaşantıda hem Rabbini hem de Resulünü sık hatırlatacak fırsatlar oluşturmaları gerekir.
Bunu yaparken bıkıp vazgeçilmesine sebep olacak yani gücü aşan zorlamaya gidilmemesi önemlidir. Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O halde, orta yolu tutunuz, en iyiyi yapmaya çalışınız…”[15]
b) Hem Kur’an’ın apaçık (Mübin) olduğunu[16] beyan eden ifadeler hem de apaçık olmayan (müteşabih) ayetlerin olduğunu[17] beyan eden ifadeler ve onun açıklanması/öğretilmesi/bilenlere sorulmasını emreden ifadelerin hepsi birer ayet-i kerimedir. İdeolojik anlayışımıza, fikrî aidiyetimize uygun olan ayetlere itibar edip, öne çıkarıp diğerlerini göz ardı etmek büyük bir yanlışlık olur.
Hiçbir ayeti önemsiz görmeden, hem apaçık (muhkem) ayetlerin olduğunu hem de yukarıda saydığımız gerekçelerle açıklanma ihtiyacı olan yani apaçık olmayan ayetlerin (müteşabih) olduğunu kabul etmek, tüm ayetleri kuşatıcı ve doğru bir yaklaşım olacaktır.
c) Buraya kadar sıralanan ayet-i kerimeler birlik bütünlük içinde değerlendirildiğinde; Peygamberimiz, kendisine ayet dışı verilen bilgilerin/hikmetin ışığında yine kendisine verilen öğretme, açıklama ve hüküm koyma görevi çerçevesinde Kur’an’ı açıklamakta ve dönemindeki tüm soru ve sorunları çözmektedir.
d) Mümin olarak bizlerin de Kur’an’ı özellikle de müteşabih ayetleri doğru anlayabilmesi için Peygamberimizin açıklamalarına (hadis-i şeriflere) ve ayetteki ifadesiyle “zikir ehlinin” (sıratı müstakim üzere olan alimlerimizin) açıklamalarına ihtiyacımız vardır.
e) Geçmiş ilmi birikimi dışlayarak Kur’an-ı Kerimi sadece mealden kendimiz okuyup anlayalım diye düşünüldüğünde yetiştiğimiz ortamın, kültürün etkisiyle oluşmuş mantalite ile onu anlamaya çalışmış oluruz. Bu da ayetlerin amacına uygun kuşatıcı bir “anlama” olamaz.
Bunun yerine hem farklı yüzyıllarda hem de farklı coğrafyalarda yani farklı anlayış ve kültürlerde yetişmiş âlimlerin anlama çabalarından, yazdığı tefsirlerin hepsinden istifade ederek günümüzün sahih bilgileri ile de mezceden (harmanlayan) bir yaklaşımın benimsenmesi gerekir. Böyle bir yaklaşım, günümüz dahil yaşanılan herhangi bir dönemin sosyal ve kültürel şartlandırmalarından etkilenmeyi en aza indirecek yani onların esiri olmaktan kurtaracaktır. Dolayısıyla da ayetin maksadıyla (makâsıd’üş şeri’a) uyumlu doğru anlamalar gerçekleştirilmesine yardımcı olacaktır.
f) Günümüzde modernist anlayışın da etkisiyle dışlama yanlışlığına düşülen önemli bir nokta da şudur: “Dini uygulamalar yüzyıllar içinde kendi kültürünü oluşturur. İslam kültürü dinin toplumsal hayatta canlılığını koruması için son derece önemlidir. O kültür içinde yaşayan fertler ve yine aynı kültürde yetişen yeni nesil toplumda var olan dini uygulamaları kendiliğinden süreç içinde benimser ve içselleştirir. Eğitimin öğretimden farkı yaşayarak kazanılan bir erdem/haslet olmasıdır.”
Bu kültürün içinde dine uygun olmayan yönler varsa onların ayıklaması gerekir. Bugün yapıldığı gibi toptan kültürün yok edilmesi değil sahih kültürün korunması, sahip çıkılması, İslam’ın toplumda yaşanırlığı için önemlidir.
Rabbimizin öğrettiği birkaç dua ile yazımızı bitirelim:
“Bizi dosdoğru yola ilet” (Fâtiha, 1/6.)
“Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma…” (Âl-i İmrân, 3/8.)
[1] Hakkında farklı görüşlerin olduğu “hacerul-esved” taşını hariç tutarak tanımlama yapıldı.
[2] bk, Nuh 71/16, Furkan 25/61, Nebe 78/13.
[3] Malik Muvatta, Hüsnül Halk, 8.
[4] Suyuti, Camius-Sağır, 1/12.
[5] Bk. Sebe’ 34/28; En'am, 6/130.
[6] Bk. Zariyat, 51/56.
[7] Bk. Nisâ, 4/63.
[8] Bk. Neml, 27/9.
[9] Hz. Muhammed’e (sa.) ayet dışı da vahyedildiği hakkında şu ayetlerin tefsirlerine bakılabilir: Tahrim, 66/3; Kıyâmet, 75/17; Bakara, 2/144, 187; Haşr, 59/5; Ahzap, 33/37; Enfâl, 8/7,9; Fetih, 48/27.
[10] Ebu Davud, Sünnet 6. Tirmizi, İlim, 10.
[11] Ebu Davud, Sünnet 6. Tirmizi, İlim, 10.
[12] Soner Gündüzöz, Kur’an’da Yerleşik Gramer Kurallarına Aykırı Dil Yapıları ve Kur’an’ın Lehçe Haritası Üzerine Bir İnceleme (1)
[13] Cuma, 62/2. Ayrıca bk. Bakara, 2/151. Âl-i İmrân, 3/164.
[14] Dinî literatürde başta devlet başkanı olmak üzere toplumun üst yöneticilerini, toplumsal sorumluluk ve otorite sahibi kimseleri içine alan kapsamlı bir tabirdir. (Talip Türcan, ülü’l Emr, TDV İslam Ansiklopedisi.)
[15] Buhari, İman 29.
[16] Bk.Hac, 22/16.
[17] Bk. Âl-i İmrân, 3/7


