"Dinlerle yapılan ticaret, cehaletin yaygın olduğu toplumlarda müşterisi fazla olan bir ticarettir." (İbn Rüşd)
İslam dünyasının içinde bulunduğu buhran, yozlaşmış Müslüman toplumlar, kaybolan ahlak, edep ve nezaketle şekillenen kişisel ilişkiler ve günümüzün diğer medeniyetlerden geride kalan ümmetimizin en büyük sorunu, dinin özüyle onu tebliğ edenler arasındaki kopmuş bağdır. Davet ve tebliğ adına konuşanların yaşam tarzları, söyledikleriyle çelişmektedir. Birçok kişi, din üzerinden kolayca büyük kazançlar sağlamaktadır. Bu durum, adeta gizli bir ticaretin ve yozlaşmanın göstergesidir.
Dini, istismar aracına dönüştüren cemaatler arasında bir rekabet söz konusudur. İlmi, liyakati ve ehliyeti olmayan kişiler, dini ve inancı sömürme konusunda oldukça başarılı bir hal almış durumdadırlar. Bu kişiler, adeta birer "sirk cambazı" gibi gösteriler yaparak dini kullanmaktadır. Sahte mehdiler, yarı tanrılaştırılan insanlar, uçanlar, kaçanlar ve her türlü spekülasyonla Anadolu coğrafyası gerçek bir keşmekeşliğe dönüşmüştür. Gri bir hurafe sisi, insanları doğru yoldan uzaklaştırarak İslam hakikatinden alıkoymaktadır. Bu şirkin zifiri karanlığında sinsi bir şekilde çok sağlam bir din ticareti yapılmaktadır. Bu karanlık ortamda, dini ticaret oldukça sağlam bir şekilde yapılmaktadır. Sirk cambazları, şirk ve hurafelerle dolu bu ortamda harikulade bir ticaret çeviriyor.
Ahirete dair verilen vaatler;
- Ölüm döşeğindeki kişiyi rahatlatma
- Sekerat anında şeytanı kovmak yoluyla kolay bir ölüm
- Kabir azabından kurtarma
- Sırat köprüsünden geçerken şimşek hızıyla geçirme
- Mahşer yolunda müritleri cennete götürme vaadi
- Mahşerde şefaat garantisi
- Cennette sayısız hurilerle olma vaadi
Dünyaya dair verilen vaadler;
- İstiğase (yardım dileme) yapıldığında, kurtarıcı ruhaniyetlerin hemen gelmesi
- Sürekli himmet ve bereket vaatleri
- Zorluk anlarında her zaman ve her yerde yardım garantisi
- Depremleri durdurma vaadi
- Savaşlarda uçak ikmali yapma vaadi
- Maden ocaklarında göçük altındaki işçileri kurtarma vaadi
Bu vaatler, büyük maddi kazançlar sağlamak için kullanılmaktadır. Dernekler, vakıflar, tekkeler, zaviyeler, dergahlar ve kurslar, insanları bu vaatlerle kandırmakta ve büyük miktarda mal toplanmaktadır. Toplum, bu vaatlere karşılık olarak çılgınca malını harcıyor. Bu durumda akıl tamamen prangaya vurulmuş, psikolojik basiret bloke olmuş bir tablo ortaya çıkıyor. Yani, kısacası cennet emlakçıları ve yarı tanrılaşmış din tüccarları, toplumu hipnotize ederek son derece başarılı bir ticaret yapmaktadırlar. En üzücü olan şey ise, bu kitlelerin insanlık hakikatini kaybetmiş olmalarıdır. Adeta bir akıl hastanesi gibi ağlayan, bağıran, tepinen, yüzüstü sürünerek havlayan insan yığınları görmek mümkündür.
Öte yandan başka gruplar da bu yola tevessül eder, bu ticaretin de temel sermayesi yine din olur. Çünkü bu ticaret, sermayesiz, kolay yoldan gelir sağlamayı mümkün kılar. Elbette bu ticaretin ana malzemesi her zaman aynıdır ancak yöntemler farklılık gösterebilir. Örneğin, bir grup, Ehli-Beyt'in mazlumiyetini kullanarak bu yolu takip ederken, başka bir grup, onun zıddı olan Emevicilik yani Nasibilik (Ehli-Beyt düşmanlığı) üzerinden ticaretini yürütür. Bir başka grup ise Tevhid davasını kullanarak ticaret yapmaya kalkışır.
İdeolojileştirilmiş Dini Yapılar ve Ticaret
Dini ideolojilere dönüştürmek, bu "din tüccarları" için en etkili yöntemlerden biridir. Şiilikteki çeşitli ritüelleri ithal eden tarikatlar, etkisiyle daha geniş kitlelere ulaşmaktadır.
Fiziki âlemden soyutlanmış ve aklın devre dışı bırakıldığı tarikatlarda, müritler bidat ve hurafeler ile sömürülmektedir. Zira, dinin mistik bir şekilde ifa edilmesi, toplumu ciddi anlamda yozlaştırır.
Dinin ritüelleri, bazen insanların akıl ve iradesini devre dışı bırakacak kadar güçlü bir etki yaratabilir. Yüzüstü sürünerek ve köpek gibi havlayarak yapılan ritüeller, toplumu hayvanlaştırabilir. Bu tür uygulamalar, insanların psikolojik ve zihinsel sağlığını bozmakta ve onları adeta birer robot gibi yönlendirmektedir.
Dünya Çapında Dini Sömürü
Din üzerinden yapılan ticaret, tarih boyunca hep var olagelmiş ve dünya çapında şekil bulmuştur. Bangladeş, Pakistan ve Senegal gibi ülkelerde, dini ritüellerde şarlatanların insanları titreterek ve zıplatıp manipüle ettikleri görülmektedir. Bu tür uygulamalar, Batılı bilim insanlarını bile şaşkına çevirmektedir. Bu, dini değerlerin kullanılarak büyük maddi kazançlar sağlanan bir sömürü biçimidir.
Öte yandan bugün, Harem-i Şerif gibi kutsal yerlerin de ticaret aracı haline geldiği ve elde edilen gelirlerin İslam’a düşman ülkelerle paylaşıldığı bilinmektedir. Bu durum, dini değerlerin tamamen ticarileştirilmesi ve İslam toplumlarının zararına yol açmaktadır.
Bugün, Hicaz topraklarına hükmeden, Harem-i Şerif’i bir ticaret aracına çeviren tuğyan ailesi, elde ettikleri gelirden altı yüz küsur milyar doları, İslam düşmanı olan Amerika’ya aktararak, Müslümanların kanını daha fazla akıtmak için çaba harcamaktadır. Bu aile, ümmetin yatağına giren kara bir yılandır. Bu tağuti ailenin saltanatına işaret eden Hazreti Peygamber (s.a.v)’in şu hadis-i şerifine bakmak gerekir: “Hazreti Resulullah, bir gün mimberinde, yüzü doğuya dönük olarak şöyle dua etmiştir: ‘Allah’ım, Şam’ımızı mübarek eyle, Allah’ım, Yemen’imizi mübarek eyle.’ Müslümanlar, ‘Ya Resullah, Necdimizi de mi?’ dediklerinde, Peygamber Efendimiz (s.a.v) aynı şekilde dua etmiş ancak ‘Orada depremler ve fitneler olacak, oradan şeytanın boynuzları ufuklardan çıkacak.’ ifadelerini eklemiştir.”[1]
O kutsal topraklar, Ammar, Mikdad bin Esved, Ömer bin Hattab ve Ali bin Ebu Talib’in kanıyla yıkanmışken, bugün bu topraklar, Amerika’nın çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır.
Konunun çıkış noktası, din ticareti yapan ve dini kişisel çıkarlarına alet eden dinci figürler olduğundan bu durumu destekleyen birkaç ayet ve hadis aktarmak faydalı olacaktır.
Ayrıca şu ayet dikkatle incelenmelidir:
"Ey iman edenler! Şunu bilin ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını batıl yollarla yemekte ve onları Allah yolundan alıkoymaktadırlar. Altın ve gümüş biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara ise elem verici bir azap müjdeleyin." (Tevbe 34)
Bu ayet, din adına yapılan ticaret için ciddi bir uyarıda bulunmaktadır. Din tüccarlarının, dini amaçlar adı altında insanların mallarını haksız yollardan elde etmeleri ve Allah’ın yoluna engel olmaları büyük bir suçtur ve bu suçun cezası, Allah’ın elem verici azabıdır.
Ayrıca, dernek, vakıf, tarikat ya da ideolojik cemaatler aracılığıyla elde edilen gelirlerin ve malların, eğer şahsi menfaatler için harcanıyorsa, bu da aynı şekilde bu ayetin hükmüne tabidir.
Din, toplumun huzuru ve ahlaki değerleri için bir kılavuz olmalıdır fakat bu tür menfaatçi yaklaşımlar toplumsal yapıyı bozar. Birçok ayet ve hadis, toplumu kandırmanın, sömürmenin ve haksız kazanç sağlamanın büyük bir felakete yol açacağına dair açık uyarılar içerir. Hatta Ad ve Semud kavimlerinin helak olmasının nedeni de toplumlarındaki bu tür yozlaşmış davranışlardır.
Din, insanları doğruya yönlendirmek için ilahi bir nizam olmalıdır ancak çıkar amaçlı yapılan ticaretin aracı haline gelmemelidir.
Acılarını yazıya dökerken, sekiz asır önce eserleriyle İslam toplumlarında iz bırakan İbn Rüşd’ün (v. 520/1126) şu sözlerine bir göz atalım:
“Din ile yapılan ticaret kârlıdır ancak bu ticaret geri kalmış toplumlarda daha çok müşteri bulur. Bir cahil üzerinde hakimiyet kurmak istersen, batılın üzerine din kılıfı geçirerek başarılı olabilirsin.”
Bu anlamlı sözler, yalnızca içinde bulunduğumuz çağı değil, belki de asırlar boyunca süregelen bir gerçeği gözler önüne seriyor. Din, tarih boyunca zaman zaman bir ticaret metaı olarak kullanılmıştır. Bunun en bariz örneklerinden biri de tarih kaynaklarında sıkça anlatılan Ahmed-i Rufaî kıssasıdır.
Rivayete göre, Ahmed-i Rufaî bir adamdan bostan satın almak ister. Ancak bostan sahibi, karşılığında cennette kendisine bir kasr (saray) verilmesini şart koşar. Bu teklif karşısında Ahmed-i Rufaî ürperir, rengi sararır ve derin bir düşünceye dalar ve sonunda, “Bu şartla kabul ediyorum.” ifadelerini kullanır.
Bostan sahibi de bu anlaşmayı yazıya dökmesini ister. Bunun üzerine Ahmed-i Rufaî şu satırları kaleme alır: “Bismillahirrahmanirrahim… Bunu (yazıyı), Allah’ın kulu Ahmed-i Rufaî’den almış olan İsmail’e, cennette bir kasr ve Allah’ın izniyle bu kasrın kefili olmak şartıyla verilmiştir. Bu kasr, Cennetü’l-Adn, Cennetü’l-Me’vâ, Cennetü’l-Huld ve Cennetü’l-Firdevs sınırları içinde olup, içinde huriler, hizmet eden tüysüz gençler, hoş kokular, nehirler ve ağaçlar bulunmaktadır. Dünyada verdiği bostanın karşılığında, Allah bu anlaşmaya şahit ve kefildir.” İsmail vefat edince, bu yazı onunla birlikte defnedilir. Ertesi gün mezarının üzerinde bir kâğıt bulunur. Üzerinde şu sözler yazılıdır: “Allah’ın verdiği vaat yerine geldi.”[2]
Sermayesiz ticaret, dünya tarihinde hep var olmuştur, ancak bu ticaretin en çok din tüccarlarının hizmetinde kullanıldığı da bir gerçektir. Orta Çağ'da benzer durumlar yaşanmış, Sümerler'de ise daha korkunç ritüellerle gelenekler sürdürülmüştür. Batıl dinlerde din ticaretinin olması, Tevhid inancımızı etkilemez. Ancak berrak ve şeffaf olan dinimizin bu ticarette sermaye olarak kullanılması asla kabul edilemez.
Ne yazık ki bu memlekette bazı İslam düşmanları, bu esef verici tabloyla alay ederek şöyle demiştir: “Din ticaretinin satıcısı kurnaz, alıcısı aptal, sermayesi ise yalandır.” Ne hazin bir manzara...
Kelime-i Tevhid, yalnızca metafizik-ontolojik anlamda batıl ulûhiyetleri yıkmak için değil, aynı zamanda tuğyan saltanatlarını da yerle bir etmek için bir ilahi devrim sloganıdır. Zulüm ve gasp yoluyla elde edilen kazanç, tam anlamıyla nitelikli dolandırıcılıktır. İslam, bütün gücüyle bu sahtekâr tüccarlara savaş açmıştır. Din merkezli sermaye işletmeciliği, Allah'a iftira kategorisine girer. Çünkü yalan ve iftiralarla toplum hipnotize edilir ve bundan kârlı kazanç sağlanır. Aynı zamanda, metafizik âleminden akıl dışı örnekler ve saçma hurafelerle kitleler "rehabilite" edilerek bu ticaret ustalıkla sürdürülmektedir.
Bu ticaret, İslam sahasında yapıldığı için şu ayetin hükmüne girer: “Allah adına yalan uydurandan veya O’nun ayetlerini yalan sayandan daha zalim kim olabilir ki? Şu muhakkak ki o zalimler felah bulamayacak, muratlarına eremeyeceklerdir.” (Enam 21)
Ayet bize gösteriyor ki, din ticareti yapmak yalnızca Allah’a iftira etmek değil, aynı zamanda Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerle aynı kategoriye konulacak kadar büyük bir zulümdür.
Bir gün, Malik bin Dinar, Basra çarşısında yürürken bir adamın incir sattığını görür. Canı incir çeker ancak parası yoktur. Satıcıya yaklaşarak, “Şu çarıklarımı (eski ayakkabılarımı) versem, bana biraz incir verir misin?” diye sorar. Adam ise, “Çarıkların çok eski, incir veremem.” diyerek teklifi reddeder.
Malik bin Dinar sessizce oradan ayrılır. Bir süre sonra çevredeki insanlar satıcıya dönerek, “Bu kişinin kim olduğunu biliyor musun?” diye sorar. Satıcı şaşırarak, “Hayır, kim?” der. Etrafındakiler, “O, Malik bin Dinar idi.” diye cevap verir. Bunu duyan incir satıcısı büyük bir üzüntü duyar ve hemen bir miktar inciri birine vererek, onu Malik bin Dinar’a götürmesini ister. İncirleri götüren kişi, Malik bin Dinar’a, “Ey şeyh! Satıcı sizi tanımamış, özür dileyerek bu incirleri size gönderdi.” der. Malik bin Dinar’ın cevabı ise tarihe geçecek bir hikmet olur: “Lâ nebî’ü’d-dîne bi’t-tîn. (Dinimizi incir karşılığında satmayız.)”
Sonuç olarak, İslam mektebi, Ebu Zer el-Gıfârî’ler ve Malik bin Dinar’lar yetiştirmiştir. Ancak bugün, onların yerini dinci zebaniler, iman tüccarları ve cennet emlakçıları almıştır. Oysa Yüce Allah, bu dini koruyacağını bizzat vaat etmiştir: “Hiç şüphe yok ki Zikri (Kur’an'ı) biz indirdik ve onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr 9)
Ne yazık ki, İslam toplumu en büyük zararı bu sahte din tüccarlarından görmüş, bu nedenle de kimi insanlar dini itham etmeye başlamıştır. Türkiye’de dinden uzaklaşmanın en büyük nedenlerinden biri de işte bu korkutucu tablodur.
Hakka tabi olanlara, “dinini incir karşılığında satmayanlara” selam olsun!
Rabbim bizi Tevhid akidesinden ayırmasın ve Sahabe-i Kiram yolunda daim kılsın.
[1] Buhari, Fiten Babı, 3576.
[2] Nûrü’l-Ebsâr fî Menâkıbi Âl-i Beyti’l-Ehyâr, Beyrut, s.540.


