“(Ey Rasulüm!) Bu nedenle Sen (kat’iyen) kâfirlere (ve zalim rejimlerine) itaat etme (boyun eğme); onlara karşı bununla (Kur’an ile) büyük cihad et!”[1]
Tevhid dini İslâm’ı yeryüzüne indiren ve tüm kâinatın ortaksız tek sahibii Melik’i, hükümranı olan Allah (c.c) kullarının inanç, düşünce ve fiillerine de yön veren tek ilahtır. Bu manasıyla mü’minleri itaat edecekleri mercileri ayet-i kerimesinde[2] beyan ettiği gibi, reddetmesi[3] ve itaat etmemesi gereken zümreleri de kullarına bildirmiştir.
“Ey iman edenler! Şayet kâfirlere itaat ederseniz sizi topuklarınız üzerine gerisin geriye çevirirler, hüsrana uğramış bir şekilde dönersiniz.’’[4]
“Sabah akşam Rablerinin rızasını umarak O’na dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözünü onlardan ayırma. (İlgin, alakan onlar üzerinde olsun.) Kalbini zikrimizden gafil bıraktığımız, hevasına uyan ve işleri hep aşırılık olan kimseye itaat etme.’’[5]
“Kitab’ın sana vahyedileceğini ummaz, beklemezdin. Lakin (o), Rabbinden bir rahmet olarak (sana vahyedildi). (Öyleyse) sakın kâfirlere destek olma.’’[6]
“Ey Nebi! Allah’tan korkup sakın, kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz ki Allah, (her şeyi bilen) Âlim, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.’’[7]
“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma, Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.’’[8]
İslâm prensiplerini kabul etmeyerek vahyin sevk ve idaresi dışında kalan tüm ideolojiler küfrün bayraktarlığını yapan beşerî dinlerdir. Dolayısıyla mü'minlerin, bu tür ideolojilerden meydana gelmiş siyâsal düzenlere itaat etmeleri yasaklanmıştır. Konumuz ile alâkalı ayet-i kerime ve tefsirleri şu şekildedir:
“Onlar, Senin kendilerine yaranmanı (yağcılık yapıp uzlaşmanı) arzu etmişlerdi; o zaman onlar da Sana yumuşayıp (yaklaşıvereceklerdi).’’[9]
Kalem Sûresi’nde geçen bu ayet-i kerimeyi Elmalılı M. Hamdi Yazır şu sözler ile ifade etmiştir:
“Zira arzu ettiler ki sen yağcılık yapsan. Onları yağlasan, taptıklarına, alçak maksatlarına, haksızlıklarına ilişmesen, eleştirmesen, olur desen, yalanlarına yağ sürsen diye istediler de onun için yalanlamaya kalkıştılar. Yoksa sen yağcılık edecek, maksatlarını yerine getirme arzularını devam ettirecek olsaydın, böylece sen de onların sapıklıklarına katılmış bulunsaydın o vakit yaltaklanacaklardı. Onlar da sana yağ çekecek, yalanı doğrulayacak ne büyük ne akıllı adam diyeceklerdi. Fakat sen onlara yağcılık yapmayıp doğruyu söylediğin, Allah'ın emrini, peygamberliğini bildirdiğin için öyle iftiraya kalkıştılar, bile bile yalan söylediler. Onun için sen onlara itaat etme, arzularına yağ sürme. İşte yüce ahlâkın ilk prensibi budur. Demek ki dil, kalem kendilerine yemin edilmeye layık varlıklar olmakla beraber doğruyu söylemek için çalışmayan yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler büyüklükten, yüce ahlâktan, akıldan uzak ve itaat edilmeye layık olmayan zavallılardır.’’
Burada ifade edilen kişiler Daru’n-Nedve şirk parlamentosu vekilleridir. Peygamber (s.a.v) ve mü’minleri baskı ve işkenceler ile yıldıramayacaklarını anlayan ve Peygamber (s.a.v)’e yakın gözükerek kendi düşüncelerine katılmasını isteyen müşrikler bu adımla ne kadar uzlaşmacı bir adam diyerek Rasulullah (s.a.v)’i övmek istemişlerdi. Ancak şartları, Allah Rasulü (s.a.v)’in bâtıl düzenlerine çatmaması, uzlaşmacı bir şekilde inançlarına saygılı, demokratça bir yaklaşım gösterip, kendileri gibi Daru’n-Nevde’nin bir üyesi olarak küfre karşı hoşgörülü olmasıydı. Allah Teâlâ, tağuti düzen kanadından gelen bu aldatmacaya karşı Rasulünü korudu ve o müşriklere asla itaat etmemesini emretti. Müşrikler istediler ki Rasulullah (s.a.v) dini ve davasında şüpheye düşsünde bizde bu arada ona yakınlık göstererek aldatalım. Nitekim sûrenin ilk ayetlerinde konu bu şekilde gelmektedir:
“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; Hanginizin aklından zoru olduğunu. Muhakkak ki senin Rabbin, kendi yolundan sapanları çok iyi bilir. Ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.’’[10]
İbn Kesir, ayet-i kerimeyi şu şekilde tefsir eder:
“Öyleyse sen yalanlayanlara uyma.’’ Allah Teâlâ buyuruyor ki: Biz sana nimet verdiğimize, - dosdoğru bir şeriat ve yüce bir ahlâk lütfettiğimize göre “Sen yalanlayanlara uyma.” “Onlar isterler ki; sen yumuşak davranasın da kendileri de yumuşaklık göstersinler.” İbn Abbâs bu ayete şu manayı vermiştir: Sen onlara ruhsat veresin de onlar da sana ruhsat versinler isterler. Mücâhid ise şu manayı verir: Sen üzerinde bulunduğun hakkı terk edesin de onların ilâhlarına dayanasın isterler.’’[11]
Bugün de ilâhi yasaların terk edilerek demokratik yasaların yürürlükte kalması için kurulan laik düzenler Müslüman kitlelerden aynını istemektedir. Allah’a (c.c) ve nizamına başkaldıran bu tağutlar, düzenlerine çatmayan ve demokratik yapıya entegre olan (sözde) İslamcı partiler ile bâtıl bir yöntem geliştirerek Müslümanları aldatmaya çalışırlar. Küfür meclislerinin ilkeleri doğrultusunda ve anayasaya sadakatten ayrılmayacaklarına dair yemin etmeleri karşılığında siyâsi parti kurmalarına müsade edilen taviz ehli kimseler bu tercihleri ile Rabbani metottan tamamıyla ayrılmışlardır. Ayet-i kerimenin ve tefsirlerin içeriğinden de anlaşılıyor ki, Allah Teâlâ’nın ayetlerini yalanlayan ve yürürlükten kaldıran kâfirlerin isteklerine itaat yasaklandığı gibi, Kur’an hükümlerini yürürlükten kaldıran küfür nizamlarına itaat edilmesi de yasaklanmıştır. Mücahid’in de beyanı üzere müşriklerin Rasulullah (s.a.v)’e yaptığı teklif “Bulunduğun hakkı terk edesin.’’ demekti. Daru’n-Nedve yönetimi Rasulullah (s.a.v)’in üzerinde bulunduğu hak olan İslâm ve şeriat nizamını terk edip kendi ilahları ve Darun Nedve yasalarına uymasını istiyorlardı. Bu sayede aralarında bir uzlaşı meydana gelecek ve istediklerini alacaklardı.
Kur'an-ı Kerim bu hususlarda müminlere yönelik doğrudan veya dolaylı mesaj ve emirler vermiştir. Müminlerin haksızlıkların, kötülüklerin, ahlaksızlıkların, zulümlerin faili olan şahıs ve meclislere karşı net tavır takınmalarını emreden Allah Teâlâ, değil onlarla aynı düşünceyi paylaşmak, aynı mekânların (bazı zaruretler dışında) paylaşılmasını bile yasaklamıştır. Bu nedenle İslâm'ın ilk yıllarında tevhid toplumunun sıhhatli bir şekilde oluşması için mü'minlere ilâhî ikazlar vahyolunmuş ve mü'minler de müşrikler ile aynı evlerde, aynı eğlence ve sohbet ortamlarında bulunmaktan özenle kaçınmışlardır. Mekke'de nazil olan ilk ayetlerde bu sosyal ve siyâsal ayrılık çokça vurgulanmıştır.
"Zalimler topluluğu ile oturma!"[12]
"Zalimler topluluğunun içinde bulunma!"[13]
"Zalimlerden olma!"[14]
‘’De ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım."[15]
"Kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme."[16]
"Dinlerini oyuncak ve eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bir tarafa bırak."[17]
Kalem Sûresi’nde geçen ve Rabbâni metodun ana kaidesini oluşturan bu ikazları Seyyid Kutub tefsirinde şu şekilde açıklar:
“İslâm ile cahiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki cahiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural dünkü cahiliye için olduğu gibi, bu günkü cahiliye içinde, yarınki cahiliye için de geçerlidir. İslâm ile cahiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir. İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz konusu değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in uzlaşmaya yanaşması, daha yumuşak bir tutum içine girmesi, ilahlarına ve düzenlerine küfretmekten ve ibadetlerini saçmalık olarak nitelendirmekten vazgeçmesi veya bazı konularda kendilerine uyması, dolayısıyla kendilerinin de onun dinine uymaları böylece Arap kitleleri karşısında onurlarını kurtarmaları için, müşriklerin Peygamber Efendimiz’e çeşitli tavizler vermeye çalıştıkları, uzlaşma önerilerinde bulundukları birçok rivayete konu olmuştur. En uygun çözüm yolunu bulmaya çabalayan pazarlıkçıların her zaman başvurdukları bir yöntemdir bu. Fakat Hz. Peygamber dininde kararlıydı, dininin ilkelerini pazarlık konusu yapmaz, taviz vermez bir tutum içindeydi. O, bu konuda Rabbinin şu direktifine uymak zorundaydı:
"Öyleyse yalanlayanlara itaat etme."
Peygamber Efendimiz Mekke'de en zor şartlarda bile dinini pazarlık konusu yapmamıştı. Daveti dört bir yandan kuşatıldığı ve bir avuç arkadaşı da Allah yolunda dayanılmaz eziyetlere, işkencelere uğratılmak üzere yakalanıp zincirlere vuruldukları halde güçlü zorbaların yüzüne karşı söylenmesi gereken sözü gizlemeye yeltenmemişti. Kalplerini İslâm’a ısındırmak veya baskı ve işkencelerini savmak için böyle bir manevraya gerek görmemişti. Aynı şekilde inanç sistemi ile uzaktan yakından ilgili bulunan herhangi bir gerçeği açıklamaktan da geri durmamıştı.[18]
Kalem Sûresi’nde geçen ayet-i kerimenin inişine sebep olan hadiseyi İbn-i Hişam siretinde İbn-i İshak (r.aleyh)'e dayanarak şöyle rivayet eder:
"Peygamber Efendimiz kavmini açıkça İslâm’a çağırdığı, yüce Allah'ın kendisine emrettiği şekilde dini olduğu gibi anlatmaya başladığı ilk sıralarda, kavmine fazla bir tepki göstermedi, etrafından uzaklaşmadı. Fakat -bana ulaşan bilgilere göre- Peygamberimiz onların düzmece ilahlarını gündeme getirip, onlara yönelik ibadetlerinden dolayı onları kınamaya başlayınca büyük tepki gösterdiler. Böyle bir şeyi kabullenemeyeceklerini çeşitli vesilelerle ortaya koydular. Müslümanlıklarını gizleyen Allah (c.c)'un koruduğu mümin azınlık hariç hep birlikte O'na karşı çıktılar, düşmanca bir tutum içine girdiler. Müşriklerin bu tutumu karşısında Amcası Ebu Talip onu koruyucu kanatları altına alarak, savundu. Her zaman onun arkasında durdu. Peygamber Efendimiz de hiçbir şeye aldırmadan Allah'ın emrettiği şekilde O'nun dinini yaymaya çalıştı.
Kureyşliler, Peygamber Efendimizin kendilerinden, hayat biçimlerinden ayrılmak, düzmece ilahlarına dil uzatmak gibi hoşlanmadıkları birtakım davranışlardan vazgeçmediğini, yine Amcası Ebu Talip’in onu koruyucu kanatları altına aldığını, onu desteklediğini ve kendilerine teslim etmediğini görünce Rabia'nın oğulları Utbe ve Şeybe, Ebu Süfyan b. Harb b. Ümeyye, Ebu'l-Buhteri (As b. Hişam), Esved b. Muttalip b. Esed, Ebu Cehil (Amr b. Hişam, künyesi Ebu’l- Hakem’di), Velid b. Muğire, Haccac b. Amr'ın oğulları Nebih ve Münebbih gibi Kureyş kabilesinin ileri gelenleri Ebu Talib'e gidip şöyle dediler: "Ey Ebu Talip, yeğenin tanrılarımıza küfrediyor, dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi saçmalık olarak nitelendiriyor, geçmiş atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçirirsin ya da aramızdan çekilirsin. Çünkü sen, ona karşı bizden farklı bir konumdasın. Aksi takdirde biz O'nun hakkından geliriz." Ebu Talip onlara yumuşak sözler söyledi, onlara güzel karşılık verdi, onlar da çekip gittiler.
Bu arada Peygamber Efendimiz aksatmadan faaliyetlerini sürdürüyordu, Allah'ın dininin öngördüğü hayat biçimini herkesin görebileceği şekilde uyguluyor, insanları bu hayat biçimine inanmaya, sonra da uymaya davet ediyordu. Sonra Peygamberimizle Kureyşliler arasındaki ilişkiler gerginleşti. Gitgide birbirlerinden uzaklaştılar. Kızgınlık da gittikçe arttı. Peygamber Efendimiz ve yaptıkları Kureyşlilerin gündeminden çıkmıyordu. O'na yönelik öfkeleri kabarıyor, birbirlerini O’na karşı teşvik ediyorlardı. Kureyşliler bir ara tekrar Ebu Talip'e gidip şöyle dediler: "Ey Ebu Talip, sen yaşlı başlı bir insansın. Aramızda saygın bir yerin var. Bundan önce yeğenini yaptıklarından vazgeçirmeni istemiştik, ama sen O'na engel olamadın. Vallahi artık, atalarımıza küfredilmesine, fikirlerimizin saçmalık olarak nitelendirilmesine, ilahlarımıza hakaret edilmesine katlanamayız. Ya O'na engel olursun ya da iki gruptan biri helak olana kadar seninle ve O’nunla her türlü ilişkimizi keseriz". -Veya buna benzer sözler söylediler-. Sonra da çekip gittiler. Kavminin kendisini terk etmesi, düşmanlığını ilan etmesi Ebu Talip'e ağır geldi. Ama Peygamber Efendimizi onlara teslim etmeye veya O'na verdiği desteği çekmeye de gönlü razı değildi.
İbn-i İshak diyor ki: Bana Ya'kup b. Ukbe b. Muğire b. Ahnes şöyle anlattı: Kureyşliler Ebu Talip'e bu sözleri söyleyince, Ebu Talip Peygamberimizi çağırıp şöyle dedi: "Ey Yeğenim, senin kavmin gelip bana şöyle şöyle diyor (Kureyşlilerin kendisine söyledikleri sözleri bir bir anlattı.) Bana ve kendine acı. Altından kalkamayacağım bir yükün altına salma beni: 'Bunun üzerine Peygamber Efendimiz amcasının kendisine karşı tutum değiştirdiğini, kendisine verdiği desteği çekeceğini, kendisini Kureyşlilere teslim edeceğini, artık kendisine yardım edecek gücünün kalmadığını sanarak amcasına şu karşılığı verdi: "Amcacığım, Vallahi bu işten vazgeçmem için güneşi sağıma, ayı da soluma koysalar yine de vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam." Daha sonra Peygamberimiz duygulandı ve ağlamaya başladı ve gitmek üzere ayağa kalktı. Tam gidecekken Ebu Talip Peygamberimiz’i çağırdı. Peygamberimiz dönünce, Ebu Talip şöyle dedi: "Git istediğini konuş. Vallahi seni asla kimseye teslim etmeyeceğim."
İşte Peygamber Efendimizin (s.a.v) davasında tavizsiz duruşunu gösteren net bir tablo...
Kalem Sûresi'nin Daru’n-Nedve’nin ulu şahsiyetleri olarak anılan Velid b. Muğire ve Ebu Cehil hakkında nazil olduğu pek çok ravi tarafından rivayet edilmiştir. Zira bu kişiler Daru’n-Nedve parlamentosunun karar merciinde en başta sayılan parlamenterleridir. Müfessirlerce beyan edildiği üzere “Yalancılara itaat etme” sözü “müşriklere ve dinlerine sakın meyletme.’’ demektir. Çünkü onlar Peygamberi daima “Sen bize karışma, biz de sana karışmayalım.” diye anlaşmaya davet ediyorlardı. Cenab-ı Hak onlara meyletmenin küfür olduğunu bu ayetle beyan etmiştir.
Yine birçok müfessir tarafından ‘Kureyş müşrikleri Rasulullah (s.a.v)’İ atalarının dinine davet ettiklerinde bu ayet nazil oldu.’ bilgisi nakledilmiştir. Dokuzuncu ayetin tefsirinde İbn Abbas, Atiyye, Dahhak ve Süddi şöyle diyorlar: “Onlar isterler ki sen hâşâ kâfir olasın ve onlar da küfürleri üzerinde devam edip gitsinler.’’ Yine İbn Abbas (r.a): ‘’Bu ayetler Ebu Cehil b. Hişam hakkında nazil olmuştur.’’ demiştir.[19]
Diyanet İşleri Başkanlığı’nca hazırlanan tefsirde de aynı hususa vurgu yapılmıştır:
“Rasûlullah'ın şahsında bütün müminlere hitap edilerek, Peygamberi yalancılıkla itham eden ve hakkı yalan sayanlara boyun eğmemeleri, onların iradelerine teslim olmamaları istenmektedir. Çünkü inkârcılar Hz. Peygamber'in taviz vermesini, bu anlamda uzlaşmacı davranmasını ve İslâm'ın kendilerine ters gelen, çıkarlarıyla çatışan yönlerinin bırakılmasını istiyor; buna karşılık kendilerinin de taviz vereceklerini ve ona muhalefet etmeyeceklerini söylüyorlardı. Hatta bir müddet Hz. Peygamber'in kendi ilâhlarına tapmasını, bir müddet de kendilerinin Hz. Peygamber'in ilâhı bir olan Allah'a tapmalarını teklif etmişlerdi..[20] Allah Teâlâ onların bu tutum ve beklentilerine karşı Hz. Peygamber'in tavizsiz davranmasını, gevşeklik göstermemesini istemektedir. Zira doğru yol O’nun yoludur.’’[21]
İmam Kurtûbi ise ayette geçen taviz kelimesini: "Yumuşaklık göstermek ve karşı tarafın hoşuna gidecek yapmacık işlerde bulunmaktır." diye açıklar.[22]
"İstediler ki sen yumuşak davranasın. Onlar da yumuşak davransınlar." ayeti sebeb-i nüzulü üzerinden değerlendirildiğinde Allah Rasulü (s.a.v)’in onlara taviz vermesi ve sonunda buna karşılık olarak kendilerinin de benzer tavır gösterecekleri konusunda bazı müşrik liderlerinin tekliflerini anlattığı açıkça görülmektedir. Müfessirlerin beyanına göre onlar, Peygamberden (s.a.v) ya ilahlarını iyilikle anmasını ya da en azından susmasını, buna karşılık onu dinleyeceklerini ve bazı talepleri konusunda O’nunla uzlaşacaklarını teklif etmişlerdir. Yeri gelmişken bu teklifin sadece bir kez için olmayıp, bazı ayetlerin işaret ettiği ve rivayetlerin de aktardığı üzere Mekke dönemindeki birçok zaman diliminde tekrar edilmiş olduğunu hatırlatmak gerekir. Peygamber (s.a.v) başlangıçtan itibaren -ki hep öyle devam etmiştir- toplumun tevhid inancını kabul etmesi konusunda çok ısrarcı olmuştu ve özellikle lider takımın davetinden uzak durmalarından çok üzüntülüydü. Çünkü onlar siyâsi propagandaları ile Mekkelilerin büyük çoğunluğunun hidayetine engel oluyorlardı. Liderlerden bir kısmı Rasulullah (s.a.v) ile akrabalık bağını kullanıyor, karşılıklı olarak yumuşama ve taviz verme biçiminde ya doğrudan ya da amcası Ebu Talip aracılığı ile bazı teklif ve öneriler sunuyorlardı. Müfessirler bu konu hakkında birçok rivayet aktarmışlardır ki bunlara göre Kureyş'in liderlerinden bir grup Peygambere (s.a.v) makam karşılığında inançlarını yermekten vazgeçmesini önermişlerdir.
Yûnus Sûresi’nde şöyle bir ayet vardır:
"Onlara açık açık ayetlerimiz okunduğu zaman, bizimle buluşmayı ummayanlar; "Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir" derler. De ki, "O'nu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım?"[23]
Müfessirlerin aktardığına göre[24] müşrikler Peygamber (s.a.v)’den kendilerine ve Allah'a ortak koştukları putlarına hücum edilmeyen bir Kur'an istemişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.v) bir defasında amcasına; "Onları Araplara hâkim kılıp Arap olmayanların kendilerine boyun eğmesini sağlayıcı bir söz söylemelerini onlardan istiyorum." demiş; müşrikler de O'na: ‘Amcanın hakkı için, on söz iste söyleyelim." demişler, Rasulullah (s.a.v)’de: "Lâ İlahe illallah deyin ve O'nun dışında kulluk ettiklerimizden sıyrılın." deyince bazıları diğerlerine "Bu adam size hiçbir şeyi verecek ve sizinle uzlaşacak değildir." demiştir.
Kaynaklarda da belirtildiği üzere Rasulullah (s.a.v) davetin ilk yıllarından itibaren Daru’n-Nedve liderlerinin taviz tekliflerine muhatap olmuştur. Davasından yumuşama istemeleri, buna karşılık Peygamber (s.a.v)’e aynı şekilde mukabele edeceklerini vadetmeleri ve bu husustaki ısrarları, Rasullah (s.a.v)’i fikrî olarak zorlayacak bir kuvveti kendilerinde bulamadıkları gerçeğini ortaya koymaktadır. Ayrıca lider takımının sahip olduğu güç, zenginlik ve çokluğa aldırış etmeyip Kur'an'ın mesaj ve hücumlarını onların suratlarına çarparak bu şekilde onları ve ideolojilerini rahatsız edecek cesaret, ruhi kuvvet ve Allah (c.c)'a tam teslimiyetin Peygamber'de bulunduğunu; aynı zamanda lider takımının bu durumu bildiklerini göstermektedir. Burada büyük ve eşsiz bir örneklik vardır.’’[25]
Leys şöyle der: "tudhin=İdhan" yumuşak olma, yağcılık yapma, gevşek konuşma demektir." İçinde gizledikleri mü’minleri tevhid inancında şüpheye düşürme fitnesini hayata geçirmek adına fırsat kollayan müşrik düzenler Miladi 6. asır Mekke’sinde olduğu gibi bugün de varlığını sürdürmektedir. Ayrıca ayette geçen tudhin=İdhan kelimesi için dil alimleri; "Hainlik edip, içinde sakladığı niyet ve fikrin aksini söyleyen kimse için Araplar bu ifadeyi kullanır." demiştir. Buna göre ayetin manası, "Onlar isterler ki, sen onların hoşlanmadıkları bazı prensiplerinden vazgeçesin de onlar da buna mukabil taviz versinler. Böylece sen onlara, onlar da sana karşı yumuşamış olasınız." demektir.[26]
DİPNOTLAR
[1] Furkân, 52.
[2] Nisa, 59.
[3] Bakara, 256.
[4] Ali İmran, 149.
[5] Kehf, 28.
[6] Kasas, 86.
[7] Ahzâb, 1.
[8] Ahzâb, 48.
[9] Kalem, 9.
[10] Kalem, 5-7.
[11] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 14/8055-8059.
[12] En'am, 68.
[13] Mu'minun, 94.
[14] En'am, 52.
[15] Şuara, 216.
[16] Kehf, 28.
[17] En'am, 70.
[18] Seyyid Kutub, Fi Zilal’il Kur’an.
[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları, 15/212-215.
[20] Şevkânî, V, 309.
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/356.
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları, 17/537-539.
[23] Yunus, 15.
[24] Begavi, Hâzin, Tabrerî.
[25] İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları, 1/42-44.
[26] Fahruddin Er-Razi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları, 22/47-48.


