Rasullulah (sas)’e peygamberlik verilmeden önce dünya bir sapıklık içerisinde eğriyi doğruyu ayıramaz bir halde sürüp gidiyordu. Onlara göre her şey cinler ve periler tarafından idare ediliyor ve büyücülere kahinlere gidiliyordu. Öyle ki insanların ruhları daralmış, daralan ruhları bencillik ve menfaat duygusu kaplamıştı. İnsanlar kendilerini Allah’a yaklaştırmak amacıyla putlara tapınıp onlardan medet bekliyorlardı. Dünya bu halde iken Allah kulu Muhammed (sas)’i peygamberlikle görevlendirdi. O anda öyle bir güneş doğdu ki o güneş karanlığa gömülen cihanı risalet güneşiyle aydınlattı. Peygamberimiz (sas)’in gelişi ile dünyada en büyük bir inkılap gerçekleştirildi.
Allah (cc) “Müminlere tevazu kanadını indir” diye buyurmuştu. O da ashabının kendisine beslediği sevgi ve hürmeti istismar etmedi. Daima onlarla iç içe yaşadı ve kendisinin de bir beşer olduğunu hatırlattı. “Bende sizin gibi bir beşerim ancak bana vahyolunuyor” diyordu. Yani kul kalmak istedi, kulluğu krallığa tercih etti. Hatta o öyle bir önderdi ki kıyamete kadar ümmetinin ahvalini düşünüyor, onların kalplerine hurafaların yerleşmemesi için çareler arıyordu ve diyordu ki: “Peygamberlerinin kabirlerini mescit yapan kavimi Allah kahretsin. Beni Meryem oğlu İsa gibi övmeyin, Allah’ın kulu ve Rasulü deyin.”
Peygamberimiz (sas) yiyip içmesinde, kılık kıyafetinde, oturup kalkmasına kadar her konuda mütevazi bir insandı. Peygamber (sas)’iı ziyarete gelenlerden huzura çıktıklarında heyecanlananlar oluyordu. Nitekim huzuruna gelen ve kendisiyle konuşurken heyecanlanıp titreyen bir şahsa “Korkma! Ben kral değilim. Bende kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” diyerek sakinleştirmiştir.
Peygamber efendimiz sade yaşar, kimseyi incitmez, öksüzleri, zayıfları himaye ederdi. Az konuşur öz konuşurdu. O, bir doğruluk timsali idi, “el-Emin” ismini, o unvanı düşmanları vermişti ona. Hayatında şaka tarzında da olsa ağzından yalan söz çıkmazdı. Zaten tevazu sahibi idi, peygamberlik görevi verildikten sonra daha da tevazu sahibi olmuştu. Allah için nerede görülmüş böyle bir lider, nerede böyle bir önder, nerede böyle bir yönetici ve böyle bir kumandan?! O her haliyle örneklik taşıyan, adalet timsali bir dava peygamberiydi ve davanın davetçiden daha büyük ve önemli olduğunu bilen bir peygamberdi.
Adalet derken, bugün yaşadığımız coğrafyada insanlık Kur’an ve Sünnetten beslenmediği için adaleti, putların etrafında veya başka kurumlarda arar oldular. Halbuki onların aradığı adalet 1400 yıl önce Peygamberimiz zamanında vardı. Peygamber Efendimiz (sas), putprestliğin açık ve gizli her hali ile daima savaşmıştır. Peygamberlik görevini yerine getirmek için her türlü eziyetlere göğüs germiştir. Bizlere örneklik teşkil ederek, tahammülünün ve sabrın erişilmez örneğini göstermiştir. O, yüzden diyoruz ki “Biz Müslümanlara, hacılar, hocalar örnek değil; tek örnek Allah Rasulu (sas)’dir.
Peygamber Efendimiz (sas)’in amcası Ebu Talip vefat edince, müşrikler işkence ve zulmü artırmıştı. Anne tarafından akrabalık bağı olduğundan dolayı, Taif’e gitmeye karar verdi ve orada on gün kaldı. İslam’ı anlatarak onlardan yardım istedi. Onlar kabul etmedikleri gibi onu taş yağmuruna tuttular. Taif’in ayak takımının attıkları taşlarla mübarek ayaklarını kanlar içinde bıraktılar.
Rasullullah (sas) bir hadislerinde Taif’teki o günü Uhud gününden daha zor bir gün olarak dile getirmişti.
Dönüş yolunda Cebrail (as) Hz. Peygamber (sas)’e gelerek, şayet dilerse kendisine bu muameleyi yapanları Allah’ın cezalandıracağını bildirdi. Taif’lilerin akıbeti Rasullallah (sas) iki dudağı arasındaydı. Ama o belki onların soyundan bu davete cevap verecek birilerinin gelebileceğini umut ettiğini söyleyerek onlar için dua etti. Ve bu duasına, Taifliler Mekke’nin fethinden sonra topluca Müslüman olarak cevap verdiler. Gelip İslam’a girdiler.
Yine Uhud Savaşı’nda müşrikler kendilerine ışık tutan Rasullullah’ın yanağına ok saplayıp yanağını yardılar, yanağından akan kanları silen sahabiler, “Ya Rasullallah! Bunlara beddua etsen” dediler. O şu cevabı verdi: “Ben lanetçi gönderilmedim. Ben dua ve rahmet olarak gönderildim. Allah’ım kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmeyerek yapıyorlar.” Allah’ın izniyle cahiliyenin karanlıkları içerisinde görmeyen gözlere bir nur olup; hakkı, doğruyu görmelerini sağlar.
İnsanlar her zaman kendilerinin dosdoğru yolda olduklarını iddia ettiklerinden dolayı, tebliğ edilen dosdoğru yola hep karşı çıkmışlardır. İşte insanlık böyle bir dava peygamberinin ümmeti olma şerefine nail olmuştur.
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmişti. Şimdi o eceliyle ölür veya öldürülse, siz ökçelerinizin üzerine gerisin geri mi döneceksiniz?. Kim böyle ökçeleri üzerinde arkaya dönerse, elbette Allah’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır.” (Ali imran 144)
Bilinmelidir ki örnek bir hayat, en etkili bir davet ve terbiye aracıdır; en etkili nasihat de örnek olunmaktan gelir. Şu yaşadığımız coğrafyada örneklik yokluğu içinde yaşamaktayız. İşte çağımızın en büyük problemlerinden birisi de budur. Rasullullah (sas)’in daveti sırasında işini kolaylaştıran onun örnek yaşantısı olmuştur. Hatta ona ilk inananlar inançlarına delil olarak onun mucizelerinden değil, örnek yaşantısını göstermişlerdir.
1400 yıl önce insanlar bu dine girerlerken bir söz vermişlerdi: “Bu din için malımız, canımız, yakınlarımız feda olsun.“ Allah Rasulü onlardan söz aldıktan sonra, onlara zamanın süper gücü olan Bizans ve Fars kalelerinin fethini müjdeledi. Müminler verdikleri sözde durdular, Allah’ta onlara vadettiği kalelerin kapısını açtı.
“Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, artık o elbette dosdoğru olan bir yola yöneltilip iletilmiştir.” (Ali imran 101)
Peygamber (sas)’in İslam davasındaki gayreti, örneklik teşkil etmesi ve güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen yaşantısı ile tüm insanlığı hayrete düşürdü. Asr-ı saadetin o güzide insanları önderimiz, liderimizden aldığı terbiye ile tam istikamet üzere idiler. Daha sonraları Raşid halifeler döneminde de bu süreç devam etti. Malesef Emeviler ve Abbasiler döneminde fitneler ve taviz vermelerin sonuncunda İslam ümmeti yeni bir imtihana mazhar oldu.
Tarih boyunca nice insanlar geldi geçti, kimi insanlar Allah’ın yardımı ile dosdoğru yolda yürüdü, kimi insanlarda yavaş yavaş doğru yolunu kaybetti. Rasullullah (sas)’in o güzel örnekliğini ve dava yolundaki azmini, çabalarını bir kenara koyarak nefsi arzu peşine düştüler. Oysa Rabbimiz Allah (cc), Kur’an ayetleri ve Rasulü’nün sünnetleriyle gideceğimiz yolu aydınlatmıştı. Ancak Ali İmran 103.ayetinde buyurduğu gibi “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, dağılmayın” emrine dünya tamahı ve nefsi duygular engel olmuş, çözülmeler başlamış ve hilafet makamı kaybolmuş, maalesef ümmet başsız kalmıştır. İslam ümmeti Efendimiz (sas) ile beraber o güzide sahabenin dişi ile tırnağı ile kurmuş olduğu İslam devleti bu sebeplerden dolayı zillete düşmüştür. Hz Peygamber (as) bir hadisinde bütün müminleri uyararak şöyle buyurmuştur:
“- Yiyicilerin çanağa saldırdığı gibi her taraftan milletlerin sizin üzerinize saldıracağı günler yakındır.”
Orada bulunanlardan biri:
“- O gün az olduğumuz için mi saldırıya uğrayacağız ya Rasullallah?”
O:
“- Saldırıya uğrayacağınız gün sayınız çok olacaktır. Ama sizler sel köpüğü gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinde sizden yana olan korkuyu giderecek, sizin kalbinize de gevşeklik salacaktır.”
“Ya Rasullallah, gevşeklik nedir?
“Gevşeklik dünyayı sevmek, ölümü istememektir.”
Bu hadiste Peygamberimizin tabiriyle sel köpüğü gibi Müslümanlar olmamak gerekir. Bizler mümin olarak İslam’ın karşısındaki dalgaların önünde sürüklenmek ve insanlık kervanının ardında kuyruk olmak için yaratılmadık. Peygamber Efendimizin dava yolundaki örnekliği inşallah biz inanan müminlere ışık olacaktır. Hak gelmiş ve ilahi nurunu etrafa saçmıştır. Böylesine büyük ve güzel bir davanın sahipleri olarak bir tarağın dişleri gibi olunmalı ki, Peygamber (sas)’in tevhid sancağı altında toplanabilinsin.
“Allah’a davet eden, güzel amel işleyen ve bende Müslümanlardanım diyen kişiden sözce daha güzel kim vardır?” (Fussilet 39)
Ayet-i kerimeye bakıldığında, insanları İslam’a çağırırken şunlardanım, bunlardanım, veya şu fırkadanım, bu bölükteyim demiyor. Ya ne diyor? Ancak “Ben de Müslümanlardanım” diyerek davet ediyor.
İslam’ı meyvesi bol olan bir ağaca benzetirsek, o meyveden nasibini almayan Müslüman davet vazifesini yapmayıp, Allah’ın kopması mümkün olmayan o sapasağlam ipine sarılmak istiyor olamaz. Dava, görünüşte Müslüman gibi görünüp yaşayışta zevk sefaya dalan davetçiden daha büyüktür. Bu kimse davanın mahiyetini idrak etmemiş demektir.
İki yol vardır: Hak ve batıl yol.
Hak yol, İslam yoludur, yani kurtuluş yoludur. Batıl yol ise küfür yoludur, yani batış yoludur. Rasullullah (sas)’ın davetini rehber alan her Müslüman, hak yoluna, sırat-ı müstakime sıkı sıkı sarılıp parçalara bölünmeden İslam’ın etrafında, kafa, kol, bacak, tek vücut olarak toplanıp kendini sağa, sola kaptırmayarak Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır.
Allah (cc) biz kullarını meleklerden daha üstün tutup, yeryüzüne halife olarak gönderdi. Allah’a halife olmak üzere yaratılan ve kainattaki bütün nimetler hizmetine verilen ve Allah’a kul olma vazifesiyle vazifelendirilen bir varlık olarak seni seçti. Yani Müslümanın tarifini yapmış. Allah’a kul, Rasule ümmet olma şerefine nail etmiş ve mümin olarak ölmemizi istediği için davetin, davetçiden büyük olduğu farkındalığını anlayıp ahiret hesabını iyi yapmamız gerektiğini biz inanan kullarından istemektedir.
“And, olsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki; Sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. (O) üstünüze çok çok düşkündür. Müminleri cidden esirgeyicidir. Bağışlayıcıdır.” (Tevbe, 128)
Nefse zor gelen amel, en hayırlı ameldir. Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır. Niyeti ile kazandığı amelleri, mükafatları yaptığı işten daha fazladır. Çünkü her düşündüğü ve istediği her güzel ameli gerçekleştirmesi mümkün değildir. İşte bu sebeplerdendir ki Rasullullah (sas), “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır” buyurmuştur. Çünkü samimi bir niyet yapılmak istenen fakat başarılmayan ameli gerçekleştirmiş gibi sahibine mükafat kazandırır.
“Nice küçük ameller vardır ki niyeti onu büyütür, nice büyük ameller de vardır ki niyeti onu küçültür.”
Amr b. Sabit İslam’ı kabul etmeye uzun süre direndi ve Uhud günü Müslüman oldu. Hemen kılıcını alıp Rasullullah (sas)’e katıldı. Kahramanca mücadele etti ve savaşın sonunda yaralılar arasında son nefesini vermek üzereyken, onu görenler şaşkınlık içinde sordular:
“- Seni savaşa getiren sebep ne? “
Amr. “- İslam a olan sevgimdir.
Allah’a ve Rasulü’ne inandım, sonrada Rasulullah (s a s)e katılıp şu gördüğünüz durum başıma gelinceye kadar onurla savaştım.”
Çok geçmeden Amr aldığı yaranın etkisiyle vefat etti.
Durumu Rasullullah’a ilettiklerinde onun cennetlik olduğunun müjdesini verdi.
Ve onun hakkında “Az amel etti. Çok ecre erdi.” buyurdu.
Az amel işleyip, çok mükafat kazandıran niyetteki samimiyettir. Yapılan işin değer kazanması niyete bağlıdır.
Sonuç
Peygamberimiz (sas) Medine’ye geldikten sonra Mekke’de kuvvetli bir İslam kardeşliği oluşturulmuştu. Hicretten sonra Medine’de Ensar Muhacire toprağını, malını hatta iki hanımı varsa diğer hanımını boşayıp evlenmesini teklif etmiştir. Daha İslam ulaşmadan önce birbirlerini hiç gözünü kırpmadan kesen insanlar, İslam kardeşliği sonuncunda dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir toplum olmuşlardır. Ama bu insanlar iman ettikleri kardeşlerine bu kadar sevgi ve muhabbet beslerken, kafir ve müşriklere karşı şerefli bir şekilde karşı çıkmayı bilmişlerdir.
“Muhammed “Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar (İman edenler)!de kafirlere karşı çetin ve tavizsiz, kendi aralarında gayet merhametlidirler.” (Fetih 29)
Ayette buyurulduğu gibi iman edenler dava bilinci ile kardeşlerine karşı merhametlidirler, onlara karşı muhabbet beslerler. Ama kafirlere, müşriklere karşı çetin ve tavizsizdirler. Peki daha sonra ne oldu da Müslümanlar kafir ve müşriklere bu kadar taviz verdiler?
Davanın davetçiden büyük ve kalıcı olduğunu unuttuk, Peygamber metodunu unuttuk, Peygamber örnekliğini unuttuk. Öyle oldu ki bazı aydın tipli kişiler Peygamber (sas)’i vaz-u nasihatlerinde insanlara tanıtırken, ak saçlı, ak sakallı hacı emmiler gibi içki içmeyin, kumar oynamayın, taşkınlık yapmayın, zulüm etmeyin, birbirinizi öldürmeyin, birbirinizi sevin, kardeş oldun diye nasihat eden bir model çizdiler. İnsanların bir çoğuna onun (cihat) Peygamberi olduğunu unutturdular. Davayı unutturdular. Hoşgörü, sevgi laflarıyla kardeşlik sınırını çiğnetmek istediler. Müslüman olarak dost ve düşmanlarımızı iyi tanımamız gerekmektedir. Cehalet önceden de vardı ama hiç bu kadar özgüvenli olmamıştı. Bizler bu yazıları kaleme dökerken bize değmeyen yılan bin yaşasın diyemeyiz.
Allah’ın kulları ve Rasulu’nun ümmeti olarak dava bilinci ile hak ehlini birleştirip Allah’ın ipine sımsıkı kenetlenmemiz gerektiği gibi safların artırılması, iyiyi kötüden ayırt etmek için çaba gösterilmesi gerekmektedir. Yahudiler ve müttefikleri kendilerine hak edilen cehenneme girmek için ellerinden geleni yapıyor da Müslüman kendisine vaat edilen cennete girmek için kılını bile kıpırdatmıyor. Sorsan herkes Müslüman, herkes iman etmiş, herkes Allah diyor fakat şirk koşmayan insanlar bir suyun götürdüğü çer çöp misalidir.
“(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap. Şüphesiz ki Rabbin, o yoldan sapan kimseleri en çok bilendir. O hidayete ermişleri de bilendir.” (Nahl, 125)


