İbadetlerde ve özellikle de namazda Allah’a derûnî bir kalp ile saygı duymak, ondan çekinmek, onun huzurunda sükûnet ve tevazu ile ibadetlerin gereklerini yerine getirmek anlamındaki huşû,[1] Kur’ân-ı Kerîm’de farklı türevleriyle birlikte geçmektedir.[2] Bu ayetler ışığında baktığımızda, huşûnun insanoğlunu Allah’ın mutlak hükümranlığı karşısında gerçek bir teslimiyet iklimine soktuğunu görüyoruz.
Dünyada büyük makam sahiplerinin, büyük zatların ziyareti esnasından teamül gereği insanların sergilediği tavır hakkında biraz düşünelim: Gereksiz yere konuşulmaz, ses yükseltilmez, sağı solu kolaçan eden bakışlardan sakınılır, baş yere eğilir vs. Hatta krallıkların hüküm sürdüğü kültürlerde kralların önünde eğilme, yere kapanma, el bağlama gibi hareketlerin var olduğunu görürüz. Din ve itaati yalnız Allah’a has kılan[3] Müslümanlar tüm bu hareketleri namaz ibadetinde Allah’a has kılmanın bilinciyle kuşanırlar. Namaz bir yanıyla insanların ürettiği maddi-dünyevi iklimden sıyrılmak, kralların, saltanat sahiplerinin keyfi boyunduruğundan kurtulmak, diğer yanıyla Allah’a teslim olmanın ciddiyetine, hak ibadetin iklimine girmektir. Namazla birlikte insan, diğer insanlara karşı duyduğu korkuyu terk ederek, bu korkusunu da yalnız Allah’a has kılmakta, böylece “İnsanlardan korkmayın, benden korkun.” (Mâide 5/44) ilahi buyruğuna boyun eğmiş olmaktadır. Bu durum, huşû kavramının “ihlas” ve “tevhid” kavramlarıyla olan ilişkisini ortaya koymaktadır. Aşağıda buna değinilecektir.
Namazı olgunlaştıran, onu olması gerektiği ideal kaliteye ulaştıran iki kavramdan biri huşû خشوع diğeri hudû‘ خضوع kelimesidir. Kur’ân-ı Kerîm, kurtuluşa eren mü’minleri tarif ederken, onların namazlarında huşû içerisinde olduklarını zikreder. (Mü’minûn 22/2) Hudû‘ boyun eğmek, itaat etmek demektir. Ebu Hilal el-Askerî (ö. 400/1009), el-Furûku’l-lugaviyye adlı eserinde bu iki kavramın birbirinden farkına değinirken, huşûyu kalbin bir fiili olarak tanımlar ve “korku olmadan huşû olmaz” der. Hudû‘ ise korku olmadan da mümkündür.[4] Yani kişi namaz kılarken, eğer tâdil-i erkân’a riayet ediyor ve namazın tüm hareketlerini eksiksiz yerine getiriyorsa ister istemez bir hudû‘ gerçekleşecektir. Fakat dıştan bakan bir kişi, namaz kılanın bu boyun eğişinde Allah korkusu olup olmadığını anlayamaz. Namaz kılanın hudû‘ ile usûlüne uygun bedensel hareketlerini izlememiz mümkünse de, kalbini açıp niyetini göremeyeceğimiz için, onun huşû içerisinde Rabbine yönelip yönelmediğini gözlemlememiz mümkün değildir. Fakat bu iki kavramın birbirini beslediğini de hemen buraya ekleyelim. Çünkü huşûya ulaşmanın yolu ibadetleri ciddiye almaktan geçer. Namazı bir kulluk bilinciyle eda etmeksizin, tâdil-i erkân’a riayetten vakte riayete, cemaat ilkesinden temizlik ilkesine kadar namaza eşlik eden tüm unsurlara uymaksızın huşûya ulaşmayı beklemek nafile olur. Dolayısıyla hudû‘ birinin zorlamasıyla veya kişinin kendini toplumsal baskı altında hissetmesiyle gerçekleşebilir, buna bağlı olarak da bedenin hareketlerinden ibaret kalabilir; ama huşû kişi ile Allah arasındaki bir sır gibidir, onu Allah’tan başkası bilemez. Şu da var ki, hudû‘ olmadan huşû da olmaz, tıpkı şeriat olmadan kalp yüceliğinin olmayacağı gibi.
Burada خشوع kelimesi ile yine Kur’ân’da sık sık karşımıza çıkan خشية kelimesi arasındaki farkı da bir düşünmemiz gerekir. Arapçada kelime kökleri en fazla üç harfe indirilebilir; ancak bazı dil alimleri bu üçlü köklerdeki iki harfi ortak olan kelimelerin de çoğu zaman ortak bir manaya delalet ettiğini keşfetmişlerdir. Haşyet ve huşû kelimelerinin köklerinde birer harf farklılık varsa da her iki kelimenin de “korkmak” anlamıyla ilişkili olduğunu görürüz. Diğer yandan havf خوف kelimesi de haşyet خشية kelimesi de korku anlamındadır. Ancak havf, Allah’ın azabından veya insana zarar verecek herhangi bir şeyden korkmayı ifade ederken, haşyet daha ziyade korkulmaya layık büyük bir zatın azameti, heybeti karşısında bu liyakate binaen korkmak, ona gerekli saygıyı göstermek anlamını ifade eder.[5] Bu yüzden Allah’ın kulları arasında kendisine layıkıyla saygı gösteren, ona gerçek anlamda haşyet duyanlar ancak alimlerdir (Fâtır 35/28) buyruluyor Kur’ân-ı Kerîm’de. Sıradan bir korku (havf) korkulandan kaçıp kurtulmayı gerektirirken, haşyet ona sığınıp onda sükûnet bulmayı gerektirir. Mü’minler hem Allah’ın azabından korkup bu azaptan kurtulmaya çalışır hem de ona karşı haşyet duygusuyla kulluk eder, onu tazim ederler (Ra‘d 13/21). Allah’ın azametini bilmek, onu tazim etmek, aynı zamanda onun sözünü (kelimetullah) en yüce bilmek ve bu dünyada yüceltmek için mücadele etmek demektir. (Tevbe 9/40) Bu da haşyet ve huşû kavramlarının “İ‘lâ-yi kelimetullah” kavramıyla olan ilişkisini göstermektedir.
Esasen namaz insana varlık dünyasındaki sınırlarını öğreten bir ibadettir. Türkçede “haddini bilmek” deyimiyle ifade edilen şeyi insana öğretir. Allah’ın emrine uyarak tâdil-i erkân ile namaz kılmaya çalışan bir kişi, bedenini ve ruhunu belli sınırların içine koyarak teslimiyetini izhar eder. İnsanın kalbi beden üzerinde etkili olduğu gibi, bedeni de kalbi üzerinde etkili olur. Namazla bedenimizi eğitir, onu Allah’a itaatin temsili olan hareketlerle günde beş kez terbiye ederiz. Bu tekrarlar bizim ruhumuza işler ve bizi Müslüman olarak belli bir çizgide tutar. Aynı zamanda zihnimizdeki bilinç ve kalbimizdeki duygu da bedensel hareketlerimizi etkiler ve bizim namazı daha düzgün kılmamız için zemin hazırlar. O halde huşû ile namaz kılmak isteyen, bu duygu yoğunluğuna ulaşmak isteyen bir mü’min, her şeyden evvel hudûdullah’a (Allah’ın koyduğu sınırlara) uyup uymadığını kontrol etmeli ve Müslümanların bir özelliğinin de “Allah’ın sınırlarını muhafaza etmek” (Tevbe 9/112) olduğunu hatırlamalıdır. Haddini bilen insan, Allah’ın sınırlarını bilen insandır; yalnız Allah’a kulluk ederek kendini bu dünyada özgürleştiren insandır. Müslüman toplum böyle kişilerden oluşur; yani Allah’a karşı huşû ile boyun eğen Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlardan (Ahzâb 33/35). İslâm, sadece bedenleri değil kalpleri de inşa eder. Haddi bilmek demek, insanın kendini bilmesi demektir. Bu yüzden “kendini bilen Rabbini bilir” denilmiştir. Ve bu yüzden “ilmin varabileceği en zirve nokta, insanın aczini itiraf etmesidir” denilmiştir. Allah’tan hakkıyla korkan alimler (Fâtır 35/28) de işte bu bilince ulaşanlardır ancak.
Huşû Arapçada kullanılan bir kelime olması itibariyle sadece mü’minlere veya sadece namaza özgü bir kavram değildir. Bu özel anlamının dışında daha geniş bir anlamı daha bulunuyor ki namazdaki huşûyu anlamamız için söz konusu geniş anlamına da bakmamız gerekiyor. Kur’ân-ı Kerîm’de genel olarak insanların ahiretteki durumlarından bahsedilirken, o günün korkusundan insanların gözlerini yerden kaldıramadığı sahne vasfedilir. Gâşiye sûresi 2. ayette tasvir edilen sahneden anlıyoruz ki, kafirler dünyada Allah’ın azametine karşı göstermedikleri huşûyu ahirette ister istemez göstereceklerdir. Gözlerin zillet içinde yere çakılı kaldığı gündür o gün (Nâzi‘ât 79/9; Me‘âric 70/44; Kalem 68/43; Kamer 54/7; Şûrâ 42/45). Rahmân’ın heybetinden huşû ile seslerin kısıldığı gündür o gün. (Tâhâ 20/135) Aklını kullanan, ibret alan ve imanını muhafaza eden kimseler için, Allah korkusu bu dünyada var olması gereken bir şeydir. Aksi halde korkunun kurtuluşa vesile olamayacağı bir günde pişmanlık fayda etmeyecektir.
Allah-u Teâlâ Kur’ân’da yeryüzünün de huşû içinde boyun büktüğünü zikreder. Bu bir benzetmedir aslında. (Fussilet 41/54) Kışta veya kurak aylarda, solmuş, kurumuş, boynu bükülmüş toprakların bu hali huşû haline benzetiliyor. İnsanın namazdaki huşû hali de tam buna benzer şekilde bir boyun eğme, bir haddini bilme, bir aczini itiraf etme ve bir teslimiyet halidir işte. Dağlar da boyun büker, huşû ile ezilirler. Haşr sûresi 21. ayetteki buyruğa kulak verelim: “Biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirseydik, sen onu Allah korkusundan huşû ile paramparça olduğunu görürdün.” Dağı parçalayan bir huşû insana ne yapmaz? Yeter ki insan kim olduğunun, nereden gelip nereye gittiğinin, neyle sorumlu olduğunun bilincinde olsun. Göklere, yere ve dağlara yüklenen emaneti (Ahzâb 33/72) insan sırtlanmıştır. Namazdaki huşû bunun şuurunda olmaktır işte. Bu yüzden mü’minler “Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen” (Enfâl 8/2) kişilerdir. Burayı özetleyecek olursak şunu diyebiliriz ki, ahirette kâfirler de huşû ile boyun bükerler; mühim olan bu dünyada insan olmanın idrakine varıp Allah’a kul olmanın verdiği ağırlıkla huşû halini yakalayabilmektir. Dağlar, taşlar da huşû ile boyun bükerler, Allah’ı her an tespih de ederler; fakat sorumluluğu yüklenen onlar değil insandır. O halde huşû, öyle ya da böyle, bir şekilde, insanın tabiatında vardır. İnsanlar pek çok şeyden korkarlar, patronlarından, liderlerinden, düşmanlarından… İnsan ailesinden çekinir, dostundan çekinir, toplumsal baskıdan çekinir, güç sahiplerinden çekinir… Bu listeyi çoğaltmak mümkün. Tekrar edelim; insanın içine huşû bir şekilde doğar. Ve fakat Rabbimizin bizden istediği huşû, yalnız Allah’a has kılınmış bir huşû’dur. İşte huşûnun ihlas ve tevhid ile bağı burada ortaya çıkmaktadır.
İhlas olmadan yapılan ibadetler kuru alışkanlıklardan ibarettir. Nasıl kesilen kurbanların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz ise (Hac 22/37) kılınan namazların bedensel halleri Allah’a ulaşmaz, Allah’a ulaşan bizim takvamızdır. Ancak insan namazda huşûyu yakalayamıyorum diye o yolu terk etmemelidir. Müslüman, yaptığı her işi güzel yapmakla memur bir insan olarak, namazını da daima mükemmelleştirmeye, en güzel hale getirmeye çabalayacaktır. Cibril hadisi diye meşhur olan hadisteki “İman, İslâm ve İhsan” unsurlarından “ihsan” unsuruna denk geliyor burada namazın huşû ile kılınması.[6] Nitekim ihsanı Rasulüllah (sav) şöyle tanımlamıştır: “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir.” (Buhari, İmân 37) Namaz mü’mini, mü’min de namazını güzelleştirmeye çabalamalıdır. Huşûlu insanın namazı, estetik olarak da ruh olarak da güzel bir namazdır.
Fakat sözünü ettiğimiz çaba, hayattan tamamen kopup bir çaba olamaz. Hayatını bir mü’min gibi yaşamayan insan, sadece namaz vakitlerinde çabalayarak huşûya nasıl erişsin? Günlük hayatında Allah’tan korkmayan, Allah’ı daima zikretmeyen, onu her davranışında hatırlamayan kişinin namaz esnasında bir anda bu duyguyu yakalaması mümkün olmaz. Kur’ân’da huşûnun Allah’ın zikriyle mümkün olacağı ifade edilir. (Hadid 57/16) Ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken daima Allah’ı hatırında tutan mü’minler (Âl-i İmrân 3/191) ancak namazda da huşû içinde olabilirler. Kalbi dünyaya boyun eğmiş, davranışları dünyevileşmiş kişilerin huşû kaybı kaçınılmazdır. Böyle kişiler de kendilerini bırakmamalı, daima nefsiyle ve şeytanla mücadele ederek, sabırla, ceht ile ve namaz ile kendilerini huşûya layık hale getirmeye çalışmalıdırlar. Bu mücadele kolay bir iş de değildir. Zira Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Bir de sabır ile namaz ile yardım isteyin; ama bu, huşû duyanlardan başkasına ağır gelir.” (Bakara 2/286) O halde huşû seviyesine gelememişsek, sabır ve namaz ile Allah’tan yardım dilemek bize ağır gelecektir. Fakat bu ağırlığa katlanarak yola devam etmek de bizim vazifemizdir.
Öyleyse şu soru geliyor insanın aklına: Namazda huşûlu olmak için ne yapmamız gerekir. Daha önce de söylediğimiz gibi, bunun yolu hayatımızı İslâm’a göre düzenlemekten geçer. Bununla birlikte yapabileceğimiz bazı şeyler vardır. Davut Aydüz’ün bir makalesinde bu konuya dair bazı maddeler sıralanmıştır. Yazar burada namaz öncesi yapılması gerekenler ve namaz esnasında yapılması gerekenler şeklindeki iki başlık halinde huşûya götüren unsurları sıralıyor. Bunun dışında huşûya mani olan şeyleri de bilmek ve onlardan uzaklaşmak gerekiyor.[7]
Namazın özü olan ihlas, takva ve huşû, hayatın özü olan mâna ile buluşmalı ki insan kendini var edebilsin. Namaz ikliminde var olmak, hayatı anlamlı hale getirmek demektir. Daha doğrusu, zaten bir anlamı olan hayatın bu anlamını idrak etmek, dirilmek ve başka dirilişlere vesile olmak demektir.
[1] Geniş bilgi için bkz: Mehmet Şener, “Huşû”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, (İstanbul, TDV Yayınları, 1998), XVIII, 422-423.
[2] Kur’ân’da geçen tüm kullanımlarını görmek için bkz: M. Fuad Abdulbaki, el-Mu ‘cemu’l-müfehres li-elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm, (Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1945), خشع maddesi, s. 233.
[3] Zümer 39/11
[4] Ebu Hilal el-Askerî, el-Furûku’l-lugaviyye, (Kahire: Dâru’l-‘İlm ve’s-sekâfe, 1997), s. 248.
[5] Komisyon, Mu‘cemu’l-furûku’l-lugaviyye el-hâvî li-kitâbi Ebî Hilâl el-Askerî ve cüz’en min kitâbi es-Seyyid Nureddin el-Cezâyirî, (Kum: Müessesetü’n-neşrü’l-İslâmî, 1433 h.), s.218.
[6] Abdullah Çolak, “Allah’a Karşı Derin Sevgi ve Saygının Bir Tezahürü Olarak Namazda Huşû”, Bilimname, XVI, 183-206.
[7] Davut Aydüz, “Huşû ile Namaz Kılmaya Nasıl Muvaffak Oluruz?”, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, 7/96, a.16-41.


