20 Nisan 2026 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / / Hz. Peygamber'in Sünneti’nde Savaş Ahlâkı Ve Kitle İmha Silahları Eleştirisi
Hz. Peygamber'in Sünneti’nde Savaş Ahlâkı Ve Kitle İmha Silahları Eleştirisi

Hz. Peygamber'in Sünneti’nde Savaş Ahlâkı Ve Kitle İmha Silahları Eleştirisi Doç. Yıldıray Sipahi

 

Giriş: Savaş Ahlâkının Temel İlkeleri

İnsanlık tarihi kadar eski olan savaş, her çağda farklı sebeplerle yeniden vücut bulmuş; güç, çıkar, güvenlik, inanç ve siyasal hâkimiyet arayışlarının bir tezahürü olarak sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern çağın en yıkıcı ve izahı güç gelişmelerinden biri, kimyasal, biyolojik ve nükleer (KBN) silahlarla yapay zekâ ve katil robotların sistemli biçimde kullanılmasıdır.

Savaş, tarihin en eski toplumsal olgularından biri olmasına rağmen, inanç ve medeniyet algısı, bu olgunun etik ve hukuki sınırlarını belirlemeye çalışarak ortak bir bilinç oluşturmaya yönelmiştir. İslam devlet hukuk felsefesinde, bu sınırlar içerisinde, savaşın sadece bir yıkım aracı olmaktan çıkarılıp, adaleti tesis etme ve zulmü ortadan kaldırma gibi yüce amaçlara hizmet etmesini hedeflenmiştir. Bunun yanında İslam savaş hukuku; çatışmaların sınırlarını çizen, tahribatı en aza indirmeyi hedefleyen ve masumiyet karinesini esas alan köklü bir prensipler bütünü sunmayı ihmal etmemiştir.

Bu bağlamda, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinin, savaşın yıkıcı potansiyelini dengeleyen, masumları ve doğal çevreyi koruyan bir ahlâk felsefesinin somut uygulamasını sunduğunu görürüz. Hz. Peygamber’in savaşla ilgili emir ve uygulamaları, özellikle doğal ve fizikî yapıya verilen zararın önlenmesi açısından son derece önemlidir. O’nun savaş hukuku anlayışı, sadece insanın canına değil, aynı zamanda doğal çevreye ve fizikî yapıya da zarar vermeyi yasaklayan evrensel bir ahlâkî çerçeve sunar. Bu ilkelerin, modern kitle imha silahları karşısındaki hukuki ve ahlâkî değerini ele almak ve konuya güncel bir perspektif açı kazandırmak gereklidir. Her konuda olduğu gibi O’nun devlet başkanı ve ordu komutanlığı sıfatı, savaş hukukunda vahyin sınırında belirleyici olandır. Özellikle kimyasal, biyolojik ve nükleer (KBN) silahlar ile katil robotların yol açtığı tahribat, Hz. Peygamber'in savaş ahlâkı ile tezat teşkil eden en somut örnekleridir. Bu bağlamda, Hz. Peygamber'in savaşta dahi çevreyi ve medeniyetin yapıtaşlarını koruma çabası, modern dünyanın savaş ahlâkına ışık tutacak niteliktedir. Bu çerçevede

  • Hz. Peygamber'in gazveleri ve uygulamaları,
  • Savaşta çevre, canlılar ve tabii yapıların korunmasına ilişkin sünnî prensipler,
  • Günümüzün kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlarının (KBN) sonuçları,
  • Uluslararası hukuk ve İslam hukukunun savaş ahlâkı açısından kıyaslaması
  • KBN silahlarının analiz metinlerinin stratejik önemi ve yaptığı tahribatların sonuçlarının ortaya konulması önem arz etmektedir.

Zira bu mesele, sadece savaşla ilgili değil; hikmet, sorumluluk, ahlâk ve adalet kavramlarının ne ölçüde yaşatıldığıyla doğrudan ilgilidir.

 

  1.  Hz. Peygamber'in Sünnetinde Doğal ve Fizikî Yapının Korunması: Sünnetin Koruyucu Ufku

İslam’ın ilk yıllarından itibaren savaş, hem savunma hem de adaletin tesisi için başvurulan zorunlu bir araç olmuştur. Ancak bu zorunluluk, sınırsız ve ilkesiz bir şiddet hakkı anlamına gelmemiş; bilakis Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnekliğinde savaşın bile ahlâkî ve çevre merkezli sınırlara tabi olduğu açıkça gösterilmiştir. Hz. Peygamber’in savaş hukuku uygulamaları, Kur’ân’ın “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, ama aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (el-Bakara, 2/190) ayetiyle şekillenmiş; “ölçülülük (i’tidâl)”, “zulüm yasağı” ve “masumun korunması” gibi temel ilkeler doğrultusunda yürütülmüştür.

İslam hukukunun temel prensiplerinden biri olan “Lâ darara ve lâ dırâr” (zarar verme ve zarara zararla karşılık verme) kaidesi, Hz. Peygamber’in savaş hukuku anlayışının merkezinde yer alır. Savaş, her ne kadar doğası gereği bir zarar verme eylemi olsa da, bu ilke tahrip ve yıkımı asgari seviyede tutmayı zorunlu kılar. Hz. Peygamber’in savaşta masumlara (kadın, çocuk, yaşlı), mabetlere ve din adamlarına dokunulmaması yönündeki emirleri bu ilkenin en belirgin yansımalarıdır: “Allah yolunda savaşın, fakat aşırıya gitmeyin. Hayvanlara eziyet etmeyin, ağaçları kesmeyin, ekinleri yakmayın. Savaşta kadınlara, çocuklara ve yaşlılara dokunmayın. Manastırlardaki rahiplere dokunmayın.”

Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “ağaçların kesilmemesi, hayvanların öldürülmemesi ve yaşlı, kadın ve çocukların hedef alınmaması, ekinlerin yakılmaması” şeklindeki kesin talimatı, savaşta dahi doğal çevrenin bir yıkım hedefi olmadığını gösterir. Bu yasak, sadece düşmanın gıda kaynaklarını tahrip etmeyi önlemeyi değil, aynı zamanda savaş sonrası barışın ve yeniden imar ve ümranın temelini atmayı amaçlar. Bu doğrultuda Hz. Ebû Bekr’in (r.a.) orduya verdiği emirlerle de Hz. Peygamber’in savaş hukukuna uygun bir şekilde bu durum devam ettirilmiştir. Çünkü İslam savaş hukukunda doğal ve fiziki çevrenin korunması bir istisnâ değil aksine asıl bir kâidedir.

Bir bölgenin doğal dengesini bozmak, sadece o anki düşmana değil, gelecekteki nesillere de zarar vermek anlamına gelir. Hz. Peygamber’in bu yaklaşımı, savaşı bir tahrip aracı olmaktan çıkarıp, zorunlu bir savunma eylemi olarak tanımlamıştır diyebiliriz. Bu talimatlar, savaşın sadece düşman askerlerini etkilemesi gerektiğini, düşman ülkesinin ekonomisini ve ekosistemini hedef almaması gerektiği şeklinde de sonuç çıkarmak mümkündür. Hz. Peygamber’in, özellikle ağaçların kesilmesini ve ekinlerin yakılmasını yasaklaması, doğal kaynakların korunmasına verdiği değerin en çarpıcı kanıtı olsa gerek. Ancak günümüz savaşlarında durum hiçte böyle değildir.

Bu yaklaşım belirtildiği üzere Hz. Ebû Bekr (r.a.) ve daha sonraki halifelerin dönemlerinde de aynı şekilde devam etmiştir. Onun halife olduğu dönemde, Suriye’ye gönderdiği ordunun komutanı Yezid b. Ebî Süfyan’a şu meşhur talimatı vermiştir: “Hainlik yapmayın, ganimetleri çalmayın, ihanet etmeyin, anlaşmayı bozmayın, ölülerin azalarına dokunmayın, çocukları, yaşlıları ve kadınları öldürmeyin, hurma ağaçlarını kesip yakmayın, meyve veren ağaçları tahrip etmeyin, yiyecekleri telef etmeyin, koyunları, sığırları ve develeri öldürmeyin. Manastırlardaki Hristiyanlara dokunmayın.” Bu emirler, İslam devlet ve savaş ahlâkının sadece doğal ve fizikî yapıyı değil, aynı zamanda canlı türlerinin tamamını, hayvanları ve bitkileri koruma altına aldığını gösterir. Bu, savaşın getirdiği yıkımın, sadece insanlara değil, tüm yaşama yönelmesini engelleme çabasıdır.

Savaşın asıl sebebinin a) saldırı ve dine düşmanlık, b) küfür olmasına göre genel anlamda İslam hukukunda meşru savaş sebeplerini sıralamak gerekirse;

  • Allah yolunda (fî sebilillah) savaş
  • Savunma amaçlı savaş
  • Devam eden bir savaşın kesintiye uğradıktan sonra tekrar devam etmesi
  • Gayr-i müslim bir devletin tebaasında olan Müslümanların haksızlığa uğramaları neticesinde yardımda bulunma savaşı
  • Cezalandırma savaşı

Bu savaş nedenlerinin temelinde Hz. Peygamber’in savaş hukuku anlayışının savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda dahi medeniyeti ve yaşamı koruma misyonunu üstlenmesi anlayışı/aslı yatmaktadır. Savaşın amacı, düşmanın tamamen yok edilmesi değil, zulmün ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenle, düşmanla savaşılırken bile onların yaşam kaynaklarına ve medeniyet eserlerine kasten zarar vermek yasaklanmıştır.

Genel anlamda sünnette yer alan bilgilerden hareketle İslam medeniyetinin, imar ve ümran anlayışının savaş hukukuna yansımaları Batı’nın çok ilerisinde olduğu âşikârdır. Özellikle ekoloji ve habitat yaklaşımlarının hukuki yararları düşünüldüğünde imana dayalı sağlam bir bilinç oluşturulmuştur:

  1. Büyük Savaş: Nefis ile mücadele
  2. Kur’ân ve Sünnet çizgisinde ayrılmama
  3. Fitneden uzak durma
  4. Allah yolunda savaşmada kararlılık ilkesi
  5. Savaşı temenni etmeme ve savaşın meşruiyetini açıklama kuralı
  6. Öncelikle barışın korunmasına yönelik çaba ve savaşın zorunluluk bildirmesi
  7. Savaşanlarla savaşma ve sürekli teyakkuz halinde olma
  8. Düşmanla karşılaşınca dua etme ve İslam’a davet etme
  9. Lâ darar ve lâ dırar (Zarar ilkesi)
  10. Savaş ahlâkında yıkımdan kaçınma ilkesi
  11. Canlı varlıklara zarar vermeme ilkesi
  12. Tarım alanlarına ve suyun korunmasına dair uyarılar
  13. Savaşta ölçü ve temkin
  14. Savaşa bilfiil katılmayanları öldürmemek
  15. İşkence ve zulüm ile öldürmemek
  16. Esir veya hayvanları ateşle yakmak suretiyle öldürmemek
  17. İnsan (müsle) ve hayvanların organlarını kesmemek
  18. Kadın esirlerle gayrimeşru münasebette bulunmamak
  19. Harb esirlerini kalkan yapıp onlarla düşmana yaklaşmamak
  20. Doğaya zarar vermemek
  21. İhtiyaçtan fazla hayvan kesmemek
  22. Düşmanı yenip topraklarını fethettikten sonra katliama girişmemek
  23. Ahde vefasızlık ve hainlik yapmamak
  24. Devletlerarasında yapılan antlaşma neticesinde yasaklanan fiilleri işlememek gibi daha çok sayılabilecek hususlar.

Bu umde ve dayanaklar sadece merhamet değil, aynı zamanda ekolojik bir bilinç yükü taşır. Savaş ortamında bile hayatın devamlılığını sağlayan unsurların korunması, İslam’ın savaş fıkhını evrensel hukukla buluşturan bir yönü olarak dikkat çeker. Bu asıllar, savaşın çevreye zarar vermemesi gerektiği yönünde erken dönem İslam düşüncesinde bir bilinç bulunduğunu gösterir. Modern çevre hukuku açısından değerlendirildiğinde bu yaklaşımlar, bugün hâlâ evrensel düzeyde tartışılan “savaşta çevresel zarar” ilkesiyle birebir örtüşür. Savaşın meşru kılındığı durumlarda bile Hz. Peygamber, keyfi yok etmeye, toplu imhaya ve cezalandırıcı şiddete asla izin vermemiştir. Savaş hukukunu zulüm aracı olmaktan çıkarıp, adaletin korunması için tahribatı sınırlandırıcı ilkeler olarak belirlemiştir. Bu yönüyle İslam’ın savaş hukuku, günümüzdeki uluslararası insancıl hukukla büyük oranda örtüşür.

Ancak Sünnet’in koruyucu ufkuyla bugünün modern devlet pratikleri arasında ciddi bir gerilimin ve uyuşmazlığın olduğu İsrail’in Gazze’ye olan saldırılarında kendini göstermiştir. Çünkü modern devlet ve savaşta güç arzusu kimyasal, biyolojik ve nükleer silahların (KBN) ile katil robotların hukuka sığmayan anatomisini ortaya çıkarmıştır. Modern devletin en baskın vasfı, denilebilir ki; “meşru fiziksel tekele sahip” olma arzusudur. Ancak bu tekel, meşruiyet sınırlarını aşmaya başladığında, şiddetin hedefi sadece düşmana yönelmemiş; çevre, toplum, insanlık ve yaratılmış bütün varlık olmuştur. Bu noktada da kimyasal, biyolojik ve nükleer (KBN) silahlar ve katil robotlar bu uç örneğin aşırılığını temsil eder. Bu patlatıldığında sesli ancak sessiz hale döndüğünde ortaya çıkan kıyamet yani KBN silahların etkisi yalnızca savaş esnasında değil; yıllar süren genetik bozulmalara, toprak kirlenmesine ve ruhsal çöküntülere yol açmaktadır. Bu sessiz kıyamet Oppenheimer'ın Manhattan Projesi’nden sonra sarf ettiği, “Artık ölüm olduk biz, dünyanın yok edicisi, ölüm oldum (ölümün yeniden keşfi),” sözü bu kıyamet hâlini özetlemektedir (“Küçük Çocuk–Little Boy”, “Şişman Adam–Fat Men”). KBN, devletler hukukunda denetimsiz alanı ortaya çıkarmıştır. Hâlbûkî KBN silahların kontrolü adına birçok uluslararası anlaşma yapılmıştır. 1925 Cenevre Protokolü, 1972 Biyolojik Silahlar Sözleşmesi ve 1993 Kimyasal Silahlar Sözleşmesi bunlar arasındadır. Ancak uygulama pratiği, bu sözleşmelerin kâğıt üzerinde kaldığını göstermektedir.

  1. Modern Savaşlar ve Kitle İmha Silahları (KBN ve Katil Robotlar)

Modern çağın en yıkıcı ve izahı güç gelişmelerinden biri, kimyasal, biyolojik ve nükleer (KBN) silahların sistemli biçimde kullanılmasıdır. Bu silahlar yalnızca düşman unsurları değil; ormanları, hayvan türlerini, su kaynaklarını, hatta iklimi dahi hedef alabilecek güçtedir. Oysa İslam savaş hukukunda, düşmanla savaşırken dahi adaletin, ölçülülüğün ve doğal düzenin korunmasının esas olduğu vurgulanmış, bu husus özellikle, anlatıldığı üzere, Hz. Peygamber’in sünnetinde dikkatle uygulanmıştır.

Bugün gerek uluslararası sözleşmelerde gerekse devletler hukukunda KBN silahların kontrol altına alınması hedeflenmişse de, bu silahların üretimi, saklanması ve hatta dolaylı yollarla kullanımı devam etmektedir. Filistin, Irak, Suriye ve uzak doğu örnekleri bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Modern savaş artık yalnızca cephede topla tüfekle değil; laboratuvarlarla, ekranlarla ve insansız sistemlerle yapılmaktadır. Kitle imha silahları yalnızca insanı değil, doğayı, tohumu, yağmuru da hedef almaktadır.

Günümüz dünyasında savaşın doğası, teknolojik gelişmelerle birlikte, özelliklede yapay zekâ ve savaş robotları (katil robotlar) sayesinde, büyük bir değişim geçirdiği ortadadır. Kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar (KBN) gibi kitle imha araçları, insanlığın varlığını dahi tehdit eden yeni bir tahrip seviyesi getirmiştir. Bu noktada hukukun temel işlevi ve devletin zecri kuvveti gibi kavramlar yeniden sorgulanmalıdır.

Hukuk, toplumu düzenleyen ve devlet müeyyidesiyle kuvvetlendirilmiş kaideler bütünüdür. Hukuk normlarının, din ve ahlâk kaidelerinden en belirgin ayırt edici özelliği yaptırımlı, müeyyideli ve zecr kuvvetine sahip oluşudur. Hukukun genel teorisinde, hukukun fonksiyonları adalet, düzen ve ihtiyacı karşılama olarak karşımıza çıkar. Güçlü bir felsefe ve irade ile desteklenmedikçe bu fonksiyonların ahenkli bir şekilde çalışması mümkün değildir. Bu noktada, kimyasal, biyolojik ve nükleer silahların (KBN) üretimindeki devletlerin amacı nedir? Bu silahların kullanımı, ideal hukuka ulaşmak ve somut menfaatlere hizmet etmek midir? Yoksa yaşam, güvenlik ve savunma hakkı mıdır?

Modern çağda savaşın ahlâkî sınırları, kitle imha silahlarının ortaya çıkışıyla ciddi bir sınama altına girmiştir. Hukukun toplumu düzenleyen ve devlet gücüyle desteklenen yaptırımlar bütünü olduğu düşünüldüğünde, bu silahların kullanımı hukukun temel ilkeleriyle çelişir. Hukukun adalet, düzen ve ihtiyaç gibi fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için güçlü bir felsefe ve irade gereklidir. Bu bağlamda, devletlerin kimyasal, biyolojik ve nükleer silah üretme amacı, adalet ve ideal hukukla bağdaşır mı? Yoksa yaşam ve güvenlik hakkını hiçe mi sayar? Neden kimyasal-biyolojik ve nükleer silahlara ihtiyaç duyarız ki? İslam'ın en yüksek prensipleri olan “emr-i bi’l-ma‘ruf ve’n-nehyi’l-münker”, “rabbaniyet ve ubudiyet” gibi ilkeler bu üç silah (KBN) ve diğerlerinin insanlığa hayır getirmeyeceğinde müşterektir. Bu umdeler, insanlığın aleyhine çalıştırılacak ilkeler değildir. Temel haklar bağlamında, bu tür silahların üretimi, kişiyi aşan bir sorun olduğu için, tam bir devletler ve şirketler sorunudur.

KBN üretimlerinin temel hakları aştığı ve devletler ile şirketlerin sorumluluğu altında olduğu açıktır. Ancak asıl üzerinde dikkatle durulması gereken önemli mesele, insanın güç, iktidar ve egemenlik hırsının bu silahların kullanımına zemin hazırladığıdır. Bu, sadece uluslararası sözleşmelerin değil, aynı zamanda vicdanın da sorgulanması gereken bir sorun olmalıdır.

Suç ve ceza kavramlarını düşündüğümüzde, bu silahların kullanımıyla ilgili kanunilik prensibi öne çıkar. Özellikle bu konuda şirketlerin getirdiği felaketler sorgulanmalı ve faaliyetleri durdurulmalıdır. Ancak asıl tehlikeli olan, insanın güç, iktidar ve egemenlik hırsının önüne nasıl geçileceği sorunudur. Bu durum, -ilgisi olmasa bile- orman yangınları ve deprem silahı gibi doğal felaketlerin bile bir ülkeyi dize getirebileceği yönünde komplo teorilerine zemin hazırlamaktadır. Komplo teorisi peşinde değiliz ama içimiz yanıyor. Orman yangınları yüzünden telef olan mevcudatın Allah indinde hiç mi değeri yoktur? Göç sorunu ise apayrı bir sosyolojik ve fiziksel savaş etkisidir.

Suçlar basit, itiyadi, kişiler aleyhine, topluluk aleyhine, âdî ve siyasî suç olarak değerlendirilir. Kimyasal-biyolojik ve nükleer silahlar ile katil robotların kullanımı, ani ve mütemadi etkileriyle bu sınıflandırmanın çok ötesindedir. İnsanın canını hiçe sayan, insanlığın izzetini aşağıya çeken bu eylemler, psikolojik ve sosyolojik olarak da yıkıcı etkiler meydana getirmektedir. Çevreye ve iklime verdiği zararlar ise cabasıdır.

Hukuki düşünüşte, insan aklı daima soyutlama yaparak genel kavramlara ulaşma eğilimindedir. Bu eğilim, savaş gibi sosyal olaylarda da kendini gösterir. Tek tek oluşan olayların tekrarlandığını gören insan, genellemeler yaparak soyut kurallara ulaşır. Böylece, kişilerin ve devletlerin yaptıkları antlaşmalarla bir düzen oluşturulur. Ancak bu düzenin neresinde vicdanlar, insan ahlâkı ve imar etme çabası yer almaktadır?

Bu düzen, kişilere ve devletlere ödevler ve yetkiler tanır. Savaşlar eskiden konvansiyonel olarak yapılırken, artık kimyasal-biyolojik ve nükleer silah ve katil robotlarla yapılmaktadır. Bu silahlar, sivil halk üzerinde büyük etkiye sahipken, hayvan, bitki ve doğal çevre üzerindeki etkisi de küçümsenemeyecek kadar fazladır. Kimyasal ve biyolojik silahların ucuz olması ve kolay elde edilebilir olması onları daha da tehlikeli yapmaktadır. 1925 Cenevre Protokolü ile kimyasal ve biyolojik silahların kullanımı yasaklanmış olmasına rağmen, II. Dünya Savaşı'nda bu anlaşma çiğnenmiştir. Bugün de bu silahlar temin edilmekte ve kullanılmaktadır. İran’a nükleer çalışmalarını durdur diyenlerin, İsrail’in elindeki nükleer silahları sorgulamaması ise ikiyüzlülüğün bir göstergesidir.

Ceza hukukuna göre, kimyasal-biyolojik ve nükleer silahların kullanımıyla ortaya çıkan ölüm ve zararlarda, illiyet bağı, kusur yeteneği gibi konularda ciddi bir hukuk kaosu baş göstermiştir. Suçun unsurları bağlamında fiil tanımı, hareket, netice, illiyet bağı gibi temel kavramlarda karışıklıklar yaşanmaktadır. Devletlerin cezai ehliyeti var mıdır? Bu suçlara karşı yaptırımlar nasıl olmalıdır? Özellikle “kısas” ilkesi düşünüldüğünde, kim kimden kısas hakkını talep edecektir? Aslî, bedelî, tabî ve tamamlayıcı cezalar anlamında, bu suçlar uluslararası hukukta nasıl tanımlanmıştır? En önemlisi, İslam hukukunun bu soruya cevabı ne olmalıdır?

Bulunduğumuz süreç göz önüne alındığında, Rusya-Ukrayna, 12 Gün Savaşı gibi pek çok savaş ve terör olayında kimyasal ve biyolojik silahların kullanıldığı görülmektedir. Uluslararası kısıtlamalara ve yasaklara rağmen ülkeler bu silahları geliştirmeye devam etmektedir. Gelecekte neler olacağı ise büyük bir endişe kaynağıdır. Bugün dahi kimyasal ve biyolojik silahların çok kolay bir şekilde temin edilip kullanılıyor olması, uluslararası hukukun yaptırım gücünün ne kadar zayıf olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle bu silahların terör örgütlerinin eline geçme potansiyeli, nesilleri ve ekosistemleri harap edebilecek büyük bir tehlike oluşturmaktadır.

Bu durum, modern hukukun karşı karşıya kaldığı temel bir kaosa işaret eder. Kimyasal-biyolojik- nükleer silahlar ile katil robotların kullanımıyla ortaya çıkan suç ve cezalar, illiyet bağı, kusur yeteneği gibi ceza hukuku kavramlarını karmaşık hale getirir. Devletlerin cezai ehliyeti ve bu suçlara karşı uygulanacak yaptırımlar, uluslararası hukukun en tartışmalı konularından olduğu ifade edilmişti. Bu noktada, İslam hukukunun “kısas” ve “zarar” ilkeleri gibi kavramlar çerçevesinde verdiği cevaplar, modern hukuktaki boşlukların doldurulması için kritik bir kaynak niteliğindedir.

III. Ceza Hukuku ve Kusur Bağlamında KBN Silahların Tanımı ve Cezai Sorumluluk

1. Failin Görünmezliği: Suçun Zımnîleştirilmesi

Modern savaş araçlarının en sorunlu yönlerinden biri, fiil ile fail arasındaki mesafenin korkunç derecede açılmasıdır. KBN silahların kullanımı genellikle emir-komuta zinciri içinde yapılır ve çoğu kez asıl karar verici hukuken tanımlanmaz. Bu da, cezai sorumluluğun belirlenmesini güçleştirir. Cezai sorumluluğun kime atfedileceği sorunu kasıtlı bir biçimde karanlıkta bırakılır.

Klasik ceza hukukunda suçun maddî unsuru (fiil), manevî unsuru (kast-kusur) ve hukuka aykırılık unsuru birlikte değerlendirilir. Ancak KBN silahların devreye girdiği yerde “fail kimdir?” sorusu muğlâklaştırılır. Kimyasal, biyolojik ve nükleer silahların “gizli imha” kapasitesi, suçu âdeta görünmez kılar. Çünkü öldüren belli değildir; komutan mı, üretici mi, yazılım tasarımcısı mı? Hukukî sorumluluk bulanıklaşır. Böylece cezanın şahsiliği ilkesi boşa çıkartılmış olur. Bu nedenle de cezalandırılacak kişiyi bulmak imkânsız hâle gelir. Bir emirle başlayan savaşta devamı savaşma sanatını gerektiren binlerce teknik unsurla devam eder. Ve bu durumda ne şehri yakan, yok eden pilotu ne de düğmeye basan teknisyeni doğrudan cezalandırma imkânı mevcut olur. KBN bir silah sonucu doğan ölümlerde fâilin kastı yoksa, sorumluluk neye göre tayin edilecektir? Oysa İslam ceza hukukunda cezai sorumluluk, ancak: “Ceza, şahsî kusurla kayıtlıdır.” (el-En‘âm 6/164) şeklinde ifadesini bulur.

 2. Fıkıhta Cezai Kusur ve Takdir Yetkisi

İslam hukukunda ceza yargılamasının esası, kesin delil ve şahsî kusurdur. Şüphe varsa, ceza düşer. Bu kural, KBN silahların yol açtığı ölümlerde sorumluluğu tespit etmeyi daha da sorunlu hale getirir.

Bu bağlamda zararın kaynağı bilinemezse, fâilin niyeti sabit değilse, ceza uygulanamaz. İslam ceza hukukunun bu yönü, modern savaş teknolojileri karşısında hem bir koruma kalkanı hem de sorumluluğu tayin edememe açmazı olmalıdır. Modern ceza hukuku ise bu alanda genellikle “kurumsal kusur” veya “kolektif suç” kavramlarına başvurur. Ancak bu kavramlar da soyutluk ve ispat sorunu nedeniyle çoğu zaman yalnızca tarihî belgelere dönüşür; fiilen bir yargılamaya varamaz.

 3. Kitle İmha Silahlarının “Meşruiyet” Sarmalı

KBN silahlar çoğu kez “caydırıcılık” argümanıyla meşrulaştırılmıştır. Ancak bir kötülüğün başka kötülükle dengelenmesi ne fıkıhta ne de modern ceza hukukunda hukukî bir zemine sahiptir. Eğer caydırıcılık, KBN silahlar için bir meşruiyet gerekçesi ise, neden her devlet bu silahlara sahip olamıyor? Yoksa bu caydırıcılık, “bizde var, sizde olmasın” diyen bir tahakküm müdür?

Hukukun temel ilkesi olan eşitlik burada açıkça çiğnenmiştir. Büyük güçlerin dokunulmazlığı, küçük devletlere karşı hem ahlâksızlık hem de çifte standart üretmektedir. İslam ceza hukukunda “hukuk önünde eşitlik”, adaletin gerçekleşmesinin temelidir. Cezayı tayin edenin iktidar büyüklüğüne göre değil, suçun mahiyetine göre hareket edilmesini gerektirir.

Sonuç ve Değerlendirme: Ebedi İlkeler ve Modern Çıkmazlar

Hz. Peygamber'in savaş sünneti, savaşın yıkıcı etkilerini en aza indirmeyi, masumları, doğal çevreyi ve fizikî yapıları korumayı hedefleyen eşsiz bir ahlâkî ve hukuki çerçeve sunar. O, savaşın bir tahrip aracı değil, zulmü ortadan kaldırma ve adaleti tesis etme amacı taşıyan bir eylem olduğunu göstermiştir. Bu yaklaşım, günümüzde kitle imha silahlarının yol açtığı tahribat düşünüldüğünde, daha da anlamlı hale gelir. Kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar ile katil robotlar, Hz. Peygamber'in yasakladığı eylemlerin en ekstrem ve en yıkıcı formlarıdır.

Uluslararası hukukun ve modern devletlerin, savaşın etik sınırlarını belirleme konusundaki yetersizliği, İslam savaş hukukunun sunduğu prensiplere olan ihtiyacı daha da artırmıştır. İslam ceza hukukunun bu tür suçlara karşı getirebileceği çözümlerin incelenmesi, uluslararası hukuktaki boşlukların doldurulması açısından büyük önem taşır. Zira Hz. Peygamber'in sünneti, savaşın mantığını ve tahrip edici gücünü sınırlandırmak için evrensel bir kılavuz sunmaktadır. Bu ilkeler, “adalet”, “vicdan” ve “merhamet” gibi temel değerlerin savaş koşullarında dahi terk edilmemesi gerektiğini hatırlatır.

Günümüzde kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar ile katil robotların yol açtığı tahribat ve hukuki karmaşa ise, Hz. Peygamber’in sünnetiyle koyduğu sınırların çok ötesindedir. Modern devlet ve şirketlerin güç ve çıkar mücadelesiyle şekillenen KBN silahlarının kullanımı, savaş hukukunda yeni bir kriz alanı yaratmakta; ceza hukuku ve uluslararası hukuk açısından büyük sorunlar doğurmuştur.

İslam hukukunun temel ilkeleri, insan aklı, adalet ve hikmet bağlamında, KBN silahlar ile katil robotların kullanımına karşı güçlü bir eleştirel duruş sergilemektedir. Bu ilkeler, sadece savaş hukukunu değil, aynı zamanda insanlık onurunu ve doğal çevrenin korunmasını da içine alan geniş bir açı sunar.

Hz. Peygamber’in savaş sünneti ve siyer kaynaklarının ortaya koyduğu etik ve hukukî perspektifler, günümüz savaş hukukunun ve uluslararası toplumun KBN silahlar ile katil robotlar gibi yıkıcı teknolojilere karşı geliştirmesi gereken normatif standartlar için vazgeçilmez bir referans noktasıdır. Bu miras, insanlığın barış ve adalet idealine ulaşmasında hem tarihî hem de güncel bir rehberdir.

Hz. Peygamber’in savaş ahlâkı, savaşın vahşi doğasına karşı bir kalkan görevi görür. Modern kitle imha silahlarının yarattığı yıkımla doğal ve fizikî yapıya zarar vermeyi yasaklayan sünnet, tam bir tezat içindedir. Hz. Peygamber’in ilkeleri, savaşın bir medeniyet yıkımı değil, bir düzen kurma aracı olması gerektiğini vurgular. Bu ilkeler, modern dünyada uluslararası sözleşmelerin yaptırım gücünün yetersiz kaldığı bir zamanda, savaşın etik ve ahlâkî sınırlarını yeniden düşünmemiz için güçlü bir çağrı niteliğindedir. Kitle imha silahları, insanlığın varlığını tehdit ederken, sünnetin ebedi ilkeleri, vicdanın ve ahlâkın yol göstericiliğini korumaktadır.

İslam hukukunun temel ilkeleri, insan aklı, adalet ve hikmet bağlamında, KBN silahlar ile katil robotların kullanımına karşı güçlü bir eleştirel duruş sergiler. Bu umde, dayanak ve ilkeler, sadece savaş hukukunu değil, aynı zamanda insanlık onurunu ve doğal çevrenin korunmasını da kapsayan kapsamlı çerçeve bir sunar.

Kaynaklar

  • Buhari, Muhammed b. İsmail. el-Camiu's-sahih.
  • Müslim, b. el-Haccac. el-Camiu's-sahih.
  • Kılıç, Hüseyin. İslam Hukuku Açısından Savaş, Silahlanma ve Kitle İmha Silahları.
  • Schacht, Joseph. An Introduction to Islamic Law.
  • Vahab, H. Ahmet. İslâm Hukukunda Uluslararası İlişkiler.
  • Güncel Haber Kaynakları, Uluslararası Antlaşmalar ve Savaş Hukukuna İlişkin Belgeler.
  • Birleşmiş Milletler Silahsızlanma İşleri Ofisi, "Kimyasal Silahlar Sözleşmesi", 1997.
  • Cenevre Protokolü (Gazların ve Bakteriyolojik Silahların Kullanımının Yasaklanmasına Dair Protokol), 1925.
  • Çelik, Y. (2019). Türkiye’de Uluslararası Hukukta Kitle İmha Silahlarının Denetimi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 68(2), 213–242.
  • El-Alâ, M. (2018). Islamic Ethics of War and Peace: The Prophet Muhammad’s Guidelines for Combat. Journal of Islamic Studies, 29(3), 345–367.
  • Khan, Z. (2020). The Concept of Justice and Punishment in Islamic Criminal Law. Islamic Law and Society, 27(1), 50–79.
  • Oppenheimer, J. R. (1945). The Manhattan Project and Ethical Reflections. Bulletin of Atomic Scientists, 1(1), 7–10.
  • Qaradawi, Y. (2005). The Ethics of War in Islam. Islamic Book Trust.
  • Shaw, M. (2017). International Law and the Protection of the Environment during Armed Conflict. Cambridge University Press.
  • UN Office for Disarmament Affairs. (2023). Chemical, Biological, Radiological and Nuclear (CBRN) Weapons. https://www.un.org/disarmament/wmd/cbrn/

 

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul