“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a aid olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır.”[1] diye buyurdu yerin, göğün ve her ikisi arasında bulunanların kendisine aid olduğu, eşi, benzeri ve hiçbir ortağı bulunmayan, kâinatı kapsayan egemenliğin sahibi Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ!..
Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.), “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı meşhur tefsirinde bu ayet hakkında şunları söyler:
“Burada ‘yerde’ ifadesi tahsis için değildir, ‘dabbe’ yalnızca dört ayaklı canlılar zannedilmesin diye bütün canlılara aid bir genelleme yapmak içindir ki, insan da bunlar arasındadır. Yani gerek insan, gerek diğer canlıların rızkı, kuvveti, gıdası ve beslenmesi, yaşamak için gerekli olan bütün şartlar ve sebebler Allah’a aiddir, O’ndandır. Tabiî veya iradî o canlıların, o rızka kavuşması, Allah’ın yükümlülüğü altındadır. Gerçi yaşatmak istemediği vakit, rızkını kesiverir ve O kesince kimsenin vermesine imkân ve ihtimal yoktur. Fakat yaşatmak istediği sürece de bütün âlem onu önlemeye ve engellemeye çalışsa, yine de göndereceği rızkı gönderir.
(O, her birinin) karar ettiği yeri de bilir, emaneten bulunduğu yeri de bilir. Durduğu, oturduğu yeri de bilir, gezdiği, dolaştığı yeri de bilir. Yattığı yeri de bilir, öleceği yeri de bilir veya öleceği vakti de bilir. Bütün bunları bilir ve ona göre rızkını verir.
Bütün o kımıldayan canlılar, rızıkları, müstekarları, müstevda’ları takdir olunup ‘Levh-i Mahfûz’a yazılmış, Allah’ın ilminden yaratılış alanına çıkarılmıştır ki, bu kitabı görebilen melekler, oradaki yazıyı açıktan okur ve anlarlar.
İşte Allah’ın ilim ve kudreti böyle geniş ve fazl û kerem ile Rabblığı böyle kapsamlıdır. Şu hâlde insan rızkını, Allah’dan istemeli ve rızık için değil, Allah için çalışmalıdır. Rızık meselesi, o kadar endişe edilecek bir şey değildir. Allah’dan başkasından rızık beklemek boşunadır.”[2]
Reddedilmesi imkânsız gerçek budur!.. Bütün muvahhid mü’minler, hiçbir şübheye kapılmadan böyle iman ederler… Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’in helâl olarak beyân buyurdukları kazanç yollarının dışına çıkmadan, helâl dairede, imkânları ölçüsünce gayret edip çalışırlar ve katıksız iman ederler ki, yegâne Rabbleri Allah, onları rızıksız bırakmaz… Bundan dolayı rızıktan yana kuşkuya kapılmaz, tereddüd etmez ve asla korkmazlar… Onların bu tavırları, sapasağlam imanlarından ve yegâne İlâhları Allah Teâlâ’ya tevekkül, yani güvenip dayanmalarından kaynaklanır…
Muvahhid mü’minler, bu inançta oldukları için, Allah yolunda, hedefe doğru yürürken, Allah’dan başka hiçbir şeyden korkmaz, Allah’ın emirlerini yerine getirirken, kendilerinin ve çoluk-çocuklarının rızkından dolayı herhangi bir korkuya kapılıp endişe etmezler…
Yegâne hayat önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ni örnek edinerek İslâm’ı yaşamaya gayret ederken, başlarına gelecek imtihanlardan dolayı rızık konusunda herhangi bir korkuya kapılmamaları gerekir… Çünkü, “er-Rezzâk” Allah Azze ve Celle, kullarının rızkına kefildir… Ve rızık konusunda onları, altından kalkamayacakları güçlüklere düşürmez… Yeter ki, iman ehli mü’min müslümanlar, Rabbleri Allah’ın buyurduğu gibi davransınlar…
“Ey Âdemoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez.”[3]
“Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp savurma.
Çünkü saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı nankördür.”[4] diye buyurur Rabbimiz Allah Teâlâ ve iman ile itaat eden kullarını uyarır, israftan alıkoyar!..
Amr b. Şuayb’ın dedesi (Abdullah b. Amr b. el-Âs, r.a.)’dan rivayet edildi.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz, buna israf veya kibir karıştırmadıkça.”[5]
Helâlinden kazanılan ve israf etmeden harcanan rızık, hem şahsın kendisine, hem de ailesine yeterlidir… Bu, değişmez bir hakikattir… Hakikat bu olduktan sonra, hayırlı ümmetin en hayırlı nesli olan Ashâb-ı Kirâm’ı örnek edinen hiçbir muvahhid mü’min, Allah yolunda cihad ederken ve insanları İslâm’a çağırırken, rızık endişesi taşımaz, dosdoğru hak yolunda yürürken böyle bir endişe ona engel olamaz!..
Çünkü:
“Hiç şübhesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi Allah’tır.”[6]
“Kim Allah’dan korkup sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir.
Ve onu, hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır.”[7]
Bu delilleri şunun için sunduk ki, İslâm davetçisi olan muvahhid mü’minlerden hiçbiri, rızık meselesini ya da çoluk-çocuğun geçimini sağlamak için aşırı çalışmayı bahâne ederek, davet vazifesinde gevşek olmamalı ve geri kalmamalıdır… Dünyanın birçok yerinde İslâm dâvâsının yiğit erleri bulunmakta ve Allah yolunda bütün imkânlarla çalışmaktadırlar… Elleriyle, dilleriyle ve kalbleriyle emrolundukları gibi dosdoğru davranarak cihad eden katıksız iman sahibi bu muvahhid mü’minler, zaman zaman imtihana tâbi kılınmakta ve sabırları ölçülmektedir… Bol zamanlarda kulluk vazifelerini yapanlar, böyle bir imtihana tâbi tutulunca sabredip aynı vazifelerine imkânların el verdiği şekilde devam edebilirlerse, hem imtihanı kazanmış olurlar, hem de arzulanan başarıyı elde ederler…
Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“And olsun, Biz sizi, bir parça korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
Onlara, bir musibet isâbet ettiğinde derler ki: ‘Biz, Allah’a aid (kullar)ız ve şübhesiz O’na dönücüleriz.”[8]
Rasulullah (s.a.s.)’in iman ve cihad mektebinden yetişen Ashâb-ı Kirâm, Allah ve Rasulü (s.a.s.) bir şeyde hükmedince hemen tâbi olup itaat ediyor ve gereğini yerine getiriyorlardı…[9] Hiçbir itirazları ve bahâneleri söz konusu olmuyordu… Onlar, Allah için yaşıyor ve Allah yolunda ölmeyi arzuluyorlardı… Bu hayırlı ve faziletli tavırlarıyla kıyamete kadar hayırlı ümmete hem öncü hem de örnek oluyorlardı…
Onlar, “er-Rezzâk” Allah’a katıksız iman etmiş ve bütün dertlerini bir tek dert hâline, yani Allah’a sadık kul olma hâline getirmiş, rızık endişesinden dolayı kulluk vazifelerinde herhangi bir noksanlık gündeme getirmemişlerdi ya da vakitlerinin çoğunu çalışmak, dünyalık mal kazanıp servet biriktirmeye ayırmamışlardı… Yegâne Rabbleri Allah’ın ve önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in beyânlarına itaat etmiş, gerisini düşünmemişlerdi… Çünkü Allah’a tam güvenip dayanmış olan mü’min kulun tavrının bu olduğuna kesin inanmışlardı… Önderleri Rasulullah (s.a.s.), böyle buyurmuş, onlar da tâbi olmuşlardı…
Habbe b. Hâlid ve Sevâ’ b. Hâlid (r.anhuma) anlatıyorlar:
Rasulullah (s.a.s.), bir şeyi tamir etmekle meşgul iken O’nun yanına girdik. Biz de o işte, O’na yardım ettik. Sonra bize şöyle buyurdu:
“Başlarınız hareket ettiği (yani yaşadığınız) sürece, rızıktan ümitsiz olmayınız. Çünkü annesi insanı, kırmızı ve üzerinde hiçbir elbise olmayarak doğurur. Sonra Allah Azze ve Celle, onu rızıklandırır.”[10]
İbn Mes’ud (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Cebrail, hiç kimsenin rızkını tam olarak almadan ölmeyeceğini kalbime üfledi (bana vahyetti). Allah’dan korkun ve rızkı güzel bir şekilde taleb edin.
Rızkın size geç gelmesi, sizin onu, Allah’a isyan ederek talep etmenize sebeb olmasın. Bilin ki, Allah’ın katındakiler, ancak O’na itaatle elde edilir.”[11]
Bugün, çağın tağutları ve yerli uşakları tarafından işgal edilip şirk ve küfür kanunlarıyla yönetilen İslâm toprakları, fetihten önceki laik-demokratik bir devlet ile yönetilen Mekke’nin durumuna dönmüştür… İslâm’ın hükümleri reddedilmiş, yönetimden ve sosyal hayattan uzaklaştırılmış ve yasaklanmıştır…
Yegâne kanun koyucu hak ilâh Allah Teâlâ’nın yerine meclisler, İslâm’ın yerine laik-demokratik bâtıl düzen, Kur’ân-ı Kerim’in yerine anayasalar ve önder Rasulullah (s.a.s.)’in yerine her bölge kendince izinde gideceği bir önder, bir lider gündeme getirmiştir… Mü’min müslümanlar, böyle bir esaretin altında ve yüz yılı aşkın bir zillet içinde yaşamaktadırlar… Tağutların işgali gündeme getirdikleri ilk yıllar, onların zulmüne karşı direnen, mücadele eden ve yer yer savaşıp şehid düşen kahraman neslin çocukları ve torunları yıllar geçtikçe esaret hayatına alıştırıldılar… Onlar, gündemdeki gayr-ı İslâmî şirk yönetimlerini benimser oldular… “Ehven-i şerr” ya da “kötünün iyisi” anlayışıyla hareket ederek, gayr-ı İslâmî şirk yönetiminde ya yönetici ya da vekâlet vererek yerlerini aldılar… Rızık endişesi, ekonomik anlayışlar, bu gayr-ı İslâmî düzeni bu daha iyi yönetir düşüncesi “biz de Müslümanız” diye kitleleri etkisi altına alıp küfür ve şirk düzenlerine uyum sağlamalarında önemli rol oynadılar…
Gayr-ı İslâmî ve bâtıl bir din olan demokrasi, fâsid tevillerle “İslâm’a en yakın düzen” olarak takdim edilip küfürde hızlı hızlı, İslâm söz konusu olunca yavaş yavaş anlayışı düşüncelerde yer aldı… Demokrasi denilen bâtıl dinin birer mezhebi olan siyasî partiler, “Biz de müslümanız” diyen halk kitleleri arasında yer alıp kabul gördü… Aynı camide ya da mescidde namaz kılanların kimi şu partili, kimi bu partili olmaya başladı… “O gelmesin de falanca mı gelsin” anlayışı dillerde dolaşır oldu… Dillerde dolaşan, ellere bulaştı!.. Eller, asıl gibi olan vekilleri seçip, “ekonomiyi düzeltecek, rızık konusunda darboğazdan kurtaracak, sıkıntıları giderip düzlüğe çıkaracak” hayalî ifadelerle avunulur hâle gelindi…
Bu baştan sona yanlış olan ve İslâm’ın asla câiz görmediği anlayışlarla yapılan hareketlerin temelinde rızık endişesi olduğu malumdur… Şirk kanunlarıyla yöneten işgalci güçler, ölümü gösterip sıtmaya razı ettikleri bu durumdan İslâm davetçilerinin de etkilendiğini görüyor, dün İslâm’dan başka bir şeyi kabul etmeyen davetçilerin bazıları, gündemdeki propagandaların etkisi alanına girdikleri gözlenmektedir… Dün İslâm için, ümmetin kurtuluşu için coşup koşturanlar, bugün rızık peşinde coşup koşturuyor, vaktinin çoğunu çalışma alanına ayırıyor, servetine servet katmaya, daha rahat bir ortamda yaşamak için gayret gösteriyorlar… Bu seviyelerini korumak adına demokratlaşıp dâvâdan uzaklaşıyorlar… Onların bu tutumları, samimî dâvâ adamlarını şöyle veya böyle etkiliyor, sarsılmalarına zemin hazırlıyor…
“Hakdan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?”[12] diye buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ, hakdan sonra dalâlete, yani sapıklığa düşmenin sebebini de açıklıyor ki, insan kullarını, hele hele kendilerine hak apaçık belli olduktan, iman edip müslüman olduklarını ilân ettikten sonra kulları bu sapıklığa düşmesin diye uyarıyor!..
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah Azze ve Celle:
“Şübhesiz kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.
İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah’ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: ‘Size bazı işlerde itaat edeceğiz.’ Oysa Allah, sakladıkları şeyleri (sır olarak konuştuklarını) biliyor. Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?
İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah’ı gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar. Bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı.”[13]
Allah’ın rızasını kazanmak, İslâm’ın izzetini yüceltmek, ümmetin zillet hayatından kurtulup izzete kavuşmasını sağlamak için gayretle çalışan İslâm davetçileri, daha önce onların safında olup daha sonra haktan uzaklaşıp dalâlete düşenlerden ibret ve ders alarak, “Tevhid Durağı”nda sabırla durmaya ve direnmeye devam etmelidirler… Bu hayırlı ve güzel tavırlarıyla en iyi örnekliği ortaya koyup sapıklığa düşenlerin tekrar hakka dönmelerine önayak olmalı, diğer insanların da hidayet bulmalarına vesile teşkil etmelilerdir…
Muvahhid mü’minler, helâl rızıkları için çalışmalı fakat dünyevîleşmek için değil, başkalarına yük ve muhtaç olmamak için çalışmalıdırlar… Bütün zaman ve imkânlarını bu yola sarf etmeden, kifayet derecede hareket etmelidirler… “Er-Rezzâk” Allah Teâlâ, rızıklarını bereketli kılar ve hayırlı bir şekilde çoğaltır ve hayır yollarına harcamalarını nâsib eder…
Rızık endişesinden dolayı İslâm dâvâsı için gayret etmekte gevşeklik yapanların ya da dâvâyı terk edip sapanların yanı başında, yıllarca yaptıkları hizmetten dolayı yorulduklarını beyân ederek, “artık ihtiyarladık, bu iş gençlerin işidir, yıllarca bu dâvâ için çalıştık, bundan sonra diğerleri yapsınlar” gibi sözlerle kenara çekilenler, elbette doğru olmayan bir hâl içindedirler… İslâm dâvâsı, iman dâvâsıdır ve beşikten mezara bütün hayatı kuşatıcıdır… Bu mukaddes dâvânın taraftarları için yaş söz konusu olamaz… Mükellef olma yaşından son nefese kadar süren kulluk vazifesidir… Bu vazife, ölümle beraber sona erer… Ondan sonra rahmetle anılarak, örnek hayatı anlatılır, geride kalanlara ders olacak hatıraları dile gelir, cennet yarışındaki gayretleri hayırla anılır…
Şöyle buyurdu Rabbimiz Allah Teâlâ:
“Allah’a ve Rasulüne itaat edin ki, merhamet olunasınız.
Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın. O, muttakîler için hazırlanmıştır.”[14]
Bu cennet yarışında yaşlı mü’min müslümanlar ile genç mü’min müslümanlar arasında, üzerlerine düşen kulluk vazifelerini imkânlar dahilinde yapma konusunda hiçbir fark yoktur… Genç mü’minler ne kadar istekli iseler, yaşlı mü’minler onlardan daha isteklilerdir… Çünkü bu mukaddes yarışın sonu ve ödülü cennettir!.. Bu yarıştan kim geri kalabilir ki?..
Cennet için yarışan muvahhid ve muttakî mü’minlerin özelliklerini şöyle beyân buyurur Rabbimiz Allah Teâlâ:
“Onlar, bollukta da, darlıkta da infâk edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.
Ve çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’dan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar, yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir.
İşte bunların karşılığı, Rabblerinden bağışlanma ve içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) yapıp edenlere ne güzel bir karşılık (ecir var).”[15]
“Şu hâlde yarışmak isteyenler, bunun için yarışsınlar.”[16]
Bu yarış, dünyada izzet yarışı, ebedî âhirette ise cennet yarışıdır… Bu hayır yarışında hangi muvahhid mü’min boş bahâneler üretip geri kalabilir ki?.. Hiç biri!..
Çünkü o muttakî muvahhid mü’minler:
“Gerçekten, Rabblerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar,
Rabblerinin ayetlerine iman edenler,
Rabblerine ortak koşmayanlar.
Ve gerçekten Rabblerine dönecekler diye vermekte olduklarını kalbleri ürpererek verenler,
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.”[17]
Hayırda yarışıp öne geçen, Asr-ı Saadet’te yaşayan ümmetin en hayırlı nesli, kendilerinden sonra gelecek olan ümmetin muvahhid mü’minleri için en güzel örnek olmuşlardı… Onlar, cennet yarışında hiçbir tereddüd göstermeden öne atılan, canları ve mallarıyla Allah yolunda en son gayretlerini gösterip cihad edenlerdi…
Câbir b. Abdullah (r.anhuma) anlatıyor:
Birer kişi, Uhud günü Rasulullah (s.a.s.)’e:
-Ben öldürülürsem, benim nerede olacağımı bana haber ver! dedi.
Rasulullah:
“Cennette (olursun)!” buyurdu.
Bunun üzerine o kişi, elindeki yemekte olduğu hurmaları hemen yere attı ve savaşa girişti de şehid oluncaya kadar vuruştu.[18]
Asr-ı Saadet’te bunun örnekleri çoktur…
Bedir savaşında Rasulullah (s.a.s.):
“Haydi, eni göklerle yer (kadar) olan bir cennete kalkınız!” buyurunca, Umeyr b. el-Humâm el-Ensarî (r.a.)’ın tavrı, en güzel örneklerdendir…
Umeyr (r.a.), Rasulullah (s.a.s.)’in bu buyruğunu duyunca çok sevinmiş ve cennet ehlinden olmayı dilemiş, Rasulullah (s.a.s.) onun, cennet ehli olduğunu beyân edince, kılıcını çekip şehid oluncaya kadar müşriklerle çarpışmıştı…[19]
İslâm Tarihi okunup incelendiğinde bu olayların pek çok olduğuna şahid olunur… Tarihte dünyanın üç kıtasını fetheden ve oralarda İslâm’ın egemenliği gündeme getiren, adâleti ve huzuru sağlayan İslâm mücahidleri, Allah’ın rızası için gayret etmiş, cennet yarışında bulunmuşlardı…
Canlarını ve mallarını cennet karşılığında yegâne Rabbleri Allah’a satanların durumu bu idi!..
İşte böyle! Öncü neslin muvahhid mü’minleri böyle idiler… Hangi zaman, hangi mekân ve hangi imkân içinde olurlarsa olsunlar, yeryüzünde yaşayan her muvahhid mü’min böyle olmalı… Allah yolunda, Allah’a gereği gibi kulluk yapma konusunda asla bıkıp usanmamalı ve takati dahilinde gerek maddî, gerek manevî ne imkânı varsa harcamalıdır…
Çağın zalim tağutları tarafından işgal edilen İslâm topraklarında esaret altındaki mü’min müslümanlar, bulundukları durumda ânın vâcibini yerine getirmeli ve Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in buyurduklarına tereddüd etmeden tâbi olup itaat etmelidirler… Rabbimiz Allah’ın emri gereği, “Allah’ın ipi”ne, yani Kur’ân-ı Kerim’e, onunla beraber Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne hep beraber sımsıkı sarıldıkları zaman, cennet yarışı başlamış ve esaretten kurtuluş kapısı açılmış olur… İman, takva ve teslimiyet hakkıyla bir araya geldiğinde, “Allah’ın ipine” hep beraber sarılma gerçeği sağlanır…[20]
Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emir buyurduğu ümmetin vahdeti gerçekleştiğinde kendilerine va’dedilen düşmanlarına karşı galib gelme ve zafere ulaşma hakikati ortaya çıkar!..[21]
Asla değişmeyen Sünnetullah gereği yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ’nın va’di:
“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslâm’a ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.”[22]
[1] Hud, 11/6.
[2] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst. T.y. C. 4, Sh. 555. (Yenda Yayınları)
Sadeleştirilmiş nüsha, C. 4, Sh. 518-519. (Azim Yayınları)
[3] A’râf, 7/31. En’âm, 6/141.
[4] İsra, 17/26-27.
[5] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Libâs, B. 23, Hds. 3605.
İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2011, C. 3, Sh. 85, Hds. 2351.
Nûreddin el-Heysemî, Müsned-i Hâris-Buğyetu’l-Bâhis an Zevâid-i Müsned-i Hâris, çev. İshak Doğan, İst. 2020, Sh. 269, Hds. 565.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Libâs, B. 1. (Bab başlığında)
[6] Zariyat, 51/58.
[7] Talak, 65/2-3.
[8] Bakara, 2/155-156.
[9] Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulüne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” Ahzab, 33/36.
[10] Sünen-i İbn Mace, Kitabü’z-Zühd, B. 14, Hds. 4165.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, C. 15, Sh. 648-649, Hds. 22760-22761.
İbn Hibbân, Sahih-el-İhsân fî Takribi Sahih-i İbn Hibbân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2022, C. 4, Sh. 372, Hds. 3242.
[11] Hennâd b. es-Serî, Kitabü’z-Zühd, çev. Dr. Musa Akpınar, vdğ. İst. 2017, Sh. 257, Hds. 494.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, C. 3, Sh. 593, Hds. 2181.
Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2024, C. 7, Sh. 157, Hds. 7694.
İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı-Hadislerde Kanaat, çev. Enes Mermer, İst. 2013, C. 10, Sh. 87, Hds. 57.
Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakatu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, C. 10, Sh. 275, Hds. 1849.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Mehmet Bilici-Yaşar Güngör, İst. 2015, C. 6, Sh. 468, Hds. 6287. Bezzâr’dan.
[12] Yunus, 10/32.
[13] Muhammed, 47/25-28.
[14] Âl-i İmran, 3/132-133.
[15] Âl-i İmrân, 3/134-136.
[16] Mutaffifin, 83/26.
[17] Mü’minun, 23/57-61.
[18] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağâzî, B. 17, Hds. 88.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 41, Hds. 143.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-Cihad, B. 31, Hds. 3140.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye-Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, C.4, Sh. 54.
[19] Bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 41, Hds. 145.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 9, Sh. 378, Hds. 13196.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, C. 8, Sh. 167, Hds. 5853.
İbn Sa’d, Tabakât, çev. Prof. Dr. Hikmet Akdemir, İst. 2014, C. 3, Sh. 635.
İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe-Sahabe-i Kirâm Ansiklopedisi, çev. Naim Erdoğan, İst. 2009, C. 3, Sh. 555.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, C. 4, Sh. 15-16. İbnu’l-Munzir’den.
[20] Bkz. Âl-i İmrân, 3/102-103.
[21] Bkz. Mâide, 5/56.
[22] Muhammed, 47/7.


