19 Nisan 2026 - Pazar

Şu anda buradasınız: / / Sekülerleşme Perspektifinden Mahremiyetin Dönüşümü / Prof. Dr. M. Ali Kirman/ Doç. Dr. Talip Demir
SEKÜLERLEŞME PERSPEKTİFİNDEN MAHREMİYETİN DÖNÜŞÜMÜ / Prof. Dr. M. Ali KİRMAN/ Doç. Dr. Talip DEMİR

Sekülerleşme Perspektifinden Mahremiyetin Dönüşümü / Prof. Dr. M. Ali Kirman/ Doç. Dr. Talip Demir Doç. Dr. Talip Demir

Giriş

Son yıllarda kitle iletişim araçlarının hızla yaygınlaşmasıyla birlikte mahremiyet olgusu ile ilgili tartışmalar gündeme gelmeye başlamıştır. Günümüzde internet ve bilgisayar kullanımının çığ gibi büyüyerek yaygınlaşması[1] neticesinde mahrem alanla alakalı ciddi eleştirilerin ve serzenişlerin ortaya çıktığı gözlenmiştir.

Modernleşme ve mahremiyet ilişkisi üzerine yapılan araştırmalar genellikle sınırlı sayıda kalmış, kitle iletişim araçlarının mahremiyet üzerindeki etkisini vurgulayan bazı araştırmalar kaleme alınmıştır.[2] Ancak modernleşmenin en etkili süreçlerinin başında gelen sekülerleşme ile mahremiyet arasındaki ilişki yeterince vurgulanmamıştır.

Bu çalışmada sekülerleşme sürecinin bir taraftan mahremiyet alanının alenileşmesine yol açarken diğer taraftan dinin özel alandan taşarak kamusal alanda görünürlüğünün artmasına yol açtığı vurgulanacaktır. Çalışmanın amacı, sosyal bilimlerde kullanılan kavramların kesin ve net çizgilerinin olmadığı ve dolayısıyla da her sosyal olguda olduğu gibi sekülerleşmenin de kendi zıttını bünyesinde barındırıp mahremiyet algısını nasıl dönüştürdüğünü ortaya koymaktır.

Kavramsal Açıklamalar

Modernleşme, sekülerleşme ve mahremiyet arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmek için bu kavramları kısaca tanımlamak yerinde olacaktır. İlk ele alacağımız kavram modernleşmedir ve bu kavram her şeyden önce belirli bir değişim/dönüşümü çağrıştırmaktadır. Zira toplumsal değişim konusunun sosyolojinin ilk ve en önemli konularından biri olduğu söylenebilir. Nitekim sosyologlar, daha sosyoloji tarihinin başlangıcından itibaren toplumları, tarihi ve sosyal bir süreç şeklinde ele alma ve zaman içerisinde ortaya çıkan toplumsal değişimleri inceleme eğiliminde olmuşlardır.[3] Bu nedenle geçmişten günümüze birçok sosyoloğun, toplumsal değişim konusunu doğrudan ya da dolaylı olarak ele aldığı görülmektedir. Bu değişim süreçlerinden en önde geleni şüphesiz ki modernleşme sürecidir. Öyle ki öteden beri modernleşme konusunda çok yoğun tartışmalar yapılmış, konu ile alakalı oldukça kabarık bir literatür ortaya çıkmıştır.

Her şeyden önce modernleşmenin tarihsel olarak ne zaman başladığına ilişkin soruya kesin bir cevap verebilmek pek mümkün değildir. Ancak yine de belirli bir tarihsel bağlama oturtmak amacıyla modernliğin, 17. yüzyıl ortalarında Batı Avrupa’da başlayan ve sonraları neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerindeki değişimi ifade ettiğini[4] söyleyebiliriz.

Etimolojik köken açısından baktığımızda “modern” kelimesi Latince ‘modernus’ biçimiyle ilk defa 5. yüzyılda, resmen Hıristiyan olan o dönemi, Romalı ve Pagan geçmişten ayırmak için kullanılmıştır. İçerikleri sürekli değişse de ‘modern’ terimi hep kendini eski olandan yeniye geçişin bir sonucu olarak görmek için Antik çağla kendisi arasında bir ilişki kuran dönemlerin bilincini dile getirmiştir.[5] Geçmişle yapılan kıyaslamalarda vurgu çoğu zaman içinde bulunulan çağa ait olmuştur.

Yani, dün-bugün-yarın üçlüsünde önemli olan bugündür. Çünkü dün ve yarın konusunda yapacak bir şey yoktur. Bugün aynı zamanda iyi, güzel ve doğru olandır.[6] Kısacası Wallerstein’ın da belirttiği gibi “modernlik kısa sürede yok olan bir modernliktir, bugünün modernliği yarın çağdışı kalacaktır.”[7]

Modernleşme kavramı, toplumsal yapı ve işleyişte birtakım köklü değişiklikleri ifade ettiğinden toplumun hemen her kurumu bu süreçten etkilenmiştir. Dolayısıyla modernleşme, kendisine eşlik eden ya da uzantısı sayılabilecek birtakım süreçleri de beraberinde getirmiştir. Bunun en tipik örneğinin sekülerleşme süreci olduğunu, zira sekülerleşme kavramının genellikle modernleşme kavramı ile birlikte anıldığını ve bu iki sürecin bir madalyonun iki yüzü gibi olduğunu söyleyebiliriz.

Din sosyolojisi literatüründe, “doğaüstü güçlerden veya kutsaldan uzaklaşma yönünde gerçekleşen bir eğilim” olarak tanımlanan ve Max Weber’in “dünyanın büyüsünden arınması ve toplumun rasyonelleşmesi” kavramlarıyla ifade etmeye çalıştığı olguyla ilişkili olan sekülerleşme kavramı, toplumsal açıdan ele alındığında dinin günlük hayatta her geçen gün etkisizleşerek önemini kaybetmesi, bilim ve aklın egemen olması durumunu ifade etmektedir.[8]

Klasik sekülerleşme kavramı, din sosyolojisi literatüründe genel olarak “toplum ve kültür alanlarının dinî kurum ve sembollerin egemenliğinden çıkarıldığı süreci”[9] ifade etmektedir. Geleneksel toplumlarda merkezi bir konumda olan dinin, modernleşme süreciyle birlikte bu konumunu kaybettiği, nihayetinde toplumsal yaşamdaki görünürlüğünün zamanla biteceği ve en nihayetinde olsa olsa bireysel bir tercih meselesi haline geleceği varsayılmıştır.

Öte yandan sekülerleşme kavramını sosyoloji literatürüne Weber’in kazandırdığı ifade edilmiştir. Weber bu kavramı “rasyonelleşme-gözün açılması” veya başka bir ifadeyle Tanrıların, animistik ruhların, büyü ve tılsımın doğadan kovulması, Tanrıyı ve insanı doğadan arındırma anlamında kullanmıştır. Ona göre gizem, içine girilip araştırılması gereken bir şey olarak değil, akıl ve teknolojinin ürünleriyle fethedilmesi gereken bir şeydir. Bu süreçte insan, doğayı ilahi bir varlık olarak görmeyecek; aksine doğa, insanın istek ve ihtiyaçlarına uygun bir biçimde tasarrufta bulunabileceği bir alan haline gelecektir.[10]

Sekülerleşme süreciyle birlikte özel ve kamusal alan ayrımının yapılmaya başlandığını söyleyebiliriz. Kamusal alan daha ziyade seküler bir görünüm arz ederken, din sadece özel (mahrem) alanın konusu haline gelmeye başlamıştır. Luckmann’a göre din, modern dünyada “görünmeyen din” biçiminde varlığını devam ettirmektedir. Yani insanlar artık kilise, cami, sinagog gibi mabetlere ilgisiz kalmaktadır. Böyle bir durumda din, bireysel alanda yaşamını devam ettirmektedir. Kısacası din bireysel bir tercih konusu haline gelmiştir. Hâlihazırdaki bu yeni durum “görünmeyen din” kavramıyla ifade edilmiştir.[11] Ancak yapılan araştırmalarda cami veya kiliseye gidenlerin sayısında görülen düşüş, sekülerleşmenin açık bir kanıtı olarak anlaşılabilirse de diğer bazı araştırmalar insanların dinî eğilimlerini terk etmediklerini, dini bireysel dünyalarında yaşamaya devam ettiklerini ve yeni şartlara uyarladıklarını göstermektedir.[12]

Sekülerleşme teorisyenleri, sekülerleşme sürecinin sanayi toplumunun yükselişinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu öne sürmüşlerdir. Buna göre modern bilimin gelişmesi dini ve dinin temel açıklamalarını daha az makul kılmış, aşırı kentleşme ve nüfus artışı ailenin sosyal önemini aşındırmış ve dinî kurumlar daha az ihtiyaç duyulan bir konuma düşmüş; hızla gelişen teknoloji ve uzayan insan ömrü her şeye kadir Tanrı fikrini daha az makul kılarak[13] bireysel yaşamın ve tercihlerin ön plana çıkmasına neden olmuştur. Bireysel yaşamın ön plana çıkması insanların kendi kabuğuna çekilmelerine yol açmış, bütüncül bir dünya fikri yerine “her insan bir dünyadır” anlayışı yerleşmiştir. Böylelikle bu yeni durum, mahremiyet kavramını daha popüler hale getirmiş, dikkatlerin kamusal alandan özel alana kanalize edilmesine yol açmıştır.

Özel alanla çoğu zaman eş anlamlı olarak kullanılan “mahrem” kavramı ise, etimolojik olarak Arapça ‘haram’ sözcüğünden türetilmiş olup[14] “yakın akraba olduğu için kendisine nikâh düşmeyen kimse” ya da “başkalarına söylenmeyen şey” gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca “gizliliğe, aile hayatına, kadının sahasına ait olan, yabancının bakışlarından yasaklanan şey” gibi anlamlara da geldiği ifade edilmiştir.[15] Mahrem alan kavramı ise, sınırlarını genellikle bireyin kendisinin belirlediği, sadece kendisiyle ya da kendisine yakın hissettiği kişilerle bir arada olduğu alanı ifade etmektedir. Ancak mahreme ilişkin alanın ne olduğu, sınırlarının neler olduğu konusu kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Kimileri için sadece aile, akraba ve yakın arkadaşlar mahrem olarak görülürken kimileri için bireyin kendi kendisiyle baş başa kalma durumu da mahrem olarak algılanabilmektedir.[16] Anlaşılan mahrem kavramı, bireyin özel alanına gönderme yaptığından bu alanın ve sınırlarının ne olduğu konusu da en nihayetinde göreceli bir hâl almaktadır.

Din-Aile-Mahremiyet İlişkisi

Hemen her konuda olduğu gibi din konusunda da bakış açımız, ulaşacağımız sonucu etkileyecektir. Dolayısıyla din kavramına yönelik bakış açımız, varacağımız neticeyi de belirleyecektir. Bu anlamda literatürde subjektif ve objektif din arasında ayrıma gidilmiştir. Daha ziyade psikologların bakış açısını yansıtan subjektif bakış açısı, dini tamamen ferdî bir olaymış gibi algılayıp dinin sosyal boyutunu ihmal etmiştir. Objektif bakış açısı ise dinin görünür olan, yani toplumsal yaşamdaki kurumsal boyutuna vurgu yapmıştır. Ancak bu bakış açılarının suni bir ayrım olduğu, zira bu ikisi arasında zorunlu bir ilişki mevcut olduğundan araştırmalarda dinin doğası gereği ilk olarak bireylere nüfuz edip oradan da birey üstü bir konuma çıkarak objektifleştiği gerçeğinden hareket etmek gerekmektedir.[17]

Dini, “bireyin kutsal olanı tecrübesi” olarak gören bakış açısı daha ziyade dinin subjektif boyutu üzerine yoğunlaşmaktadır. Buna göre din, kişilerin çeşitli şekillerde aşkın varlık ya da konulara doğru yönelimini ifade etmektedir. Sekülerleşme iddialarının altında yatan temel varsayım, kutsalın tecrübesinin bireysel bir deneyim olup tamamen kişilerin kendi şahsi yaşamlarını ilgilendiren bir mesele olduğudur. Dolayısıyla seküler perspektif, Tanrı’ya inanıp inanmama, ibadet edip etmeme gibi mevzuların bireylerin özel alanında mündemiç olup kişinin sadece kendisini ilgilendiren konular olduğunu, din ile mahrem/özel alan kavramının birbiriyle çok yakın ilişkiye sahip olduğunu hatta bu ikisinin çakıştığını ima etmektedir.

Ancak bu bakış açısı dinin objektifleşip topluma mal olan bir olgu olduğu gerçeğini ihmal etmektedir. Çünkü din, sadece bireysel değil, bireyi aşıp toplumsallaşmak zorunda olan, aksi halde varlığını devam ettiremeyecek olan bir olgudur. Bu noktada İslâm’ın emrettiği ibadetlerin mantığına bakıldığında bireysel tecrübenin yanında ziyadesiyle sosyal yaşamın da göz önüne alındığı görülebilir. Örneğin zekât varlıklı kimselerin mallarını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmasını öngörürken bazı namazların (Cuma namazı, bayram ve cenaze namazları) tek başına değil de cemaatle kılınmasının zorunlu olması dinin sadece özel alanla sınırlı bir kavram olmadığı, aksine toplumsal tarafının da bir hayli ağır bastığı anlamına gelmektedir.

Yukarıda mahremin tanımlarından birinin de “aile hayatına ve kadının sahasına ait olan” olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla temel amacı hem bireyin hem de toplumun huzur ve düzenini sağlamak olan din kurumu, doğrudan aile kurumuyla ve mahremiyetin korunmasıyla sıkı bir ilişki içerisindedir. Ailenin bütünlüğü ve sürekliliği sağlanmadan toplumsal yaşamın ahenginden bahsetmek oldukça zordur. Bu nedenle din ve mahremiyet arasında kurulacak olan bir bağ zorunlu olarak aile ve din arasındaki ilişkiye göndermede bulunacaktır.

Bütün insanların, belirli bir toplumun içinde dünyaya geldiği ve zaman içerisinde o toplumun dilini, normlarını ve yaşam şeklini öğrenerek içselleştirdiği bilinen bir gerçektir. Sosyoloji literatüründe bu durum; bireyin duygu, düşünce, inanç ve değerlerinin şekillendiği, hatta insanı insan yapan davranış kalıplarının öğrenildiği sürece göndermede bulunan “sosyalleşme”[18] kavramı ile ifade edilmektedir. Doğumla başlayıp hayatımızın sonuna kadar devam eden bu süreç, toplumsal yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olarak görülmüştür. Hatta sosyoloji literatüründe toplumsal yapıyı merkeze alan bazı bakış açıları, bu süreç zarfında bireyin edilgen bir konumda olduğunu, kendi isteği doğrultusunda davranma olasılığının çok düşük olduğunu belirtmiştir.

Toplumun genel normlarının yanı sıra dinî inanç ve değerlerin de öğrenildiği bu sürecin en etkili organlarından biri şüphesiz ki aile kurumudur. Nasıl bir ailede doğduğumuz ve kimlerin arasında yaşadığımız, dinî inancımızı şekillendiren en önemli unsurlar arasındadır. Aile, bireylerin dinî inanç ve kabullerini etkilemekte, kişinin anne-babasının ve sosyal çevresinin dinî inanç ve eğilimleri bireye sirayet etmekte, dolayısıyla dinî tercihlerin büyük bir kısmı bireyin seçiminden ziyade sosyal çevrenin bir ürünü olarak görülmektedir.[19]

“Dinî sosyalleşme” olarak adlandırılan bu süreç, “bireyin içinde yaşadığı toplumun dinî unsurlarını, değerlerini, sembollerini ve modellerini alarak içselleştirmesi, kendi şahsiyetine mal etmesi ve böylece dinî kişiliğin oluşması”[20] şeklinde tanımlanmıştır. Her şeyden önce bir eğitim öğretim meselesi olan dinî sosyalleşme, toplumun dinî-manevi değerlerinin genç kuşaklara aktarılmasında çok önemli bir işleve sahiptir. Bu nedenle Hz. Muhammed’in “Her çocuk fıtrat üzere doğar, sonra ana-babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar”[21] sözünü ‘sosyalleşme hadisi’ olarak okumak mümkündür. Dinî sosyalleşme sürecinde ailenin etkisine vurgu yapan bu hadis, eğitim-öğretimin ne kadar şekillendirici bir unsur olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.[22]

Bu sürecin etkinliği her ne kadar yok sayılmasa da bireyin edilgen konumdan etkin bir ‘özne’ mertebesine yükseltildiği yeni perspektiflerin de ortaya çıktığı gözlenmektedir. Bunlardan birisi de “Rasyonel Seçim Kuramı”dır. Toplumsal yaşamda bireylerin rasyonel davrandıkları varsayımına dayanan ve yapısal ya da makro ölçekli kuramların belli yönlerden değer kaybetmesiyle son yıllarda rağbet görmeye başlayan bu kuram,[23] dindarlığı kişisel bir ‘tercih’ in ürünü olarak görmüş ve sosyalleşme sürecinin (dolayısıyla ailenin) dinî değerlerin aktarılmasında oynadığı rolü hafife almıştır. Bu nedenle bu kuramın, bireylerin kendi dinî değer yargılarıyla doğrudan ilgili olan mahremiyet algılarını ya da mahrem konular hakkındaki hassasiyetlerini de bireysel bir tercih mertebesine indirgediği görülmektedir.

Ancak gerek insanoğlunun bütün davranışlarında rasyonel davranmadığı gerçeğinden, gerekse yukarıda zikredilen hadisten yola çıkarak ailenin, kişinin sosyokültürel ve dinî yönünün şekillenmesinde son derece etkili ve belirleyici bir faktör olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle aile, mahremiyet algısını oluşturan ve sınırlarını belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle gelmiş geçmiş bütün büyük dinler aile kurumuna merkezi bir önem atfederek aile içi ilişkileri ‘mahrem’ olarak addetmiş, bunların aile dışında üçüncü kişilerle paylaşılmasını uygun görmemiştir.

Sekülerleşme-Mahremiyet İlişkisi

Modernleşme ve sekülerleşme süreçlerinin etkisiyle toplumsal yaşamda özel alan-kamusal alan ayrımının daha sık tartışılmaya başladığını söyleyebiliriz. Sekülerleşme; dini, toplumsal yaşamda var olan kurumlardan izole ederek onu bireysel yaşamın sınırları içinde kalmaya zorlamış, yani dini sadece Tanrı ile kul arasında yaşanan bireysel bir tecrübe olarak görmüştür. Başka bir deyişle sekülerleşme süreci dini, özel alanın bir meselesi haline getirip kamusal alandan uzaklaştırmıştır.

Üstelik Berger’in de ifade ettiği gibi sadece toplumsal yaşam değil bilinç de sekülerleşmiş,[24] insanlar düşünce dünyalarında ve kişisel tercihlerinde dinî referanslara daha az başvurur hale gelmişlerdir. Bu durumda mahremiyetin algılanış şekli, sınırları, önemi vb. konular sekülerleşen bilinç çerçevesinde yeniden şekillenmiştir. Başka bir ifade ile son zamanlarda sıkça gündeme gelen mahremiyetin ifşası ve alenileşmesi olgusunun altında yatan temel faktör bilincin sekülerleşmesidir. Yani insanın düşünce yapısı sekülerleştikçe dinin bireyin davranışı üzerindeki kontrol gücü minimum seviyeye inmekte, böylece bireyler önceleri mahrem olarak addedilen hususları ifşa etmekte bir sakınca görmemektedirler. Kitle iletişim imkânlarının gelişmesi de bu durumu kolaylaştırmış, özellikle kişisel cep telefonlarından internete erişimin rahatlıkla sağlanabiliyor olması bu süreci hızlandırmıştır. Örneğin Yıldırım’ın[25] da belirttiği gibi son zamanlarda hem dünyada hem de ülkemizde aile içi ilişkilerin mahremiyeti ifşa edilmeye başlanmıştır. Son yıllarda aile ile ilgili mahrem konular sosyal medya, televizyon ve gazetelerde konuşulmakta; aile içindeki şiddet, boşanma durumları, aşk ilişkileri vb. konular kamuoyu önünde tartışılarak mahremiyetin sınırları aşındırılmaktadır.

Öte yandan karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen bir çeşit akıl yürütme biçimi olarak da görülen diyalektik bakış açısı, birbirine zıt olan unsurların bir arada var olduklarını öngörmektedir. Gerek felsefede gerekse sosyal bilimlerde bir düşünme biçimi olarak kullanılan bu perspektif, birçok sosyal olguyu açıklamak üzere kullanılabilmektedir. Bu bağlamda sekülerleşmenin de tek boyutlu bir yapıda olmadığını, bilakis diyalektik bir karakter arz ettiğini söyleyebiliriz. Yani sekülerleşme sürecinin bir yandan dinin toplumsal etkinliğini zayıflatırken diğer yandan onu yeniden gündeme getirecek reaksiyonların tohumlarını da özünde taşıdığını[26] ifade edebiliriz. Örneğin “Yeni Dinî Hareketler” olarak adlandırılan oluşumların, seküler bir kültürün egemen olduğu Kıta Avrupası ve ABD’de ortaya çıkmış olması bu durumun bir göstergesi olarak okunabilir. Dolayısıyla sekülerleşme bir yandan dinin önemini azaltıp onu kamusal alandan uzaklaştırırken diğer yandan insanların inanma ve bağlanma ihtiyaçlarını yok edememiş, bu nedenle birtakım mistik hareketlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.[27]

Söz konusu bu diyalektik sürecin sekülerleşme-mahremiyet ilişkisi için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Sekülerleşme süreci dinin toplumsal ve kurumsal önemini göreli olarak azaltmış, akabinde insan bilinci de seküler bir karaktere bürünmüş ve mahremiyete ait konular, fikirler ve davranışlar kamusal alana taşınmıştır. Başka bir deyişle mahremiyetin ifşası mahrem alanın sınırlarını daraltmamış, kamusal alanın içinde bir “özel alan” ortaya çıkarmıştır. Günümüz sosyal yaşamında sıkça rastlayabileceğimiz bu durumu bir metafor üzerinden kısaca şöyle resmedebiliriz: Az da olsa halen kullanılmakta olan eski tip trenlerde ‘kompartıman’ adı verilen bölümler vardır. Bu odacıkların birbirleriyle doğrudan görsel ya da işitsel bir teması yoktur. Çoğu zaman bir aile tarafından tercih edilen ve içerisinde rahat bir şekilde konuşulan, uyunan, yiyip-içilen yerlerdir. Orası o ailenin mahremiyet alanıdır. Ancak unutmamak gerekir ki, bütün bu odacıklar aynı “trenin” içindedir.

Öte yandan günümüzde internet teknolojisinin gelişmesiyle birlikte sosyal medya olarak adlandırılan birtakım sanal ortamların zuhur ettiği, böylesi ortamlarda kişilerin kendilerine ait bilgi ve görüntüleri diğer kişilerle rahatlıkla paylaşabildiği de gözlenmektedir. Ancak söz konusu bu iletişim ortamında, bilgi ve görüntülere erişimin engellenip sınırlandırılabiliyor olması, mahremiyetin kamusal alana taşınıp orada yeni bir forma büründüğünün göstergesi olarak yorumlanabilir. Başka bir deyişle kişilerin özel yaşamını yansıtarak ilk bakışta mahremiyetin ifşası gibi görünen böylesi bir ortam, aynı zamanda ‘kamusal alanda bir mahrem alanın’ inşa edildiğinin kanıtı olarak da görülebilir.

Ancak bir taraftan mahremin kamusala taşınması söz konusu iken diğer taraftan aynı sürecin mahremiyetin ‘mahrem’ olarak tesciline imkân vermesi de söz konusu olmuştur. Yani mahrem konular kamusal alana taşındıkça bu konular mahrem olmaktan çıkmamış, aksine mahremiyet bilincinin pekiştirilmesine yol açmıştır. Örneğin bir kimsenin aile içi sırlarını herkesle paylaşıyor olması bu konuların mahrem olmaktan çıkıp tamamen alenileştiği anlamına gelmemektedir. Diyalektik olarak bu durum, ‘aile içi ilişkilerin mahrem olarak kalmasının gerektiği’ yönündeki hassasiyeti artırabilmektedir. Aynı şekilde kamusal alanda uygunsuz hâl ve hareketler sergileyen çiftlerin olması ya da bedenini teşhir edici tarzda kıyafet giyen birinin toplu taşıma araçlarına rahat bir şekilde binebilmesi de mahremiyetin yok olduğu anlamına gelmemekte, tam tersine bu tür davranışların mahrem olarak kalması gerektiği yönündeki toplumsal bilinci pekiştirebilmektedir. Burada söz konusu olan şey, mahrem alanın kamusal alana açılıp kendine yeni bir ‘yaşam alanı’ açmış olmasıdır.

Mahremiyetin varlığı ve sürdürülebilirliği; özgürlük, demokrasi, sosyal refah, bireysel mutluluk, iyilik vb. değerlerin gerçekleştirilebilmesi için son derece önemlidir.[28] Bu tür değerlerin modern toplumlarda yükselişe geçmesinden ötürü modern dönemlerde mahremiyetin önemini kaybedeceği düşünülemez. Bilakis mahremiyetin varlığı bu tür değerlerin korunmasının garantisidir.

Sonuç

Sosyokültürel bir değişim süreci olarak modernleşme ve sekülerleşme, her ne kadar Batı kökenli olsa da etkileri ve sonuçları bakımından tüm dünyaya yayılan, Batı dışında kalan toplumlara da bir şekilde sirayet eden süreçlerdir. Modernleşme aklı ve bireyi merkeze almış, başta din olmak üzere geleneksel dünyanın bütün değerlerini yerinden etmiştir. Bu sürecin izdüşümü olarak dinin toplumsal etkinliğinin giderek zayıflayacağını öngören sekülerleşme süreci, hem toplumsal yaşamı hem de bireylerin zihinsel yapılarını kuşatarak gündelik hayatta gittikçe hissedilir olmaya başlamıştır.

“Bilincin sekülerleşmesi” olarak da adlandırılan bu süreçte ‘mahrem’ kavramı da haliyle etkilenmiş ve bireylerin özel alanına ait konular kamusal alanda boy göstermeye başlamıştır. Ancak bu durum mahremiyetin ortadan kalktığı ya da mahrem olarak addedilen konu ve kavramların giderek azaldığı anlamına gelmemektedir. Bilakis bu durumun, kamusal alanda bir ‘mahrem alan’ inşa ettiği ve böylece mahremiyete ilişkin kolektif bilincin daha da duyarlı hale gelmesine sebebiyet verebildiğini söyleyebiliriz.

 

 


[1]     Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Hane halkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması 2024, https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Survey-on-Information-and-Communication-Technology-(ICT)-Usage-in-Households-and-by-Individuals-2024-53492, [02.09.2025].

[2]     Hülya Öztekin ve Ahmet Öztekin, “Modernleşme-Mahremiyet İlişkisi ve Siber Mekânda Mahremiyetin Aleniyete Dönüşmesi”, e-Journal of New World Sciences Academy, 2010, 5 (4), s. 526-540.; Mehmet Yüksel, “Modernleşme ve Mahremiyet”, Kültür ve İletişim Dergisi, 2003, 6 (1), s. 75-108.

[3]     Ünver Günay, Din Sosyolojisi, İnsan Yayınları, İstanbul 2012, s. 358.

[4]     Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları, çev.: E. Kuşdil, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2012, s. 9.

[5]     Jürgen Habermas,“Modernlik: Tamamlanmamış Bir Proje”, çev.: G. Naliş, Postmodernizm, ed. Necmi Zekâ, Kıyı Yayınları, İstanbul 1994, s. 31.

[6]     Ahmet Özkiraz, Modernleşme Teorileri ve Postmodern Durum, Çizgi Kitabevi, Konya 2007, s. 23.

[7]  Immanuel Wallerstein, “Hangi Modernliğin Sonu?”, çev.: A. Palabıyık, Hacettepe Üniversitesi Sosyolojik Araştırmalar e-dergisi, 2011, https://web.archive.org/web/20220223065618/http://www.sdergi.hacettepe.edu.tr/makaleler/ademPalabiyikasl.pdf (02.09.2025).

[8]  Mehmet Ali Kirman, Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, Rağbet Yayınları, İstanbul 2011, s. 276.

[9]     Peter Berger, Kutsal Şemsiye, çev.: A. Coşkun, Rağbet Yayınları, İstanbul 2011, s. 197.

[10]   William Swatos ve Kevin Christiano,“Secularization Theory: The Course of a Concept”, Sociology of Religion, 1999, 60 (3), s. 212.

[11]   Thomas Luckmann, Görünmeyen Din, çev.: A. Coşkun-F. Aydın, Rağbet Yayınları, İstanbul 2003, s. 77-81.

[12]   Mehmet Ali Kirman, Din ve Sekülerleşme, Karahan Yayınları, Adana 2005, s. 24.

[13]   Kirman, Din ve Sekülerleşme, s. 55.

[14]   Serdar Mutçalı, Arapça-Türkçe Sözlük, Dağarcık Yayınları, İstanbul 1995, s. 164.

[15]   Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Metis Yayınları, İstanbul 2001, s. 20.

[16]   Öztekin ve Öztekin, “Modernleşme-Mahremiyet İlişkisi”, s. 530.

[17]   Günay, Din Sosyolojisi, s. 227-229.

[18]   Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, çev.: O. Akınhay, D. Kömürcü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 1999, s. 760.

[19]   Steve Bruce, Choice And Religion: A Critique Of Rational Choice Theory, Oxford University Press, 1999, s. 126; Phil Zuckerman, Din Sosyolojisine Giriş, çev.: İ. ÇapcıoğluH. Aydınalp, Birleşik Dağıtım Kitabevi, Ankara 2009, s. 91-111.

[20]   Ünver Günay, “Türkiye’de Dinî Sosyalleşme”, I. Din Eğitimi Semineri, Ankara 1981, s. 195.

[21]   Buhari, Cenaiz: 80,93.

[22]   Kirman, Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, s. 91-92.

[23]   Kirman, Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, s. 263.

[24]   Berger, Kutsal Şemsiye, s. 197.

[25] Ergün Yıldırım, “Toplumsal Değişme Sürecinde Aile”, Aile Sosyolojisi, ed.: K. Canatan E. Yıldırım, Açılım Yayınları, İstanbul 2011, s. 121-139.

[26] Kirman, Din ve Sekülerleşme, s. 18.

[27] Mehmet Ali Kirman, Yeni Dinî Hareketler Sosyolojisi, Birleşik Yayınevi, Ankara 2010, s. 45-46.

[28]   D. J. Solove, “Conceptualizing Privacy”, California Law Review, 2002, 90 (4),s. 1093.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul