Tesettür, ilk insanla birlikte var olup İslâm’la birlikte kıyamete kadar da varlığı devam edecek olan örtünmenin adıdır. Başörtüsü kültürlere göre farklı isimlerle ifade edilse de Hz. Peygamber döneminden günümüze kadar benimsenen bir örtünme şeklidir. Bütün yönleri ile tesettür konusu fıkıh kitaplarında ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Bu yazımız, İslâm’da başörtüsünün olup olmadığıyla sınırlı tutulup örtünme şeklinin nasıl olması gerektiğine değinilmeyecektir.
Konunun doğru anlaşılabilmesi, Hz. Peygamber döneminde nasıl anlaşıldığının bilinmesiyle ancak mümkün olabilir. İlgili hadis-i şerifleri dikkate almayıp ayet-i kerimeyi de keyfi (bir kurala bağlı kalmadan istenildiği gibi) amaç dışı yorumlayarak, ayette geçen “hımar/humur” kelimesinin başörtüsü olmayıp sadece bir örtü olduğu iddiası gündeme getirilmektedir.
İslâm’ı günümüz seküler hayatına uydurma amacıyla ortaya atılan bu iddiayı değerlendirmek bu yazımızın ana konusunu oluşturmaktadır.
- TESETTÜRE GENEL BAKIŞ
1- İlk insan olan Hz. Âdem ve Hz. Havva, yasak meyveden yemelerinden dolayı edep yerleri açılınca; Rabbimizden henüz tesettüre dönük herhangi bir emir/bir talep gelmediği hâlde hemen örtünme (gizleme) ihtiyacı hissederek çevresinde var olan imkânlarla bunu sağlamaya çalışmışlardı. Bu durum hem erkek hem de kadın için örtünmenin (tesettürün) yaratılıştan gelen (verilen) fıtri bir özellik olduğunu göstermektedir;
“…Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar…” (A’râf, 7/22.)
2- Tesettürün zıddı olan açılma isteği/dürtüsü Kur’ân’a göre fıtrî veya İslâmî olmayıp şeytanın bir aldatması ile oluşmaktadır. Açılmaya dönük kulağa hoş gelebilecek çeşitli akıl yürütme, istek veya telkinlerin şeytanî bir misyon (özellik) olduğunu şu ayetlerden anlıyoruz;
“Şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı…” (A’râf, 7/ 20.)
“Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın…” (A’râf, 7/27.)
Şeytan kavramının, cinlerden belirli bir varlığın (sonradan isimleşmiş) adı olmakla birlikte aynı zamanda bir sıfat olduğu da dikkatten uzak tutulmamalıdır. Yani Rabbimiz, şeytanî vasıfları bütünüyle taşıyan insanları da şeytan[1] kapsamında değerlendirmektedir.
3- Rabbimiz hem erkek hem de kadınlar için elbiseleri yaratma amacı olarak üç gerekçe belirtmektedir. Bunlar;
- İklim şartlarının zararlarından korunma,
- Örtünme,
- Süslenme ve güzel görünme,
“…size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler… bahşetti.” (Nahl, 16/81.)
“Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar. (A’râf, 7/26.)
4- Aynı elbisenin hem süs hem de örtünme olması bir çelişki veya zıtlık olarak algılanmaması gerekir. Şöyle ki:
- Öncelikle yaratılan bu elbise ile her iki cinsin (erkek/kadın) kıyafeti kastedilmektedir. İnsanların edep yerlerinin açılmaması için verilmiş olan elbise, yani görülmesi istenmeyen bir bölgenin gizlenmesi, aynı zamanda bir süstür. Bir başka ifade ile İslâm’da çıplaklık çirkin kabul edildiğinden bu çirkinliğin gizlenmesi aynı zamanda bir süstür.
- Ayetin muhatabı sadece vücut güzelliğine sahip olanlar değil tüm insanlıktır. Bu açıdan bakıldığında insanın görülmesini istemediği fiziki kusurlarını, elbisenin örtüp gizlemesi de o kişi için bir süstür.
- Zıddı ile birlikte düşünülürse elbise olmadığında ömür boyu fiziksel görüntü hep aynı kalıp bir farklılık olmayacaktır. Meşru olmak şartıyla farklı renk ve modellerdeki elbiseleri giymek tesettür olduğu gibi aynı zamanda da kişinin görüntüsünü farklılaştıran bir süstür.
- Kadını cinsel obje olarak görülmekten kurtarıp, bir insan bir anne olarak toplumda değer kazandırmasına, vakar ve olgun bir kişiliğe sahip olmasına katkıda bulunması noktasından da kadına değer katan bir süstür. Neticede süslenme kavramı Batılılar gibi karşıt cinsin ilgisini çekmek şeklinde anlaşılmadığı sürece süslenme ve örtünme birlikte olabilir.
5- Süslenme kavramı hem kültürlere hem de aynı kültür içinde yıllara göre farklılık gösterebilmektedir. Batı kültüründe süslenme müstehcenlikle (vücudu sergilemekle) birlikte düşünülmektedir. İslâm’da ise, teşhir değil gizlemek asıldır.
Yaşlılara gençlere oranla kontrollü bir serbestlik yani dış kıyafetlerini (cilbablarını) çıkarabilme serbestisi tanınmıştır. Bununla birlikte tesettür konusunda hassas davranmalarının daha hayırlı olduğu beyan edilmiştir. Yaşlılara bile kontrolsüz serbestlik tanınmadığına göre gençlere bunun tanınması hiç düşünülemez.
“Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, açılıp saçılmadan giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur, bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah her şeyi işitip bilmektedir.” (Nûr 24/60.)
Ayette “elbiseler” ifadesi çoğul kullanıldığı için, tüm elbiseleri kapsayan bir kavram olduğuna göre çıkarılabilecek elbise hepsi midir ya da hangileridir? Hadis ve fıkha itibar etmeden bunun bilinme imkânı yoktur. İkinci olarak da açılıp saçılma yasağında ölçü (serbestlik miktarı) neye göre, kime göre belirlenecektir. Batı kaynaklı modern hayatın kriterlerine göre belirlenemez. Doğru anlaşılabilmesi için yine hadis-i şeriflere müracaat zorunludur.
Bir başka ayet-i kerimede de açılıp saçılma yasağı şöyle beyan edilmektedir;
“(Ey peygamber hanımları)… daha önce Cahiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın…” (Ahzâp, 33/33.)
6- Evden dışarıya çıkarken Müslüman kadınların ev içindeki kıyafetlerinin üzerine dış kıyafetlerini (cilbab) almalarının; hem toplumda Müslüman bir hanımefendi olduklarının bilinip tanınmalarını sağladığı hem de ahlaksız kadınlardan ayırt edici bir özellik/kıyafet olduğu beyan edilmektedir.
Buradaki vurgulanmak istenen esas ve önemli nokta cilbab giymeyen herkesin ahlaksız olduğu değil, fakat ahlaksız olanlar da açık giyindiği için Müslüman kadının kıyafetinin onların giyim kuşamından farklı olması gerektiğine vurgu yapılmasıdır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini (cilbablarını) üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir.” (Ahzâp, 33/59.)
7- Yukarıda meali verilen A’râf, 7/26. ayette ve bu ayette geçen “daha uygun/daha hayırlı” nitelemesi başörtüsü ile alâkalı olmayıp biri dış kıyafetle (cilbab) diğeri elbisenin yaratılma amacıyla ilgilidir. Dolayısıyla başörtüsü ile ilişkilendirerek başı örtme mecburiyeti olmadığı sonucunu çıkaranlar konuyu çarpıtmakta olduğuna özellikle dikkat edilmesi gerekir.
Her iki tarafın da karşı cinsine tahrik olacak şekilde bakması önce duygu ve düşüncedeki (iç dünyadaki) ahlakîliği, sonra da davranıştaki ahlakîliği bozar. Bundan dolayı hem erkeğe hem de kadına önce bakışlarını sonra da namuslarını korumaları emredilmektedir.
Harama bakmayı yasaklayan, namusun korunmasını, başörtüsünün yakalara kadar örtülmesini ve ziynetlerini göstermek için ayakların yere vurulmamasını isteyen bu ayetlere bütüncül bakıldığında; hem gönül, kalp ve zihin dünyamızda (iç dünyamızda) hem de fiziki/dış görüntüde, davranışta ahlaklı olmanın yöntemini bize öğretmektedir. Yani iç ve dış birbirinin zıddı değil aksine birbirinin mütemmimi (tamamlayıcısı) olan iki unsur olduğundan biri olmadan diğeri eksik kalır. Dolayısıyla birini öne çıkarıp diğerini önemsizleştirmek doğru olamaz.
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır.” (Nûr, 24/30.)/31
وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِع۪ينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذ۪ينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَٓاءِۖ وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْف۪ينَ مِنْ ز۪ينَتِهِنَّۜ وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَم۪يعاً اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, başka kadınlar, hizmetlerinde bulunan köleleri ve cariyeleri, cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!” (Nûr, 24/31.)
Konuyu açıklığa kavuşturacak olan birkaç hadis-i şerifi de zikredelim;
"Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti."[2]
"Abdurrahman'ın kızı Hafsa'nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu hâlde Hz. Âişe'nin huzuruna girdi. Hz. Âişe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı."[3]
"Allah Teâlâ, ergenlik çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez"[4]
8- Konunun fıkhî detaylarına girmeden özetlersek; kadının tesettürü, önceki ilâhî dinlerde ve İslâm’da var olan bir giyinme şeklidir. Kadınlar, mahremlerinin (baba, abi, amca gibi yakın akrabalarının) yanında evde iken giydikleri kıyafete ek olarak dışarı çıkarken cilbab adında bir dış kıyafeti de üzerlerine almaları gerekir.
Dışarı çıkarken giyilen ek kıyafetten (cilbab) sadece ergenliğe ulaşmamış kızlar ve cinsel câzibeliğini kaybetmiş yaşlılar muaftır.
İlgili ayet önceden var olan başörtüsü ile yapılan örtünme şeklini yeterli bulmayıp yeni bir düzenleme getirerek onunla yakaların da kapatılmasını emretmektedir.
Başörtüsünü kabul etmeyip Kur’ân’da da olmadığını iddia edenlerin görüş ve gerekçelerini cevaplandırırken konunun detayı açıklanacak olduğundan bu kadarla bu bölümü sonlandıralım.
- KUR’ÂN’DA BAŞÖRTÜSÜNÜN OLMADIĞI İDDİALARI VE CEVAPLARI
İslâm’ı bozup seküler hayata adapte etmek amacıyla ve şeytani bir zekayla üretilip ortaya atılan iddiaların yanlışlığı delilleriyle anlatılmalı ki toplum onları doğru sanarak etkilenilmesin. Bu bölümde başörtüsünün olmadığına dönük gündeme taşınan, tespit edebildiğimiz tüm iddiaların tek tek yanlışlığı delilleriyle anlatılacaktır.
İDDİA-1: Nur 24/31. ayette geçen “Humur” kelimesi başörtüsü değil sadece “örtü” demektir. Nitekim Lisân’ül-Arab adlı meşhur Arapça sözlükte de anlamı bu şekildedir.
Kelimenin “başörtüsü” şeklinde bir anlamı olmadığı için ayetteki ifade, başörtülerinizi değil örtülerinizi yakanızın üzerine koyun şeklindedir. Neticede ilgili ayette başın örtülmesi diye bir hüküm yoktur.
CEVAP: Humur (tekili hımar) kelimesinden ne kastedildiğini anlamak için, ayetin geldiği dönemde bu kelimenin hangi anlamda kullanıldığının bilinmesi önemlidir. Çünkü ayetler, indiği dönemde konuşulan Arapça ile gönderilmiştir. O günden bugüne, 1400 küsur yıllık süreçte kelimelerde anlam kayması veya anlam değişmesi olabilir. Bu değişimin dikkate alınmaması gerekir.
خمر (a (hamara) fiil olarak (kök hâlinde) örtmek anlamındadır. Yalnız bizim konumuz olan kelime fiil değil, bu fiil kökünden türetilmiş bir isim olan الخمار / خُمُرِ (hımar, çoğulu humur) kelimesidir. Kelimenin fiil olarak anlamı ile isimleştikten sonraki anlamı (arasında bir irtibat olsa da) farklılaşarak bir eşyaya (başörtüsüne) isim olmuştur. Dolayısıyla isimleşmiş hâline fiil anlamı verilemez. Bunu şu örneklerle açıklayalım;
جن (cenne) fiili örtmek/kaplamak demektir. Aynı kökten türemiş olan جنة (cennet) kelimesinin anlamı ise örtmek değil bildiğimiz cennetin adı olmuştur. Fiilindeki anlamla bir ilintisi olsa da bir yerin adı olma itibarı ile anlamı fiilden farklılaşmıştır. Dolayısıyla fiille aynı anlamda olduğu söylenemez.
Daha iyi anlaşılması için Türkçeden de örnek verelim. “Kesti” fiili ile bu fiilin kökünden türetilen “keser” aynı anlamda değildir. Keser kelimesi fiilden türetilmiş bir isim olup fiili ile anlam bağı olsa da eylem olmaktan çıkıp bir varlığa ad olmuşlardır. “Hamara” fiili ile “hımar/humur” ismi arasındaki ilişki de benzer şekildedir. Dolayısıyla fiil anlamından sonuca ulaşmak bizi yanıltır.
Ayrıca namaz kılınan “küçük hasır” anlamındaki “Humra” kelimesi de “hımar” dan farklı kelimelerdir. Humra’nın anlamını alıp hımar’ın anlamı gibi göstermek de gerçekleri çarpıtmak olur ve doğru olamaz.
b) İddia sahipleri hımar kelimesinin sadece örtü olduğu anlamı için “Lisân’ül-Arab” adlı sözlüğü kaynak göstermektedirler. Fakat bu iddia da doğru değildir. Çünkü sözlükteki açıklamadan cımbızla sadece bir bölümünü alarak sonuç çıkarmaya çalışmaktadırlar. Şöyle ki;
Lisan’ül-Arap sözlüğünde hımar şöyle açıklanmaktadır:
والخِمَارُ للمرأَة، وَهُوَ النَّصِيفُ، وَقِيلَ: الْخِمَارُ مَا تُغَطِّي بِهِ المرأَة رأْسها، وَجَمْعُهُ أَخْمِرَةٌ وخُمْرٌ وخُمُرٌ. والخِمِرّ ُ
“Hımâr kadın içindir ve başörtüsüdür (nasîf). Kadının başına örttüğü örtüye hımâr denilmiştir. Çoğulu ehmira, humr, humur, himir’dir.”[5]
Müfredat’a göre de;
أصل الخمر: ستر الشيء، ويقال لما يستر به: خِمَار، لكن الخمار صار في التعارف اسما لما تغطّي به المرأة رأسها
“el-hamr’ın kök anlamı bir şeyi örtmektir. Kendisiyle örtünülen şeye de hımâr denmiştir. Ancak hımâr Arap örfünde kadının başını örttüğü örtüye isim olmuştur.”[6]
Görüldüğü gibi her iki klasik Arapça sözlükte de kelimenin anlamı, iddia edilenin aksine kadına has olan başörtüsü için isim olduğu şeklindedir.
c) “Humur” kelimesinin bir an için başörtüsü değil de sadece örtü olduğu düşünüldüğünde şu açıdan çözümsüzlük ortaya çıkacağından doğru olamaz;
Bir kelimenin başında gelen bâ (ب) harf-i ceri, o kelimenin kapsam bütününün değil bir bölümünün kastedildiği anlamına gelir. Nitekim abdest ayetindeki (وامسحوا برءوسكم) ifadesi aynı harfi cerden dolayı “başınıza (bir kısmına) meshedin”[7] anlamına gelmektedir. Bundan dolayı da abdest alırken başımızın tamamını değil bir kısmını (1/4 ini) mesh ederiz.[8]
Konumuz olan ayette de humur kelimesinin aynı harfi cer ile kullanılması nedeniyle de (بخمرهن وليضربن) “örtülerinin bir kısmını, (tamamını değil) yakalarının üzerine koysunlar.” anlamına gelmektedir.
İddia edildiği gibi humur sadece örtü olsaydı bir kısmı anlamı veren bu edat (ب) kullanılmadan “Örtünüzü (tamamını) yakanızın üzerine koyun” denirdi. “Humur” başörtüsü olduğunda büyük kısmı başta olup kalan bir kısmı yaka üzerine konacağından toplamı dikkate alındığında bir bütünlük oluşmaktadır.
Sadece örtü olduğu bir an için kabul edildiğinde ise bir kısmı yaka üzerine konacak, kalan diğer büyük kısmının nereye konacağı ayette açıklanmamış olacaktır. “Humur” sadece örtüdür diyenler bu büyük kısmının nereye konulması gerektiğini açıklamamaktadırlar. Sadece örtü anlamını vermek bu açıdan da doğru değildir.
d) Ayrıca “Humur” sadece örtü olsaydı yürürken yakanın üzerinde kendi başına düşmeden duracak anlamdaki fillerle beyan edilirdi. Yani “yakaya dolayın, bağlayın, iliştirin…” gibi fiillerle zikredilirdi. “Yakanızın üzerine koyun” cümlesiyle beyan edilmesi de başörtüsünün bir bölümünün yaka üzerine konacağı dolayısıyla düşme söz konusu olmayacağı anlamına gelmektedir.
İDDİA-2: Aklı örten içkiye “hamr” dendiği gibi herhangi bir şeyi kapatan örtüye de “humur” denir. Yani başörtüsü ile alâkası olmayıp sadece herhangi bir örtü anlamındadır.
CEVAP: Hamr kelimesi sarhoş eden içki anlamında isimleşmiş olup bu kelime ile herhangi bir şekilde “aklı örtmek” değil alkollü içecekler (şarap) kastedilmektedir. Yani alkolü ifade eden bir isim olmuştur. Aynı şekilde “humur” da başı örten şey anlamında isimleşmiştir.
Aklı örten şey (içki) hamr ismiyle, başı örten başörtüsü de humur ismiyle ifade edildiği şeklinde anlayış hem bilgi açısından hem de mantıksal tutarlılık açısından doğru bir yaklaşım olacaktır.
İDDİA-3: Abdest ayetinde baş kelimesi “ra’s” olarak geçiyor. Bu ayette de “humur” kelimesi geçiyor. Şayet başörtüsü kastedilmiş olsaydı baş anlamına gelen “ra’s” kelimesi ile humur kelimesi birlikte “humurur-ra’s” (baş-örtüsü) şeklinde söylenirdi.
Böyle söylenmemesi ayetin başörtüsü ile alâkasının olmayıp sadece örtü anlamında olduğunu göstermektedir.
CEVAP: Abdest ayetinde (Mâide, 5/6.) “başınıza mesh edin” (وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ) şeklinde baş (ra’s, çoğulu ruûs) kelimesi geçiyor.
Yalnız bu ayette veya başka herhangi bir ayette “humurur-ra’s” şeklinde tamlama olarak ya da bu iki kelimenin herhangi bir şekilde yan yana kullanımının olduğuna dair Arapçada hiçbir bilgi yoktur. Yani Arapçada olmayan kullanımı dayatarak böyle bir iddiada bulunabilmek şaşılacak bir durumdur. Kur’ân-ı Kerim’in farklı yerlerinden, birbirinden farklı konuyu anlatan alakasız herhangi iki kelime bulup bu ikisi birlikte geçmeliydi iddiasında bulunmak kadar gerçeklikten uzak bir çıkarımdır.
Bu iddia sahiplerinin mantığıyla Türkçeden örnek verirsek; erkekler için “Baş fesi, baş şapkası” bayanlar için de “baş eşarbı, baş tülbendi, baş yazması” dememiz gerekirdi. Hâlbuki sadece fes, şapka veya eşarp, tülbent ve yazma şeklinde baş kelimesini eklemeden kullanıyoruz. Normal akıl sahibi herkes bunların başa giyilen/başı örten şeyler olduğunu anlıyor.
Arapçada da aynı şekilde kadının başörtüsünü ifade eden kelimelerin tamamı baş kelimesi eklenmeden kullanılır. Bunlara bazı örnekler; Nikab, nassif, miknaa, kınâ’, mi’kab, buhnuk, gıfâre, burku’ (burka), sıkā‘, savkaa, mülâe/milâe.
Burada temel sorun, Arapça olan kelimeyi Türkçedeki kullanım mantığına uydurmaya çalışma yanlışlığıdır. “Türkçede “baş-örtüsü” şeklinde iki kelimeden oluşan tamlama olarak kullanılıyorsa Arapçada da aynı şekilde iki kelimeden oluşmalıdır” gibi çarpık (yanlış) mantığın/dayatmanın işletilmesidir. Bu yaklaşım, art niyet varsa tahrif (bozma, çarpıtma) yoksa cahillikten başka bir anlamı olamaz.
İDDİA-4: Araf, 7/26. ayete göre asıl amaç takva elbisesi (libas’üt-takva) giymek yani ahlâklı ve takvalı olmaktır.
Dolayısıyla aracın amaç edinilemeyeceği gerçeğinden hareketle başörtüsünün de amaç olmaması nedeniyle gerekli /zorunlu değildir.
CEVAP: Öncelikle iddiada araç amaç karşılaştırmasıyla başörtüsünün araç olarak da olsa var olduğu kabul edilmektedir. Bir taraftan araç olarak varlığı, diğer taraftan başörtüsünün hiç olmadığı iddiasını aynı anda savunabilmek ciddi bir çelişki olduğuna dikkat çekerek cevabımıza başlayalım.
“libas’üt-takva” (takva elbisesi) ifadesi başörtüsü ile ilgili ayette değil elbiseleri yaratma amacının açıklandığı ayette (A’râf, 7/26.) geçmektedir. Tesettür ile takva elbisesi hem farklı ayetlerde geçtiği hem de birbirinin zıddı şeklinde anlaşılacak bir bilgi de olmadığı için aralarında bu anlamda ilişki kurmak doğru olamaz.
Bir ilişki kurulacak ise aynı ayette geçmesi nedeniyle elbise ile takva elbisesi arasında kurulması gerekir. İddia sahiplerinin mantığıyla bu ayete bakıldığında ise, “asıl olan takva elbisesidir normal elbiseye gerek yoktur” gibi tamamen çıplaklığa yol açabilecek çarpık bir sonuç çıkar ki, akıl ve insaf sahibi hiç kimsenin kabul edemeyeceği yanlış bir çıkarım olur.
Doğru yaklaşım şöyle olabilir; ayetlerde geçen elbise, dış kıyafet olan cilbab ve başörtüsü kısaca tüm yönleri ile tesettür bedenimizin örtüsüdür. Takva elbisesi ise iç dünyamızın (ahlakımızın, edebimizin) örtüsüdür. İkisi birbirini yok eden zıtlar değil, birbirini tamamlayan unsurlardır. Biri olmadan diğeri eksik kalır.
İDDİA-5: Ayet-i kerimede örtünmeye gerekçe olarak “incinmemek, rahatsız edilmemek” gösterilmektedir. (Ahzâp, 33/59.) Buradan çıkan sonuç, ahlaksız bir yaşam ve tahrik unsuru oluşturmayacak şekilde bir örtünme isteğidir.
Tahrik unsuru olması kültürlere göre değişkenlik gösterir. İslâm evrensel olduğu için ve günümüz kültürlerinde saçın görülmesi tahrik olmadığından başörtüsü bir zorunluluk değildir. Arap kültürünün etkisi ile sonradan uydurulmuştur.
CEVAP: Bu görüş iddia sahiplerinin durdukları noktayı ve amaçlarını ele veren önemli ipuçları içermektedir;
- “İslâm evrenseldir” söylemiyle asıl amaçlarının İslâm kültürünü dışlayan ve sadece Batı kültürünü merkeze alan bir bakış olduğu anlaşılmaktadır.
- Batı kültürünü mihenk olarak almanın doğal sonucu olarak, Batının kadın kıyafeti algısını normal görüp, bunu ölçü alıp İslâm kültürünün tesettüre bakışını ötekileştirme/değersizleştirme çabası dikkatlerden kaçmamaktadır.
- Ayrıca Kur’ân’ın hayatı düzenleme, dizayn etme misyonunu yok ederek onu Batılı hayata uydurma çabası da dikkatlerden kaçmamaktadır.
İkinci olarak “rahatsız edilmeme”, başörtüsü (humur) ayeti ile ilgili değil, dış kıyafet olan cilbab ayeti ile ilgili olduğunu tekraren hatırlatalım. Buna rağmen başörtüsüyle ilgiliymiş gibi yanlış bir algı oluşturarak başörtüsünün olmadığı sonucunu çıkarmak alâkasız ayetler arasında bağlar kurarak konuyu çarpıtma anlamına gelmektedir.
Üçüncü olarak iddia edildiği gibi ayette istenen, sadece tahrik unsuru olmayacak bir giysi değil, İslâm dışı giyinenlere benzemeyip onlardan olmadıklarının “bilinip tanınması” ayırt edilebilmesi vurgulanmaktadır. Günümüzde Müslüman kadınının İslâm dışı yaşam biçimini benimsememesi gerektiği ve giyimiyle de bunlardan farklı olması gerektiği vurgulanmaktadır.
Dördüncü olarak, cilbab ayetinde[9] dış elbise giyme ile tanınıp rahatsız edilmeme, “şunun için bunu yap” gibi zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi içinde söylenmemiştir. Dış kıyafet (cilbab) giyilmesi emredildikten sonra bu kıyafetin faydalarından olarak “tanınıp rahatsız edilmeme” belirtilmektedir. Neticede hiç kimsenin amaç şudur gerekçesiyle ayette istenen bir davranışı geçersiz (yok) sayma hakkı ve yetkisi yoktur.
Amacı da yöntemi de belirleyen aynı merci, yani Rabbimiz olduğuna göre ikisi de önemlidir. Bunlardan istediğini kabul edip istemediğini göz ardı etme yetkisi kimseye verilmemiştir. Netice iddia pek çok açıdan yanlış olduğundan kabul edilmesi mümkün görünmemektedir.
İDDİA-6: Ayette geçen istek; “örtünün, gizleyin, kapatın” şeklinde bir talep veya emir kipiyle değil sadece yakaların üzerine koyun şeklinde geçiyor.
Yani ayette özellikle örtünmeyi isteyen bir talep (istek) veya emir anlamı yok iken böyle bir anlam sonradan eklenmiştir. Neticede başörtüsü zorunlu değildir.
CEVAP: Bu iddia, eğer kötü niyetle yapılmadıysa Kur’ân’ın üslubunu bilmemekten kaynaklanmaktadır. Ayrıca yakalarınızın üzerine koyun anlamındaki “darabe” fiilinin, emir kipi olarak geçtiği de dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Ayetlerde zorunlu yapılması istenen şeyler emir kipi kullanılmadan da ifade edilebilmektedir. Mesela oruç ile ilgili Ayet-i kerimede[10] “Oruç size yazıldı” şeklinde geçmekte yani “oruç tutun” şeklinde emir kipi olmamasına rağmen oruç farzdır.[11]
Bir önemli nokta da ilgili ayetin sonunda “hepiniz Allah’a tevbe edin” buyurulur. Tevbe edilmesi emredildiğine göre ayetin başında ifade edilen başörtü dâhil tüm yapılması istenen şeylerin yerine getirilmesinde mecburiyet olduğu, getirilemediğinde ise tevbeyi gerektiren bir günah olduğu sonucu çıkmaktadır.
Burada temel nokta, humur kelimesinin anlamının ne olduğudur. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi başörtüsü olduğu netleştikten sonra onu “yakaya örtün” demekle “koyun” demek arasında sonucu değiştirecek bir fark oluşmaz. Neticede iddianın tutarlı ve kabul edilebilecek hiçbir tarafı yoktur.
İDDİA-7: Ayetteki “darabe” fiilini “salsınlar sarkıtsınlar” diye tercüme etmek çarpıtmadır. Çünkü böyle tercüme, yukarıda olan bir şeyi sarkıtmak anlamı içerdiği için başörtüsünün varlığı sonucuna götürmektedir.
Doğru anlamı “koysunlar kapatsınlar” şeklindedir. Bu da başın örtülmesi (başörtüsü) olmayıp, yakaların örtülmesi anlamına geldiğini göstermektedir.
CEVAP: Önceki iddialarla ilgili yapılan açıklamalar bu iddiaya da yeterli cevap içermektedir. Yani ayette geçen “humur” kelimesinin sadece örtü mü yoksa başörtüsü mü olduğu önemlidir. Bunun başörtüsü olduğu anlaşıldıktan sonra “başörtüsünü örtsünler/salsınlar/koysunlar…” şeklindeki kullanımlar arasında sonucu değiştiren hiçbir anlam farkı olmaz. Bu iddia, çarpıtılmış bir algı ile zihinleri bulandırma amacından başka bir değer taşımamaktadır.
“Kur’ân-ı Kerim’de (ضرب) fiili (على) harfi ceri ile kullanıldığında örtmek anlamına gelir.”[12] Humur kelimesi başörtüsünü ifade eden bir isim olduğundan ve ilgili ayette وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ şeklinde “ala” harfi ceri ile kullanıldığı için “başörtülerinin bir bölümüyle yakalarını örtsünler” demektir.
Bir önemli nokta da (yukarıda açıklandı.) ayette başörtüsünün bir bölümüyle yakaların kapatılması istenmektedir. Başta olması gereken kalan büyük kısmını yok sayarak ileri sürülen iddia doğru olmaz.
İDDİA-8: “Artık bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz; sahip olduğun cariyeler dışında kadınlarını, güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz. Allah her şeyi görüp gözetmektedir.” (Ahzâb, 33/52.)
Bu ayet-i kerimede “…güzellikleri hoşuna gitse bile…” ifadesinden kadınların kıyafetlerinin güzelliklerinin görünmesine engel olmadığı anlamı çıkar. Dolayısıyla kadınların başları dâhil her tarafını tamamen belli olmayacak şekilde kapatmadıkları anlamına gelmektedir. Neticede başın kapatılma zorunluluğu yoktur.
CEVAP: Bu iddia ileri sürülürken bir kadının güzel olduğunun anlaşılması için nerelerinin ne kadar görülmesi gerektiğini de açıklasalar da niyetlerindeki sapkınlık net ortaya çıksa tanınmalarında faydalı olacaktır.
Rabbimiz elbiseyi süs aracı yani güzellik olarak niteliyor. Bu ayetle birlikte konu değerlendirildiğinde de elbise ile birlikte oluşan vakar ve güzellikten bahsedildiğini düşünmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Ayet-i kerime şöyledir:
“Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar. (A’râf, 7/26.)
Yine dışarı çıkarken ikinci bir kıyafetin (cilbab) üzerine alınmasını isteyen Ahzâp 33/59. ayetle birlikte düşünüldüğünde de kıyafetten amaç vücudun güzelliklerini göstermek değil, aksine gizlemek olduğu anlaşılmaktadır. Sahi kıyafetle kadının vücudunun güzelliğini belli etmesi amaçlansaydı dışarı çıkarken neden ikinci bir dış kıyafet (cilbab) daha giyilmesi istensin ki?
Ayrıca İslâm’ın güzellik anlayışı ile kadını cinsel obje olarak gören batının güzellik anlayışı farklıdır. İslâm’da; dinî, ahlâkî açıdan üstün özelliklere ve dinin kadınlara özel konularını kavrayıp başka hanımlara anlatabilecek meziyetlere sahip olmak da bir erdem, farklı açıdan bir güzellik olarak görülmektedir. Hz. Peygamberin hanımları olan annelerimizin çoğunun evlilik yaşlarına ve dul olmalarına bu açıdan dikkat edilirse konu daha net anlaşılabilir.
Bu iddia sahipleri için referans Batı olunca, Batının güzellik için belirlediği ölçüleri de kendilerine mihenk alınca tabi ki saç vb. vücudun sergilenmesi beklenilebilmektedir. Yalnız bu mantık, ahlâken de dinen de uygun bir yaklaşım değildir.
Neticede iddiada zikredilen ayette farklı bir konu anlatıldığından başörtüsüne dönük sonuç çıkarmak doğru olamaz.
İDDİA-9: İbn Ömer’in rivayetine göre “Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında erkekler ve kadınlar beraberce bir kaptan abdest alıyorlardı.”[13]
Hadis-i şerife göre erkek ve kadın beraber abdest almaktadırlar. Bu uygulama, erkeklerin yanında kadınların abdest organlarının açık olduğunu yani başörtülerinin olmadığını, sonradan uydurulduğunu göstermektedir.
CEVAP: Hadislere “Arapların uydurması!” diye sürekli karşı çıkıp reddederken, kendi iddialarını desteklediğini düşündükleri bir hadis bulunca da hemen kabul edip delil olarak sunmaları, kendileri ile çeliştiklerinin somut kanıtı olduğuna öncelikle dikkat çekelim;
Bu hadiste anlatılan erkek ve kadının aynı kaptan abdest alması birbirine mahrem olanlar (birinci derece yakın akrabalar) arasında olan bir durumdur. Nitekim hadis âlimi Aynî’ de bu görüştedir.
Buhari’nin bu hadis-i şerifi “bir kişinin hanımı ile abdest alması…” başlığı altında yazması[14] da aynı kanaatte olduğunu göstermektedir.
Hz. Aişe (r.a.)’dan: “Ben, Rasülüllah ile bir kaptan yıkanırdım…”[15] hadisi de eş olan erkek ve kadının abdestlerde aynı kabı kullanabildiğini desteklemektedir.
Bir önemli nokta da namaz Mekke döneminde farz kılındı. Namazla birlikte abdest de alınmaya başlandı. Tesettür ise hicretin 5. yılında nazil olan ayetle emredildi. Dolayısıyla tesettür ayeti gelmeden önce de abdest alınıp namaz kılınıyordu.
Kadın erkek beraber aynı kaptan abdest alındığını beyan eden hadis-i şerifte bu uygulamanın zamanı belirtilmediği için, tesettürün farz kılınmasından önceki dönemde alınan abdest uygulamasını anlatıyor olması da muhtemeldir.
Hadis âlimleri bu hadis-i şerifin, tesettür emrinden önceki dönemi veya yakın akraba arasındaki abdest uygulamasını anlattığı şeklinde iki farklı görüşe sahiptirler. Neticede buradan başörtüsünün varlığı veya yokluğu sonucu çıkarılamaz.
Hadisin her iki şekilde anlaşılması da tesettürle ilgili tüm ayetler ve konu ile ilgili hadislerle çelişmeyen, bütünlük oluşturan bir yaklaşımdır.
Önemli bir nokta da beraber abdest alınırken kadınların kıyafetlerinin nasıl olduğu hadis-i şerifte açıklanmıyor. İddia sahipleri o boşluğu kendi arzularına, ait oldukları fikrî ekolün düşünce yapısına göre dolduruyorlar. Kıyafetin nasıl olduğu noktasında, o dönem ki kıyafet kültürü araştırılmadan ve naklî bilgiye dayanmadan bir sonuca varılacaksa herkes kendine göre farklı yorumlar yaparak bilgi boşluğunu doldurur ki, bu doğru olamaz.
İDDİA-10: Bir hadis-i şerifte “Peygamber perçemini örtüsüne/hımarına sildi” ifadesi geçmektedir. Görüldüğü gibi bu hadiste “hımar” örtü anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla “Hımar”ın başörtüsü değil örtü anlamında olduğunu bu hadis ispatlamaktadır.
CEVAP: Bu iddia dikkate alınmayacak, cevap vermeye değmeyecek kadar bilgiden yoksun ve yanlış tercüme ile yapılmış bir çarpıtmadır. Fakat yazılı medyada çokça okunan ve beğenilen bir yazı olup bilmeyenleri kandırmaya dönük bir manevra özelliği taşıması sebebiyle kısaca değinmekte fayda görülmüştür.
Öncelikle hadis tamamıyla yanlış tercüme edilerek, kasıtla çarpıtılarak hedefe ulaşılmaya çalışılmaktadır. Hadis-i şerifin metni ve doğru tercümesi şu şekildedir.
أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَسَحَ عَلَى الْخُفَّيْنِ وَالْخِمَارِ
“Rasülüllah (s.a.s.) mestlerine (ayakkabılarına) ve sarığına mesh etti.”[16]
Hadiste hımarıyla sildi değil, hımarına (sarığına) meshettti anlamındadır. Bu boyutta yanlış tercüme edilmesi hata ile olamaz. Ancak bilinçli ve kasıtlı bir çarpıtma ve kandırma amaçlı yapılmış olması kuvvetle muhtemeldir.
Erkeğin başının örtüsü olan sarık için “hımar” kelimesi kullanılmıştır. Yani aslında bu hadis, iddia edilenin aksine hımar kelimesinin sadece örtü olmayıp, erkek ve kadın için başın örtüsü anlamında kullanıldığını teyit etmektedir. Neticede “hımar” kavramı erkek için kullanıldığında sarık, kadın için kullanıldığında ise başörtüsü anlamına gelmektedir.
İDDİA-11: Aynı ayette[17] geçen ayakları yere vurarak yürümenin yasaklanması ile yakaya örtü (hımar) konması birlikte değerlendirilmesi gerekir. O dönemde üst iç çamaşırlar olmadığından ve iklimden dolayı da kalın kıyafet giyilmediğinden sert yüründüğü zaman kadın vücudunun üst bölümlerinin sallanarak dikkat çekmesini önlemek için bu tür yürüyüş yasaklanmış ve yakaya örtü örtülmesi istenmiştir.
İkinci olarak da bebekler 2 yaşına kadar süt emiyorlardı yakın akraba yanında emzirme esnasında olumsuz görüntü oluşmaması için yakanın örtülmesi emredilmiştir. Yani örtünmenin başörtüsü ile alâkası yoktur.
CEVAP: İddiadaki açıklamalar hımar kelimesinin başörtü olmayıp sadece örtü olduğunu ispat gerekçesiyle yapılıyor. Fakat hiçbir ayet, hadis veya o döneme ait tarihî bir bilgiye dayanmadan sadece aklî çıkarım yapılarak senaryo yazılmaktadır.
Bir an için bu anlatılanları doğru kabul etsek bile buradan başörtüsünün olmadığı sonucu çıkarılamaz. Bir başka ifade ile soralım: Yakanın örtülmesi, örtü ile olunca iddiada sayılan faydaları sağlıyor da başörtüsünün bir bölümü ile aynı yer aynı şekilde örtülünce aynı faydaları sağlamıyor denebilir mi? (!) Asla…
Amaçlanan bölgeyi gizleme açısından her iki örtünme şekli de aynı faydayı sağlıyorsa, nasıl oluyor da bunlardan birinin (pek çok delilin desteklediği baş örtüsünün) olmadığına, diğerinin (örtünün) olduğuna delil olabiliyor?
Neticede yazı bütünü içinde açıklanan pek çok delil “hımar” kelimesinin başörtüsünü ifade ettiğine göre yapılan aykırı ve zorlama yorumlarla başörtüsünün olmadığına dönük sonuçlar tümüyle yanlıştır.
- SONUÇ:
1- Kapsamları farklı olmakla birlikte hem erkeğe hem de kadına tesettür ilk insanla birlikte var olagelmiştir.
2- Başın örtülmesi Kur’ân-ı Kerim’in kesin bir emridir. Yukarıda açıklandığı gibi “humur” kelimesi sadece örtü değil başörtüsü için kullanılan bir isimdir. Konu, ilave bir delil ihtiyaç bırakmadan başörtüsü olarak anlaşılacak açıklık ve netlikte olan bir kavramla ayette anlatılmaktadır.
Yakanın örtülmesi, bezin bütünü ile örtülmesini ifade eden bir cümle ile değil, aksine bir bölümü ile örtülmesini ifade eden cümle ile yani “bir kısmı ile örtün” şeklinde emredilmiştir. Sadece örtü anlamında olsaydı “bir bölümünü koyun” şeklinde değil de “örtünüzü koyun” gibi bütünü kapsayan bir ifade olurdu. Neticede hem kavramın anlamı hem ayetteki cümlenin kullanılış biçimi hem de Peygamberimiz dönemindeki uygulanışı sadece örtü olmayıp başörtüsü anlamında olduğunu desteklemektedir.
3- İslâm, iç ile dışın farklı olmasını nifak (münafıklık) alameti olarak gördüğü için tesettürde de bu iki yönün doğrularda buluşarak çelişkide olmamasını hedeflemiştir. Bu bağlamda hem iç hem de dışa dönük düzenlemeler getirmiştir;
“Libas’üt-takva”[18] ve harama bakmama[19] yönlendirmesi ile gönül, duygu, kalp ve düşünce dünyamızın ahlaklı (temiz) olması hedeflenmektedir. Bunun tamamlayıcısı olarak da cilbab, baş ve yakaların kapatılması ve farklı çağrışımlar yapacak yürüyüşlerden kaçınarak ölçülü olmayı emretmesiyle de dış görünüşün düzenlenmesi hedeflenmiştir. Bunlar zıt şeyler olmayıp biri olmadan diğerinin eksik kalacağı, birbirini tamamlayan (mütemmim) unsurlardır.
4- Arapçanın kendi dil mantığı/özelliği çerçevesinde ve gönderiliş amacına uygun bir şekilde ayetlerin anlaşılma zorunluluğu vardır. Kur’ân’da başörtüsünün olmadığını savunanların ayetleri Arapçanın mantığına göre değil, Türkçenin dil mantığıyla oluşan kullanım biçimine ve günümüzün seküler sosyal hayatına uydurarak anlama çabasına girmeleri dikkate değer bir yaklaşım hatasıdır. Bunun dinî, ilmî ve kendi içinde tutarlılık açısından bir geçerliliğinin olmadığı, ehlince malum olduğu gibi yukarıda da etraflıca açıklanmıştır.
Bu arada yeri gelmişken: İslâm’ı sadece mealden öğrenmenin böyle vahim hatalar ortaya çıkardığını da hatırdan çıkarmamak gerekir.
5- Genelde hadisleri itibarsızlaştırmaya çalışanların bir bölümü ile özelde başörtüsüne karşı çıkanların tamamının; İslâm’ın bireysel veya sosyal hayata dönük düzenlemelerini geçersiz kılıp batı kaynaklı modern hayatı meşrulaştırma gibi bir amaca doğru evrildikleri gözden kaçmamaktadır.
Hâlbuki İslâm, temel sabiteleri açısından hayata göre değişebilen değil, kendi doğrularına göre hayatı düzenleyen bir dindir.
[1] Nass 114/6; En’âm, 6/112.
[2] Ebû Dâvûd, Libâs, 31.
[3] Muvatta', Libas, 4.
[4] İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ebu Dâvûd, Salat, 85.
[5] Lisân’ül-Arab خمر Maddesi
[6] Müfredât, خمر Maddesi
[7] Mâide, 5/6. (Konumuzla doğrudan ilgili olmadığı için buradaki “ba” harfi cerrine zait diyen farklı mezhep görüşlerine değinilmemiştir.)
[8] Geniş bilgi için bakınız: Erdem Uygan, Kur’ân’ı Tahrife Modern Bir Örnek: Hımâr (Başörtüsü)
[9] Ahzâp, 33/59.
[10] Bakara, 2/183.
[11] Kur’ân’daki fiil kiplerinden hangilerinin vucubiyet (farz) ifade ettiği konusunun detayı için Fıkıh usulü kitaplarına bakılabilir.
[12] Rağıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâz’il-Kur’ân, 506.
[13] Buhari, Vudu, 43; Muvatta, Taharet, 15; Ebu Dâvût, Taharet, 39.
[14] Abdullah Feyzi Kocaer, Sahihi Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih,71.
[15] Buhari, Vudû, 23; Tirmizi, Tahâra, 32.
[16] Müslim, Taharet, 84;
Tirmizi, Taharet, 75;
Nesai, Taharet, 86;
İbni Mace, Taharet, 89.
[17] Nûr, 24/31.
[18] A’râf, 7/26.
[19] Nûr, 24/30.


