Edep, “bir toplumda örf, adet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi” anlamında kullanılan terimdir.
Terbiye; “söz ve fiille insanlara lütuf ile muamele etmek, güzel ahlak, usluluk, haya, sünnete uygun hareket etmek” demektir.
Edebin aslı ‘edebe’ fiilidir. Bu da; davet, iyi tutum, incelik ve kibarlık, hayranlık ve takdir, şeklinde gösterilir.
İnsanlara karşı uslu, nazik, zarif, terbiyeli olmak. Edip olmak. Ziyafet tertip etmek gibi manalara gelir.
Edeb; terbiye, güzel ahlâk. Nefsin terbiye ve eğitiminde gerekli riyâzat. Edebiyat. İlmu’l-edeb; edebiyat. Edebu’l-mâide; sofra adabı...
Bu kökten gelen ‘te’dip’; birine edep öğretmek.
Bazıları bu kelimenin asıl anlamının ‘davet’ olduğuna işaret ettikten sonra terim olarak “insanlar içinde eğitilmiş kişinin (edîb) eğitimle (te’dîb) kazandığı durum” demek olduğunu belirtirler. Edeb şöyle de tanımlanmış:
“Ona sahip olan kişiyi küçük düşürücü durumlardan koruyan meleke”
“Söz veya hareket olarak takdire değer kabul edilen davranış tarzlarını uygulamak”
“Nefsin eğitimi ve huy güzellikleri.” Bu tarif İslâmî anlayışı güzel yansıtıyor.
Türkçe sözlükte edep:
1. Haya, utanma.
2. Zerafet, nezaket.
3. Güzel ahlâk.
4. Terbiye ve haya icabı örtünmesi gereken yerler, avret.
Hak yolcusuna edep yakışır. İnsan hem dindar hem de kaba, geçimsiz ve nezâketsiz olamaz. Zira İslâm’ın rûh itibârıyla özü; inanç açısında tevhid ve istikamet, amelde (davranış-ahlâk) açısından edep, muamele açısından şefket ve merhamettir. İslâm’ın öngördüğü ahlâk ölçüleri de baştan sona nezâket, zarâfet ve nezâfet ölçülerinden, yani “güzel edep”ten ibârettir. İslâm müslümanlardan, edepli, zarif, nazik, hayâlı birer erdem sahibi kişiler olmalarını istiyor. Bu aynı zamanda İslâm emrettiği güzel ahlâktır. İslâm’ın emrettiği gibi güzel ahlâk sahibi olmak ve edepli olmak her yerde, her pozisyonda, her faaliyette güzeldir ve gereklidir.
Edeple İlgili Diğer Kelimeler
İslâm ahlâk sisteminde ‘selim’ nitelemesiyle kullanılan üç önemli kavram var. Kalb-i selim, zevk-i selim ve akl-ı selim, bu üç önemli dinamik hem şahsiyetin oluşmasına katkı sağlar, hem de kişiliği korumada birer imkândırlar.
Kalb-i Selim
Kur’ân’ın (vahyin) amacı da insanlara selîm kalp kazandırmaktır. Herkesin kalbi vardır ama İslâm’ın insanlardan istediği kalb-i selîmdir.
Kalb-i selim teslim olmuş, bu teslimiyetle sahibini selâmete götürebilecek bir yürektir. Evham, şüphe, vesvese, dünyalık korkular, kaygılar, manevî marazlardan azâde... şirk, küfür, nifak, ilhad, fesat, şekk, riya, gaflet, aşırı şehvet ve hıyanetten uzak bir kalp... Yaratılış gayesini anlamış, selîm/sağlam, tertemiz, arınmış (tezkiye olmuş), teslim olmuş, sağduyulu bir kalp...
Kur’ân’da iki âyette “kalb-i selîm” ifadesi geçiyor.
“O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)”
Âhirette ‘hesap yerine’ arınmış bir kalp ile (selîm bir kalp ile) gidebilenlere ne mutlu.
Akl-ı Selîm
Herkesin aklı var ama İslâm’ın insanlardan istediği akl-i selîmdir. Bu da sâlim, sağlam, doğru, sağduyu, kusursuz işleyen, maksada uygun çalışan bir akıl demektir. Bu akıl anlayan, idrak eden, muhasebe yapan ve sonunda teslim olan akıldır. Bu akıl vahye dayanarak hakikati anlar, Kur’ân’a ve Sünnete muhalefet etmez, iyi muhakeme yapar ve en isabetli kararları verir, rehberdir, kılavuzdur, ışığını vahiyden alan nûrdur, gözdür, gücünü vahiyden alan bir iradedir. Selim akıl hakikate, hikmete, insana ve onun maslahatına hizmet eder. Tersi insan ve toplum için felakettir.
Zevk-i Selîm:
Herkesin zevki vardır ama İslâm’ın insanlardan istediği zevk-i selîmdir. Yani, ister eşyada, ister davranışlarda güzeli çirkinden temyiz edebilme kabiliyeti... İncelik, nezâket, nezahet, zerâfet, letâfet, güzellik, iyilik etme, edebî, estetik ve sanat görüşü olan, ruhu okşayan bir zevk...
Zevk-i selîm; ince, duyarlı, naif, nazik, nezih, sıcak, fazilete düşkün, edebe uygun, hassas duyguların toplamı... Zevk-i selîm sahipleri, çirkinlikten, kabalıktan, barbarlıktan, bedevilikten, zulümden, edepsizlikten, zevksizlikten uzaktır. İslâm aynı zamanda her şeyde güzelliği tavsiye eden bir dindir. Güzel olan yapmaya ihsan, güzelliği yapanlara da muhsin diyor. Muhsinler, yaptıkları her şeyi güzel, en iyi, en estetik şekilde yapmaya çalışırlar. Onlar zevk-i selîm sahibidirler. Yani onlar meşru olan şeylerden, sâlih amellerden, ölümden sonra fayda sağlayacak işlerden tad alırlar.
İnsan bir şeyi üç amaç için yapar: Ya zevk aldığı için, ya çıkarı olduğu için, ya da o şey ‘hayr’ olduğu için. Müslüman ‘hayr’ olan amacı tercih eder. Böylece her üç amacı da gerçekleştirir. Bu da bir açıdan edep ve güzel ahlâktır.
Mahrem
Haram kökünden gelir. Dokunulması haram olan, saygı gösterilmesi, korunması gerekli olan şey demektir. Terim olarak mahrem; kendileriyle evlenilmesi yasak olanlar yakınlar, na-mahrem, el, yabancı, kendileriyle -şartlara göre- evlenilmesi caiz olanlar demektir.
Kendisiyle evlenilmesi ebediyen haram olan akrabaya “zû rahim mahrem” denir. Bunlar da anne-baba, çocuklar, torunlar, büyükbaba, babaanne, kardeş, kız kardeş, amca, hala, dayı, teyze, yeğenler. Akraba olsun olmasın kayınbaba ve kayınvalideler, gelinler, damatlar ebediyyen mahremdir. Evli oldukları sürece yengeler ve kocaları, kardeş hanımları veya kocaları mahremdir, yeğenlerin hanımları, kocaları da... Süt hısımlığı da bu mahremiyete dâhildir.
Kendileriyle evlenmenin caiz olduğu kimselere aynı soydan olsalar da “zû rahim ğayr-u mahrem (Türkçe’de nâmahrem)” denir. Kur’ân iffetli olmayı ‘mahrem’ kelimesiyle de anlatıyor.
“Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir.”
Irz ve Namus
‘Namus’ kelimesi sözlükte, saklanılan şey demektir. Ancak bir ahlȃk terimi olarak insanlar arasında şerefli ve lekesiz bir şekilde yaşama karşılığıdır. Hadislerde, Cebrail’in diğer adı olarak geçmektedir. Kelime zaman içerisinde insanlar arasında şerefli ve lekesiz bir şekilde yaşama karşılığı olarak kullanılır olmuştur. Türkçe’de namus kelimesi yaygın bir biçimde ırz, iffet, edep, hayâ, doğruluk, itibar, güvenilirlik, şeref ve haysiyet gibi, yüksek erdem ifade eden huylar yerine kullanılmaktadır.
Utanma duygusu, ‘ar’ anlamına da gelmektedir. Kur’ân’da ve hadislerde ‘namus’ kelimesi yerine daha çok “iffet, hayâ ve mahrem yerlerini koruma” şeklindeki ifadeler kullanılmış, bu gibi sıfatlara ve ahlâka sahip mü’minler övülmüştür.
“Ve onlar ırzlarını (namuslarını) korurlar; ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin sahip oldukları başka; çünkü onlar bundan dolayı kınanmazlar. Fakat bunun ötesini arayanlar; artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.”
Irz; bir kimsenin ve ailesinin başkalarınca saygı duyulması beklenen ve gereken mânevî kişiliği, şeref ve haysiyeti, iffeti ve namusu demektir.
Allah (cc) ırzlarını koruyan mü’minleri övüyor:
"... Irzlarını koruyan erkek ve kadınlar... Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır."
Hayâ
İffet ve namusu koruyan en güzel duygulardan biri de hayâ (utanma, ar) duygusudur. Utanma, âr, nâmus. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalpte meydana gelen rahatsızlık...
Peygamber (s.a.s.)‘in şöyle dediği rivayet edildi:
“İnsanlar peygamberlerin sözünden şunu da öğrendiler: Utanmasan dilediğini yap.”
Mü’minlerde utanma (ar) ve namus (iffet) duygusu imanın bir gereğidir. Mü’minler, Allah’ın kendilerini her yerde gördüğünün bilincindedirler.
Abdullah b. Ömer (r.a.)’ın rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.s.), utangaç kardeşine bu huyunu terketmesini söyleyen Medineli bir Müslümanın yanından geçerken ona: “Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır” buyurdu.
İmrân b. Husayn’in (r.a.) rivayetine göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle dedi:
“Hayâ ancak hayır kazandırır.”
İffet
Allah (st) kendisine karşı sorumluluk duygusuyla hareket eden mü’minleri; iffet ve hayâ kerȃmeti (şerefi) ile ödüllendirir. Zira bunlar erdemin, şerefli olmanın, kaliteli karaktere sahip olmanın göstergesidir.
İffet; insanın dine ve edebe aykırı söz ve fiillerden uzak durması, tabii bir duygu olan cinsel arzu ve isteklerinin meşru ölçüler çerçevesinde karşılanmasıdır. Başka bir ifadeyle iffet; insanı kemale ulaştıran bir ziynet ve erdemdir. Kişi namusunu iffet ve edep ahlâkıyla korur. İffetli bir kimse din dilinde namuslu kimsedir.
İffetin üç sahası vardır:
- Avret yerlerini kapayarak,
- Çirkin, pis, ahlak dışı söz ve davranışlardan sakınarak,
- Gayri meşru ilişkilerden sakınarak…
Mü’minler namus ve iffetlerine düşkün olmak zorundadırlar. Bunlara gölge düşürecek, onların iffetsiz ve namussuz tanınmasına sebep olacak her türlü aşırı davranışlardan kaçınırlar. Hatta onlar namuslu kimselere yalan yere iftira atmaktan Kur’ân’ın emriyle uzak dururlar. Namuslarını ve iffetlerini korumanın yollarını öğrenirler ve bunu pratik hayatlarında uygularlar. Mü’minin şerefini artıran, onu faziletlerle donatan, onun değerini yücelten, yani onu kerȃmetli kılan elbette iffet anlayışı, namus duygusudur. Mü’min, aşağı ve bayağı davranışlardan uzak durur. O, insanlar arasında ahlâk ve fazilet yönünden seçilmiş insandır. Kimsenin iffetine ve namusuna kötü gözle bakmaz. Kendi namus ve iffetini değerli bildiği gibi, diğer mü’min kardeşlerinin namusunu da öylece değerli bilir ve korur. Her türlü kötü ahlâk, çirkin davranışlar hem iffete uygun değildir hem de mü’minin kalitesini düşürür. Kur’ân, mü’min erkekler ile mü’min kadınları iffetli olmaya davet ediyor, gözlerin harama bakmaktan sakındırıyor, mahrem yerlerini korumalarını istiyor. Kadınlara iffetlerini korumaları için tesettürü (kapalı giyinmeyi) emrediyor.
Müslümanın şerefli kılan, onu faziletlerle donatan, onun değerini artıran iffet anlayışı, namus duygusudur. Mü’min, aşağı ve bayağı davranışlardan uzak durur. O, insanlar arasında ahlâk ve fazilet yönünden seçkin bir kimsedir. Kimsenin iffetine ve namusuna kötü gözle bakmaz. Kendi namus ve iffetini değerli bildiği gibi, diğer mü’min kardeşlerinin namusunu da öylece değerli bilir ve saygı gösterir. Her türlü kötü ahlâk, çirkin davranışlar mü’minin kalitesini düşürür. Harama bakmak, zina etmek, zinaya sürükleyen yollara girmek, İslâm’ın getirdiği giyme ölçüsünü korumamak; şüphesiz iffete zarar verir. Rasulûllah’ın Cennete gitmeyi hak ettirecek altı amelde biri olarak “iffetinizi koruyun” tavsiyesini hatırlamak gerekir.
Tesettür ve Hicâb
Müslüman erkek ve kadınların Kur’ân’ın tarif ettiği gibi örtünmeleri Allah’ın emridir, yani ibadettir. Tesettür asla bir gelenek, bir moda, şahsi tercih veya siyasî simge değildir. İslâm’da namaz, zekat, infak gibi önde gelen farzlardan bir farzdır. Önemli bir sâlih ameldir.
Giyinme (tesettür) fıtrattandır (yaratılıştandır) ve insan için doğal bir ihtiyaçtır. Elbise, giyim, örtünme beşere yakışır... İnsanın dışında herhangi bir varlığın örtünme diye bir derdi yoktur... İnsan ve toplum için her konuda en ideal ölçüleri koyan Kur’ân örtünme konusunda da evrensel, sonsuz ve fıtrata uygun ölçüleri koymuştur. Bu açıdan tesettür bir müslüman için ibadet (kulluk) boyutu da olan elbise (giyinme) ahlâkıdır. Örtünme; sıcaktan veya soğuktan korunmak için giyinme ihtiyacından önce utanma duygusunun gerektirdiği fıtrî bir ihtiyaçtan, daha çok mânevî içerikli bir mahremiyet ihtiyacından kaynaklandığı ve örtünmenin insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir. Buna göre hem mânevî, hem maddî anlamı ve boyutuyla örtünme tamamen insanî bir eylemdir. Hangi amaçla olursa olsun, elbise olgusunu insan için var eden Allah’tır. Bu, elbise giyme ihtiyacını, elbise yapılan bütün malzemeleri, o malzemelerden envaî çeşit elbise yapabilme yeteneğini kapsar...
“Ey Âdemoğulları! Size katımızdan, hem çıplaklığınızı örtmek hem de zerâfet/güzellik (rîş) aracı olmak üzere giysi (yapma yeteneği) bahşettik. Fakat takva elbisesi var ya, işte o en hayırlı olandır.“ (A’raf 7/26)
Yani “bir görkem/güzellik ifadesi olarak giyim-kuşam (yapma bilgisi) bahşettik“... Rîş; kuş tüyünün güzelliğinden türetilmiş mecâzi bir ifadedir ve ziynet elbisesi demektir. Âyette üç çeşit giysiden (libastan) söz ediliyor.
1. Sadece örtünme ihtiyacını karşılayan basit ve sade elbise...
2. Örtünmenin yanında ziynet ve süslenme amacıyla kaliteli, düzgün, temiz elbise...
3. Takva elbisesi... Âyette hem Allah’a karşı sorumluluk bilinci hatırlatılıyor, hem de elbisenin bu bilinç ile giyilmesi gerektiğine işaret ediliyor.
Müslümanların tarihten beri elbisede ve her çeşit örtüde geliştirdikleri estetik, güzellik, sanat ve çeşitlilik, muhteşemlik bu âyetten etkilendi diyebiliriz. İlk insanlar yeryüzüne cennet elbiselerinden mahrum geldikleri gibi, her doğan da çıplak doğar, sonra Allah’ın elbise ikramıyla çirkin yerlerini örtecek, süslenecek ve kendini koruyacak elbiseler edinirler. Kur’ân cennetliklerin özel cennet elbiseleri giyeceklerini ve o elbiselerin ipekten olduğunu söylüyor.
Kur’ân, bazı âyetlerde erkek-kadın, bütün müslümanlara tesettürü (İslâmî örtünmeyi) ve iffetli olmayı, şeref ve haysiyeti korumayı emrediyor. Şüphesiz bunlar müslümana yakışan, iman etmenin gereği güzel hasletlerdir. Tesettür hem ibadet hem de müslüman olmanın nişânesi, sembolüdür... Kur’ân’da örtünme ile ilgili kelimeler:
Libas; insan bedenini tamamını veya bir kısmını örten şeye denir.
Sevb (çoğulu siyab veya esvab); İnsanların vücutlarını örtmek için çeşitli malzemelerden yaptıkları örtülerin genel adı.
Hımar (çoğulu humur); bunun aslı ‘hamr’dır. Bu da bir şeyi başka bir şeyle örtmek demektir. Kendisiyle örtünülen her şeye hımar denir. Buradan hareketle kadınların başlarını örttükleri şeye ad olmuştur.
Cilbâb (çoğulu, celâbib); bütün bedeni örten giysi, özellikle kadınları baştan aşağı örten, milhafeden (çarşaftan) biraz küçük geniş bir kadın giysi. Cilbâb, normal elbisenin üzerine giyilen dış bir örtüdür.
Hicâb; bugün bazı müslümanlar tarafından tesettür anlamında kullanılan ‘hicâb’ Kur’ân’da sekiz âyette geçiyor ama tesettür anlamında değil, daha çok perde, engel, örtü, kapalı olmak manasında...
Tesettür; bunun aslı ‘setera’ fiili, bir şeyi gizlemek, örtmek demektir. Buradan hareketle tesettür; örtünmek, kuşanmak, başkası ile kendi arasında perde koymak, bir şeyin arkasına gizlenmek demektir. İslâm’da ilgililere emredilen giyim ölçüleri genellikle budur.


