Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“De ki: "Ey kitap ehli! Sizin bizden hoşlanmamanızın sebebi, bizim Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilmiş olana iman etmemiz ve sizin çoğunuzun fasık olmasından başka bir şey midir?" De ki: "Allah katında, ceza yönünden bundan daha kötü olanı size bildireyim mi? Allah'ın kendilerine lanet ettiği, gazaplandığı, içlerinden (bazılarını) domuzlara, maymunlara dönüştürdüğü ve Tağutlara kulluk eden kimseler! İşte bunlar çok daha kötü bir konumdadırlar ve orta yoldan daha fazla sapmışlardır.” (Maide, 5/59-60)
Bazı tefsirlere göre burada, kitap ehline “bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi?” denirken onların varsayımlarına binaen, gerçekte iyilik olanı kötülük olarak görmeleri itibariyledir. Yani, siz böyle sanıyorsunuz ama şu kimselerin durumu sizin sandığınızdan çok daha fenadır. Bazı tefsirlere göre de, burada ehli kitabın fasık olmasına nispetle böyle söylenmiştir.
Domuzlara ve maymunlara dönüştürmeyi geçmişteki müfessirlerin çoğunluğu, fiziksel bir dönüştürme olarak anlamışlardır. Ancak ilk dönem müfessirlerinden Mücahid, burada dönüştürme ile karakterin kastedildiğini yani sözü edilen kimselerin fiziksel değil de karakter olarak dönüştürüldüklerini ifade etmiştir. Bu görüşün son dönemdeki müfessirler arasında epey ilgi gördüğünü söyleyebiliriz.
Ancak bizim burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz husus, “Tağutlara kulluk edenler” ifadesidir. Bu ifadenin karşılığı olan metin “Ve abede’t-Tağut” şeklindedir. Böyle okunduğunda abede kelimesi mazi fiil olur ve “tağutlara taptılar, onlara kulluk ettiler” anlamına gelir. Ancak bu fiilin, ayette geçen “men” edatına atfedilerek anlamlandırılması gerektiğinden, “tağutlara tapan, onlara kulluk eden kimseler” anlamı verilerek sıralamaya dahil edilir. Yani bu nitelikteki kimselerin de Allah’ın lanetine ve gadabına maruz kalanlarla aynı kategoriye girenlerden olduğu anlaşılır.
Bu açıklamayı yaptıktan sonra asıl üzerinde durmak istediğimiz konuya gelerek, mealini verdiğimiz âyeti kerimelerin, çağımızda siyonizm ideolojisini bir hayat biçimi olarak benimseyen yahudilerin içine düştükleri duruma ışık tutan içeriğiyle ilgili tespit ve kanaatlerimizi sizlere aktarmaya çalışalım:
Bugün, Filistin topraklarında korkunç katliamlar gerçekleştiren siyonistlerin bunu Batı emperyalizminin ve özellikle de çağdaş emperyalizmin başını çeken ABD’nin yardım ve desteğiyle yaptıkları bilinen bir gerçektir. Ancak bunu yapabilmek için Batının, küresel emperyalizmin ve ABD’nin desteğini elde edebilmelerinin, Avrupa’daki ve Amerika’daki yahudi topluluklarının ve lobilerinin marifetiyle mümkün olduğu, dolayısıyla siyonist unsurların aslında Avrupa ve ABD’yi kendilerine destek vermeye mecbur ettikleri için onların üzerinden dünyaya hükmettikleri düşünülmektedir. Oysa tarihi ve günümüz gerçeklerini iyi okursak, hadisenin hiç de öyle olmadığını ve işin gerçeğinde emperyalizmin, siyonistleri İslam’a ve Müslümanlara yönelik kirli savaşlarında çok iğrenç amaçları uğrunda birer köle ve asker olarak kullandıkları, bunu yaparken aynı zamanda yahudi toplumların dünyalık elde etmeye önem vermeleri sebebiyle elde ettikleri maddi imkanlardan da kendi hesapları için yararlandıkları anlaşılacaktır. Bu sebeple siyonizm aslında yahudi ırkçılığını kendi ideolojik manifestosunun merkezine oturtmakla yahudi toplulukların geçmiş yüzyıllarda şeytanın çizgisini izlemeleri sebebiyle benimsemiş oldukları katı asabiyetlerini de küresel emperyalizmin söz konusu kirli planları ve İslam toplumlarına yönelik uzun vadeli savaşları için değerlendirmeyi başarmıştır.
Konunun iyi anlaşılabilmesi için bugüne gelmeden önce tarihteki bazı gelişmeleri gözden geçirmekte ve yorumlamakta yarar var.
İsa (a.s.) yahudi toplumun içinden çıkmıştı. Yüce Allah yeni bir peygamber göndermekle hem tüm insanlığa ilahi mesajını iletmek, hem de yahudi toplumun peygamberlerin çizgisinden çıkmaları sebebiyle içine düştükleri sapmaları düzeltmek ve aynı zamanda geçmişte işledikleri suçlar yüzünden ceza olarak yüklenen bazı yükümlülükleri de kaldırmak istiyordu. Yahudi toplumu İsa (a.s.)’ın, kendilerine haber verilen Mesih olduğunu, şahit oldukları mucizelerden aslında anlamıştı. Ama çok azı ona inandı. Çoğunluğu sırf dünyevi çıkar hesapları ve geçmişte olduğu gibi Yüce Allah’ın ilahi hüküm ve kararlarından hoşlanmamaları sebebiyle onu reddetti. İsa (a.s.)’ya destek vermeleri ve arka çıkmaları gerekenlerin başında yer alması gereken bu topluluk tam aksine Roma İmparatorluğu’nun bölgedeki iktidarını temsil eden yöneticilerle işbirliği yaptı. İstihbaratçılarla işbirliği yaparak İsa’yı ve ona iman edenleri yakın takibe aldılar. Onların aleyhine karalama kampanyası yapmakla yetinmedi, ellerindeki dini metinleri çarpıtarak kendilerini yargıladı ve mahkum ettiler.
Roma İmparatorluğu o dönemin tağuti yönetimiydi. Bu devletin egemenliğini temsil edenler de birer tağuttu. Çünkü Allah’ın hükmünü reddederek kendi beşeri saltanatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. İsa (a.s.)’ya karşı cephe alan yahudiler de Allah’tan gelen mesajı reddetmek suretiyle O’na kulluk etmeyi reddederek kendi dönemlerinin tağutlarına kulluk etmeyi tercih etmişlerdi.
Benzer durum peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) dönemi için de söz konusudur. O’nun Allah’ın elçisi olduğunu ortaya koyan delilleri gördükleri halde, yahudi toplumundan olmamasını içlerine sindiremedikleri için ona tavır aldı ve o dönemin tağutları olan Mekke müşriklerinin liderleriyle işbirliği yaptılar. İlginçtir ki İsa (a.s.) yahudi toplumundan çıktığı halde onu, dünyevi çıkar hesapları ve tağutlarla eskiye dayanan ilişkileri yüzünden reddederken, Muhammed (s.a.s.)’i de yahudi toplumundan çıkmadığı için bir bakıma Allah’ın kararına itiraz ederek reddettiler.
Onların, tağutlarla işbirliği yapmalarının en bariz örneklerinden biri de haçlı seferleri sırasında “Tapınak Şövalyeleri” adıyla saldırılara katılmalarıdır. Haçlı seferlerini organize edenler, bu yolla aynı zamanda onların o günün şartlarında sahip oldukları imkanlardan yararlanmışlardır.
Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devleti inşa edilmesi için organize edilen “uluslararası siyonizm” hareketi de gerçekte İngiliz emperyalizminin bir projesidir. Siyonizm ideolojisinin fikri altyapısı, yahudi toplumunun peygamberlerin tebliğ ettiği çizgiden saparak soy üstünlüğünü esas alan asabiyet anlayışına yani ırkçı düşünceye kaydırılmasıyla önceden oluşturulmuştu. Ama örgütsel bir yapı oluşturmaya başlaması 1897’de, siyonizmin önderi olarak bilinen Teodor Hertzl’in öncülüğünde gerçekleştirilen Basel Konferansı’yladır.
Hertzl’in Avrupa’da ezilen yahudi azınlıkları organize etmek için siyonist örgütlenmeye öncülük ettiği hususu üzerinde durulurken perdenin arkasında İngiliz emperyalizminin kirli hesaplarının ve karanlık oyunlarının bulunduğu gerçeği çoğunlukla dikkatten kaçmıştır.
İngiliz emperyalizminin siyonist örgütlenmeye destek vermekte iki önemli amacı vardı:
Birincisi: Yüz yıllardan beri Avrupa toplumlarında yaşanan antisemitizm sorununun gerekçesini oluşturan yahudi azınlıkları tasfiye ederek yerleştirilecekleri bir alternatif vatan oluşturmak. Bundan dolayı siyonist örgütlerin Avrupa’daki yahudi azınlıklara yönelik propaganda faaliyetlerinde “vatansız halka halksız vatan” sloganının öne çıkması dikkat çekicidir.
İkincisi: İngiliz emperyalizminin, İslam coğrafyasının merkezini oluşturan ve Ortadoğu olarak tanımlanan bölgedeki askerlerini çekmeye hazırlanabilmesi için, orada uzaktan kumanda edilebilen ve Batı çıkarlarına hizmet ederek Müslüman toplumlara karşı savaşacak, bu toplumlara yönelik fitne politikalarını yönetecek bir uzak karakol oluşturmaktı. Böylece İngiliz ordusu artık doğrudan savaşmayacak, onun yerine Avrupa’daki yahudi azınlıkların içinden çıkarılacak terör çeteleri savaşacak; Batı dünyası da onların ihtiyaç duyduğu her şeyi tedarik edeceği gibi diplomatik alanda da her bakımdan destekçileri olacak, yapacakları tüm haksızlıklara rağmen onları şartsız bir şekilde savunacaktı.
İngiliz emperyalizmin bu planının devreye sokulmasıyla birlikte, ne yazık ki peygamberlerin yolunu terk edip şeytanların yolunu izleyen yahudi toplulukların içinden çıkarılan terör çeteleri bir kez daha tağutların kulları ve köleleri haline gelmişlerdir.
Ortaya çıkan durum genelde dünya kamuoyuna, özelde yahudi kesimlere dünya genelinde sayılarının 15-20 milyon civarında olduğu tahmin edilen yahudilerin, Batı’da oluşturdukları lobiler vasıtasıyla Batı ülkelerinin yönetimlerini kontrol altına alması ve bu yolla tüm dünyaya hükmetmesi olarak lanse edilmektedir. İşin gerçeğinde ise, birtakım siyasi oyunlarla Avrupa ülkelerinden tehcir edilerek Filistin topraklarına yerleştirilen yahudiler, Batı emperyalizminin İslam’a ve Müslümanlara karşı sürdürdüğü kesintisiz savaşın askerleri yani çağımızın tağutlarının köleleri olarak kullanılmaktadır.
1948’de Filistin topraklarında yahudiler için “İsrail” adında bir devletin kurulmasından bu yana bu devlet savaşlardan başını kaldıramamıştır. Bu savaşlar görünüşte yahudilerin bölgeyle ilgili birtakım ideolojik davaları ve idealleri için sürdürülen savaşlardır. Ama böyle kesintisiz savaşlarla uğraşmak zorunda kalmak o topraklara yerleştirilen yahudilerin gerçek anlamda bir huzur ve istikrar yaşamasının da önüne geçmektedir.
Bu savaşlar görünüşte yahudilerin “vaadedilmiş topraklar” hakkındaki ideallerine kavuşmaları için sürdürülen savaşlar olarak lanse edilse de gerçekte Batı emperyalizminin İslam’a ve Müslümanlara karşı yahudiler vasıtasıyla sürdürdüğü savaşlardır.
Yahudi toplumlarının, yüz yıllardan beri paraya hükmetme politikalarıyla elde ettikleri maddi gücü lobilerinin etkili olmasında kullandıklarını ve böylece Batı ülkelerine hükmederek dünya hakimiyetine giden bir yükseliş gerçekleştirdikleri zannı onların gözlerini bulanıklaştırdığından, sahip oldukları gücü aslında çağımızın tağutlarının çıkar hesapları için, peygamberlerin yolunu sürdüren Müslüman halklara karşı çok kirli bir savaşta kullandıkları gerçeğini göremiyorlar. Şeytanın askerleri olmaları onların basiretlerini bağladığı için bugün de aslında tağutların kulları ve köleleri olduklarının farkında değiller.
Diğer taraftan Batı emperyalizmi onlar vasıtasıyla sürdürdüğü savaşı çok önemsiyor. Çünkü bu savaşın bitmesi ve siyonistlerin etkisiz hale getirilmeleri durumunda Müslüman halkların yeniden toparlanacaklarından, kendi değerlerine döneceklerinden, yeniden birlik ve bütünlük içinde siyasi otoritelerini oluşturacaklarından, Batı emperyalizminin bölgeyle ilgili tüm politikalarının çökeceğinden korkuyor. O yüzden başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçler, siyonist katilleri ne pahasına olursa olsun ve kendileri ne kadar ağır bir bedel ödemek zorunda kalırlarsa kalsınlar savaşmaları için onları zorluyorlar. Tabii ki zorladıkları savaşın yükünü de kendileri kaldırıyorlar. Bu da dünya kamuoyuna İsrail’in savaşı olarak lanse ediliyor ve 57 İslam ülkesinin küçücük bir İsrail’le baş edememesi söylemi öne çıkarılıyor. Oysa İslam dünyasının özüne ve gerçek kimliğine dönmesinin önünde, duran en önemli engel siyonist işgaldir. “İslam ülkeleri” olarak tanımlanan ülkelerin birçoğunun başındaki ihanet yönetimlerinin iktidarlarını sürdürebilmek için Batı’dan destek alabilmeleri de siyonist işgale destek olmaları ya da sessiz kalmaları şartına bağlıdır.


