Yalnız kendisine ibadet/itaat etsinler diye yarattığı insan kullarının yegâne Rabbi, Meliki ve İlâhı Allah Teâlâ, insan kullarını sevmesini ve affetmesini, en son Nebî ve en son Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e, her hâlleriyle uymayı şart koştu ve Allah’ı sevdiğini iddia edenlerin, iddialarının isbatının bu şarta bağlı olduğunu beyân buyurdu…[1]
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’e uymak, hayatın bütününde O’na tâbi olmak, O’nun gibi davranmak ve hayatı O’nun Sünneti üzere inşâ etmek demektir… Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e katıksız iman edenler, hangi çağda ve dünyanın hangi bölgesinde yaşarlarsa yaşasınlar, onların kulluk vazifesi ve imanlarının gereği, Rasulullah (s.a.s.)’e itaat etmektir… Halktan devlete, ticaretten eğitime, yargıdan yönetime ve benzeri hayatın bütün yönleriyle Allah’ın emir ve nehiylerini, O’nun muradı gereği hayata uygulayan Rasulullah (s.a.s.)’e itaat, Allah’a itaat demektir… Rabbimiz Allah böyle buyurdu…[2]
Rasulullah (s.a.s.)’e itaat konusunda yegâne örnek, “Asr-ı Saadet”te yaşayan Ashâb-ı Kiram’dır… Onların tavrı, hâl ve hareketleri, salih amelleri, kıyamete kadar Aziz İslâm Milleti’nin hayat örneğidir… Çünkü onlar, yegâne önderimiz Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in iman ve cihad mektebinde öğretilip eğitildiler… Onların ve onlardan sonra yaşayan ümmetin her muvahhid mü’min ferdinin öğretici ve eğiticisi Rasulullah (s.a.s.) olduğu malumdur… O (s.a.s.), ne söylemiş ve ne yapmış ise öylece davranırlar… Çünkü O’nun söyledikleri ve yaptıkları, Rabbimiz Allah’ın kendisine beyân ettikleriydi!..
Rabbimiz Allah Teâlâ:
“O, hevâdan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.
O (söyledikleri), yalnızca vahiy olunmakta olan bir vahiydir.”[3]
İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Beni terbiye eden Rabbimdir ki, beni en güzel şekilde terbiye etti.”[4]
Rasulullah (s.a.s.), Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ tarafından böyle eğitilip öğretilerek yetiştirildi, kemâlâtının zirvesine çıkarıldı… O (s.a.s.) de bu hâl ve sıfat ile eğitip öğretip yetiştirdiği hayırlı ve vasat ümmetinin ilk nesli olan Ashâb-ı Kirâm, O’ndan ne duymuş ve ne görmüşler ise, hiçbir ekleme ve çıkarma yapmadan tâbi oldular…
İbn Ömer (r.anhuma) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“İslâm, beş şey üzerine binâ edilmiştir: Allah’ın tevhid edilmesi, namazın dosdoğru kılınması, zekatın verilmesi, Ramazan orucu ve hac (üzerine).”
Bir adam:
— Hac ve Ramazan orucu şeklinde değil mi? diye sordu.
O (İbn Ömer):
— Hayır, Ramazan orucu ve hac (üzerine). Ben bunu, Rasulullah (s.a.s.)’den böylece dinledim, dedi.[5]
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatır.
Bedevînin biri, Rasulullah (s.a.s.)’e gelerek:
— Ya Rasulallah, bana bir amel göster ki, onu yaptığım zaman cennete gireyim, demiş.
Rasulullah (s.a.s.):
“Allah’a ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Farz olan namazı dosdoğru kılarsın, farz olan zekatı verirsin, Ramazan (orucunu) da tutarsın.” buyurmuş.
Bedevî:
— Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, ebediyyen bundan ne fazla bir şey yaparım, ne de noksan bırakırım, demiş.
O, dönüp giderken Rasulullah (s.a.s.):
“Cennetlik bir adam görmek isteyen şu zâta bakıversin!” buyurmuşlar.[6]
Katıksız imanın gereği bu!
Yegâne önderleri Rasulullah (s.a.s.)’den duyduklarına tam teslimiyet… Ne kelimelerin yerini değiştirir, ne bir fazla, ne bir noksan!..
Hangi çağda ve nerede olursa olsun katıksız iman etmiş muvahhid mü’minlerin hâli, durumu ve tavrı böyle olmalıdır… Rabbimiz Allah’ın kendilerine lütfettiği imkânlar ölçüsünce önderleri Rasulullah (s.a.s.)’e uymalı, ne bir fazla, ne bir noksan…
Rasulullah (s.a.s.)’den duyduklarına ve gördüklerine tâbi olup itaat eden mü’min müslüman kullar, üzerlerine düşen kulluk vazifelerini gereği gibi yerine getirmişlerdir… Öncüleri olan Ashâb-ı Kirâm böyle yapardı… Onlar Rasulullah (s.a.s.)’den ne görmüşlerse, öyle davranıyorlardı…
Bu konuda, hayırlı ümmetin en hayırlı neslinden birkaç örnek verelim…
1- Ebu’r-Rabî’ anlatıyor:
İbn Ömer’le bir cenâzeye katıldık. Bir adamın bağrıştığını işitince, adamı susturdu.
O’na:
— Adamı neden susturdun? diye sordum.
İbn Ömer:
— Bağrışması, kabrine konulana kadar ölen kişiye eziyet verir, dedi.
O’na:
— Bâzan seninle sabah namazını kılıp bitirdiğimde, yanımdakine bakınca karanlıktan onu tanıyamıyorum. Bâzan da namazı bitirince, ortalık ağarmış oluyor, dedim.
İbn Ömer:
— Rasulullah (s.a.s.)’in de bu vakitlerde namaz kıldığını gördüm. Ben de bu namazı, Rasulullah (s.a.s.) nasıl kılmışsa öyle kılmak istiyorum, karşılığını verdi.[7]
2- İsa b. Hafs b. Asım b. Ömer ibnu’l-Hattab, babasından nakletti. (Babası) şöyle demiş:
Mekke yolunda İbn Ömer ile arkadaşlık ettim. Bize, öğle namazını iki rek’at olarak kıldırdı. Sonra O da eşyasının bulunduğu yere yöneldi. Biz de O’nunla birlikte oraya doğru gittik. O oturdu, biz de O’nunla beraber oturduk. Bir ara namaz kıldığı yere dönüp baktı. Bazı kimselerin ayakta olduğunu görünce:
— Bunlar ne yapıyorlar? diye sordu.
Ben:
— Sünnet kılıyorlar, dedim.
O:
“Eğer ben, Sünnet kılacak olsaydım, namazımı (kısaltarak kılmaz) tamamlardım.
Kardeşimin oğlu, ben, Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte yolculukta arkadaşlık ettim. O, Allah ruhunu alıncaya kadar (yolculukta) iki rek’attan fazla namaz kılmadı.
Ebu Bekr ile de bu şekilde arkadaşlık ettim. O da, Allah ruhunu alıncaya kadar (yolculukta) iki rek’attan fazla namaz kılmadı. Ömer ile de arkadaşlık yaptım. O da, Allah ruhunu alıncaya kadar (yolculukta) iki rek’attan fazla namaz kılmadı. Sonra Osman ile arkadaşlık yaptım. O da, Allah ruhunu alıncaya kadar (yolculukta) iki rek’attan fazla namaz kılmadı.
Esasen yüce Allah da:
“Andolsun, Allah’ın Rasulünde sizin için uyulacak güzel bir örnek var.”[8] buyurmuştur.[9]
3- Abdullah b. Busr el-Habrânî anlatır:
Ben, Rasulullah (s.a.s.)’in Sahabîsi Abdullah b. Busr’u gördüm. Cuma namazını kıldıktan sonra çıkıp bir müddet pazarda dolaştıktan sonra yine mescide dönerdi.
Kendisine:
— Bunu niçin yapıyorsun? diye soruldu.
(O:)
— Çünkü ben, müslümanların Efendisi (Rasulullah, s.a.s.)’i böyle yaparken gördüm, cevabını verdi.[10]
4- Ya’lâ b. Umeyye (r.a.) anlatıyor:
Ömer ibnu’l-Hattab ile birlikte tavaf yapıyordum. Ömer, tavaf sırasında Hacer-i Esved’i selâmladı. Hacer-i Esved’in arkasında kalan batıdaki köşesine ulaştığımız zaman elinden çekip köşeyi selâmlamak istedim.
Ömer:
— Ne yapıyorsun? diye sordu.
(Ben:)
— Bu köşeyi selâmlamayacak mısın? dedim.
Ömer:
— Sen, Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte tavaf yaptın mı? diye sordu.
— Evet, yaptım, dedim.
Ömer:
— Rasulullah (s.a.s.)’in batıdaki bu iki köşeyi selâmladığını gördün mü? diye sordu.
(Ben:)
— Hayır, görmedim, karşılığını verdim.
Ömer:
— Rasulullah (s.a.s.), senin için en iyi örnek değil mi? diye sordu.
(Ben:)
— Tabiî ki öyle! diye cevapladım.
Bunun üzerine (Ömer):
— O zaman selâmlamadan devam et! dedi.[11]
5- Abdurrahman b. Şimase el-Mehrî anlatıyor:
Ukbe b. Âmir el-Cuhenî, bize namaz kıldırdı. Oturması gerekiyorken ayağa kalktı.
Cemaat:
— Subhânallah, subhânallah! dediği hâlde o, oturmayıp ayakta durmasını sürdürdü. Namazının sonuna gelince, oturduğu hâlde iki secde yaptı. Selâm verdikten sonra dedi ki:
— Ben, sizin az önce oturayım diye “Subhânallah” dediğinizi işittim amma Sünnet benim yaptığımdır.[12]
6- Hemmâm ibnu’l-Hâris şöyle demiş:
Ben, Cerîr b. Abdillah’ı gördüm ki o, küçük abdesti bozduktan sonra abdest aldı ve meshleri üzerine mesh etti. Sonra kalkıp namaz kıldı.
Kendisine:
(— Niçin mesh üzerine mesh ettin, diye) soruldu.
O:
— Ben, Rasulullah’ın böyle yaptığını gördüm, dedi.[13]
7- el-Hecerî anlatıyor:
Ben, Rasulullah (s.a.s.)’in Ashâbı’ndan Abdullah b. Ebî Evfâ el-Eslemî ile beraber kızının cenâze namazını kıldım. Abdullah, onun cenâzesi üzerinde (namazda) dört defa tekbir aldı. Dördüncü tekbirden sonra (hemen selâm vermeyip) biraz durdu. Ben safların çeşitli yerlerinden cemaatin, imamı uyarmak için:
— Subhânallah, seslerini işittim.
(Abdullah,) sonra selâm verdi. Daha sonra:
— Siz, benim beş defa tekbir alacağımı mı sanıyordunuz? diye sordu.
Cemaat:
— Bundan endişelendik, dediler.
Kendisi:
— Ben, (beş defa tekbir) alacak değilim. Lâkin Rasulullah (s.a.s.), dört defa tekbir alırdı, sonra bir süre durup demesini Allah’ın dilediği (kelimeleri) söyledikten sonra selâm verirdi, dedi.[14]
8- Umeyye b. Abdullah b. Halid anlatıyor:
Kendisi, Abdullah b. Ömer’e şöyle demiş:
— Bizler, ikamet hâlindeki namaz ile korku hâlindeki namazın Kur’ân-ı Kerim’de söz konusu edildiğini gördüğümüz hâlde, yolculuk (seferî) namazının Kur’ân’da söz konusu edildiğini görmedik.
Abdullah, cevab olarak şöyle dedi:
— Yeğenim, Allah Muhammed (s.a.s.)’i, biz bir şey bilmiyorken, bize Nebî olarak gönderdi. Bu sebeble bizler de Muhammed’in yaptığını gördüğümüz gibi yaparız.[15]
Hayırdan, iyilikten ve güzellikten yana örnekler çoğaltılabilir. Ashâb-ı Kirâm (Allah, cümlesinden razı olsun), böyle ihlâslı ve samimî idiler… Onlar, katıksız imanları gereği, yegâne önder ve hayat örnekleri Rasulullah (s.a.s.)’den ne duymuş ve ne görmüşlerse, hemen tasdik ederek tâbi olmuşlardı… Bu iman ve teslimiyet, onları yüceltti… Onlar, cahiliyyede zillet içinde iken, İslâm onları izzetlendirdi… Bu şuur ve idrak ile Rasulullah (s.a.s.)’e itaat edip Allah’ın salih kullarından olmaya gayret ettiler…
Onlar, İslâm’ın Mekke dönemini yaşadılar… Mekke dönemi, mü’min müslüman oldukları için Mekke’de egemen olan laik-demokratik devlet terörünün her türlü işkencesine uğrayıp, her çeşit zulmün eziyetini gördüler… Başta Rasulullah (s.a.s.) olmak üzere, laik-demokratik şirk devletinden görmedikleri eziyet kalmadı… Bütün eziyetlere, imanlarının gereği sabrettiler… Bazıları işkence altında can verip şehid oldular, bazıları işkence neticesinde sakat kaldılar fakat asla İslâm’dan geri dönmediler… İşkenceler ve zulümler, onları daha da güçlü kıldı, kardeşlikleri pekişti, imanları kuvvetlendi ve dirençleri arttı… Küfrün ve şirkin egemen olduğu Mekke laik-demokratik devletin tağut yöneticilerinin zulmü ve işkencesi altında imandan kaynaklanan sabırla direnmeyi Rasulullah (s.a.s.)’den gördükleri gibi hareket eden Ashâb-ı Kirâm, kıyamete kadar hayırlı ümmetin yegâne örnekleri oldular ve hayırla anıldılar…
Şirksiz imanlarıyla yegâne önderlerine itaat edip tâbi oldular ve hak dâvâlarından asla taviz vermeyip sabırla direndiler… Önderleri Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte emrolundukları gibi dosdoğru davrandılar ve yegâne İlâhları Allah Teâlâ’nın onlara va’dettiği kurtuluşa erdiler… Laik-demokratik bir şirk devletinin egemenliğindeki Mekke’de gördükleri işkence ve zulümlerden kurtuldular… Allah Teâlâ, onların tereddütsüz itaatlerine ödül olarak, kendilerini ummadıkları bir yerden rızıklandırdı ve kurtuluş kapısı açtı:[16] Medine’ye hicret!..
Medine, hicret yurdu… Mustaz’af muvahhid mü’min müslümanların sığınağı… Rasulullah (s.a.s.) döneminde kurulan İslâm Devleti’nin ilk başşehri… Gerçek adâletin sağlandığı nurlu şehir…
Şirkin küçüğünden ve büyüğünden tertemiz olmuş bir hâlde katıksız iman edip, Rabbleri Allah’a asla şirk koşmayan ve yalnızca O’na ibadet eden Tevhid ehli muvahhid mü’minler… Dosdoğru namaz kılan, zekat veren ve Rasulullah (s.a.s.)’e itaat eden, böylece rahmete kavuşturulanlar… Allah’ın va’dini hak edenler… Yeryüzünün vârisileri… İman edip salih amel işleyenler ve yeryüzünde iktidar sahibi kılınanlar…[17] Katıksız iman, salih amel ile dosdoğru olup itaat edenler… Allah Teâlâ’nın mutlak olan va’dini hak edenler, bu vasıfları taşıyanlardır… Bu İlâhî va’d, kıyamete kadar geçerli olup, dünyanın neresinde ve hangi çağda olurlarsa olsunlar, bu vasıflarda bulunan muvahhid mü’minler içindir!..
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’e itaat eden Ashâb-ı Kirâm’ın bu hayırlı örnek davranışlarından birkaç tanesini hep beraber okuyalım…
1- İbn Ebî Müleyke der ki:
Bâzan Ebu Bekr’in elinden devesinin yuları düşerdi. Devenin (ön) bacaklarına vurup çöktürür ve yere inip yuları alırdı.
O’na:
— Bize söyleseydin, biz sana verirdik, denilirdi.
O:
— Sevdiğim Rasulullah (s.a.s.), kimseden bir şey istemememi söyledi, karşılığını verirdi.[18]
2- Ebu’l-Esved bildiriyor:
Ebu Zerr, havuzundan su çekiyordu. Yanına bir topluluk geldi.
(Ebu Zerr:)
— Kim Ebu Zerr’e su çekmede yardımcı olup karşılığında başımdaki saçlardan birkaç tane alır? diye sordu.
Adamın biri:
— Ben yaparım, dedi.
Adam gelip havuza zarar vermeye başlayınca, ayakta olan Ebu Zerr oturdu. Oturduktan sonra da yere uzandı.
O’na:
— Ey Ebu Zerr, neden önce oturdun, sonra da yere uzandın? diye soruldu.
O, şu cevabı verdi:
— Çünkü Rasulullah (s.a.s.) bize:
“Biriniz öfkelendiği zaman şayet ayaktaysa otursun. Öfkesi yine dinmezse yere uzansın!” buyurmuştu.[19]
3- Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor:
(İçki haram kılınmadan önce) bizde, “Fadîh” ismini vermekte olduğumuz (hurma koruğundan, ateşte kaynatılmadan yapılan) içkiden başka hiçbir haram yoktu. O gün ben ayakta (üvey babam Ebu Talha’nın evinde) Ebu Talha ile fulân ve fulân kişilere fadîh içkisi dağıtıyordum. O sırada hemen birisi geldi ve:
— Haber size ulaştı mı? diye sordu.
Mecliste bulunanlar:
— Ne haberi? diye sordular.
O da:
— Hamr (yani içki/şarab) haram kılındı, dedi.
Meclistekiler:
— Ya Enes, şarab testilerini dök! diye emrettiler.
(Ben de emirlerini yerine getirdim.)
Bu bir adamın sözü üzerine mecliste bulunanlar, şarabın nasıl ve ne zaman haram kılındığını araştırıp soruşturmadılar (buna lüzum görmediler) ve o adamın haberinden sonra bir daha dönüp şarab içmediler.[20]
4- Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır:
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Süfyân’ın (ticaret kervanının) gelişini duyduğu vakit (Ashâbıyla) istişâre etmişti.
Evvelâ Ebu Bekr konuştu. Rasulullah (s.a.s.), O’na iltifât etmedi. Sonra Ömer konuştu. O’na da iltifât etmedi. Bunun üzerine Sa’d b. Ubâde kalkarak:
— Bizi mi kasdediyorsun ya Rasulallah? Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Sen bize, atlarımızı denize daldırmamızı emretsen daldırırız. Onları, Berkü’l-Gemâd’a sürmemizi emretsen bunu da yaparız! dedi.
Buna müteakiben Rasulullah (s.a.s.), halkı davet etti. Onlar da yola koyulup Bedir’e indiler.[21]
5- Abdurrahmân b. Şemase’den rivayet edildiğine göre, Fukayn el-Lahmî, (ok atma talimi yapan) Ukbe b. Âmir’e dedi ki:
— Sen, bu iki hedef arasında gidip geliyorsun. Hâlbuki sen yaşlı bir adamsın. Bu iş sana ağır gelir.
Ukbe:
— Eğer Rasulullah (s.a.s.)’den dinlemiş olduğum bir söz olmasaydı, ben bu zorluğa katlanmazdım, dedi.
Hâris dedi ki: Bunun üzerine ben de İbn Şemase’ye:
— O işittiği nedir? diye sordum.
O dedi ki:
— Rasulullah (s.a.s.):
“Kim ok atmayı öğrendikten sonra, onu terk ederse bizden değildir -yahud isyan etmiştir.” buyurdu.[22]
6- Ma’kıl b. Yesâr (r.a.) anlatıyor:
Bir gün kendisi (misafir bulunduğu bir köyde) öğle yemeğini yerken bir lokma yere düştü. Kendisi de lokmayı yerden alıp temizledikten sonra yedi. Bunun üzerine orada bulunan köyün ileri gelenleri birbirine işaretle O’nun bu hareketini yadırgadılar.
Sonra kendisine:
— Allah (sen) emiri yararlı işlerde muvaffak eylesin. Köy ileri gelenleri, senin önünde bunca yemek varken, düşen lokmayı almanı mimikleşerek yadırgadılar, denildi.
Ma’kıl b. Yesâr şöyle cevâbladı:
— Ben, Rasulullah (s.a.s.)’den işittiğim bir şeyi şu acemler için bırakacak değilim!
Biz, birimizin lokması yere düştüğü zaman ona, lokmasını yerden alıp temizledikten sonra yemesini ve şeytana bırakmamasını emrederdik![23]
7- Eslem (r.a.) demiştir ki:
Ömer ibnu’l-Hattab’ı (şöyle derken) işittim:
— Allah Teâlâ, İslâm’ı (sağlam temeller üzerine) yerleştirdiği, küfrü ve küfür ehlini de (aramızdan) yok ettiği hâlde, bugün remel yapmakta ve omuz başını açmakta ne fayda var?
Bununla beraber biz, Rasulullah (s.a.s.) zamanında yaptığımız hiçbir şeyi terk etmeyiz![24]
Bu hayırlı örnekler, şahid ve vasat ümmetin en hayırlı salih selefine/öncülerine aiddir… Her birisini uzun uzun yorumlayıp güncellemek gerekir ki, şuurlu her muvahhid mü’min bunu becerir ve salih selefine salih halef olmaya bütün imkânıyla becermeye gayret eder… “Asr-ı Saadet” ve sonrasındaki fetihler ve zaferler, mü’min müslümanların ihlâs ile Rabbleri Allah Teâlâ’ya ve önderleri Rasulullah (s.a.s.)’e tâbi olup itaat etmekle gerçekleşti… Hangi çağda ve nerede olursa olsun, ümmetin birlik ve beraberliği ile aynı şekilde hareket edildiğinde aynı mutlu sonuca ulaşılır… Bu hakikat, Allah’ın va’didir!..
“Aklını kullanan bir topluluk için.”[25]
[1] Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” Âl-i İmrân, 3/31.
[2] Rabbimiz ve İlâhımız Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu:
“Kim Rasul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.” Nisa, 4/80.
[3] Necm, 53/3-4.
[4] Celâleddin es-Suyutî, el-Câmiu’s-Sağîr min Ahâdisi’l-Beşiri’n-Nezîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2013, C. 6, Sh. 124, Hds. 9144 (310). İbnu’s-Semânî, Edebu’l-İmlâ’dan.
Hadisin tahkikatı için bkz. İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, çev. Dr. Mustafa Genç, İst. 2019, C. 1, Sh. 162, Hds. 164.
[5] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 5, Hds. 19.
Ayrıca bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B. 1, Hds. 1.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-İman, B. 13, Hds. 4968.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İman, B. 3, Hds. 2736.
[6] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 4, Hds. 15.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B. 1, Hds. 3.
[7] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2013, C. 3, Sh. 122, Hds. 3185.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2015, C. 2, Sh. 385, Hds. 1777.
[8] Ahzab, 33/21.
[9] Sahih-i Müslim, Kitabu Salâti’l-Müsafirin, B. 1, Hbr. 8.
Sahih-i Buhârî, Ebvâbu Taksiri’s-Salât, B. 11, Hbr. 21.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu Salâtu’s-Sefer, B. 7, Hbr. 1223.
Sünen-i Nesâî, Kitabu Taksiri’s-Salât, B. 4, Hbr. 1458.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkâmetu’s-Salâ, B. 75, Hbr. 1071.
[10] Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 3, Sh. 503, Hbr. 3186. Taberânî’den.
[11] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 8, Sh. 454, Hbr. 11784.
Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, çev. Hasan Yıldız, İst. 2013, C. 5, Sh. 62, Hbr. 8945.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2016, C. 9, Sh. 409, Hbr. 9315.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 6, Sh. 46, Hbr. 5472.
[12] Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, C. 2, Sh. 518, Hbr. 1254.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, C. 4, Sh. 620, Hbr. 3909.
Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2023, C. 12, Sh. 656, Hbr. 867.
İbn Hibbân, Sahih-el-İhsân fî Takribi Sahih-i İbn Hibbân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2022, C. 3, Sh. 175, Hbr. 1940.
[13] Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Salât, B. 25, Hbr. 39.
Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahâre, B. 22, Hbr. 72.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tahâre, B. 70, Hbr. 93.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tahâre, B. 60, Hbr. 154.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’t-Tahâre, B. 96, Hbr. 118-124.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Tahâre, B. 84, Hbr. 543.
[14] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Cenâiz, B. 24, Hbr. 1503.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 6, Sh. 368, Hbr. 8388.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, C. 2, Sh. 623, Hbr. 1370.
[15] Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, C. 2, Sh. 307, Hbr. 985.
[16] Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Kim Allah’dan korkup sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir.
Ve onu, hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır.” Talak, 65/2-3.
[17] Bkz. Nur, 24/55.
[18] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 19, Sh. 368, Hbr. 27328.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 5, Sh. 108, Hbr. 4502.
[19] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 15, Sh. 582, Hds. 22608.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 13, Sh. 309, Hds. 12995.
Ayrıca bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 3, Hds. 4782.
[20] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 109, Hbr. 139.
Kitabu’l-Eşribe, B. 2, Hbr. 8-9.
Kitabu’l-Mezâlim ve’l-Gasb, B. 21, Hbr. 25.
Kitabu Ahbâri’l-Âhâdi, B. 1, Hbr. 8.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Eşribe, B. 1, Hbr. 4.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Eşribe, B. 1, Hbr. 3673
İmam Mâlik, Muvatta’, Hbr. 13.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 14, Sh. 634, Hbr. 21485.
[21] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 30, Hds. 83.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 17, Sh. 474, Hds. 25176-25178.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, C. 7, Sh. 349, Hbr. 5153.
[22] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 52, Hds. 169.
Ayrıca bkz. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Cihad, B. 19, Hds. 2814.
[23] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Et’ime, B. 13, Hbr. 3278.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-Et’ime, B. 8, Hbr. 2035.
[24] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Menâsik, B. 50, Hbr. 1887.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Menâsik, B. 29, Hbr. 2952.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 8, Sh. 436, Hbr. 11743.
Ayrıca bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Hacc, B. 57, Hbr. 88.
[25] Ra’d, 13/4.


