Kendisinden başka hüküm koyucu ilâh olmayan, Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Andolsun, Biz Nuh’u kavmine gönderdik. (Onlara:) ‘Ben, sizin için ancak apaçık bir uyarıp korkutucuyum.
Allah’dan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azâbından korkarım,’ (dedi).”
“Şübhesiz, Biz Nuh’u: ‘Kavmini, onlara acı bir azâb gelmeden evvel uyar’ diye kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik.
O da dedi ki: ‘Ey kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım.
Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin.
Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız.”
Yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ, insan kullarına hidayet rehberi ve uyarıcı olarak gönderdiği bütün Rasulleri (salât ve selâm üzerlerine olsun), gönderildikleri kavimlerini Allah’a çağırmış, onları uyarmış, şirkten vazgeçip Tevhid’e gelmelerini sağlamak için bütün gayretleriyle çalışmışlardı…
Nuh (a.s.), müşrik ve kâfir kavmini bu şekilde uyardığı gibi, en son Nebî ve en son Rasul Muhammed (s.a.s.) de, başta en yakınlarını onlardan sonra kıyamete kadar gelecek bütün insanları uyarmış, onları Tevhid’e davet edip, şirkin her türlüsünden uzaklaşmaları için çağrıda bulunmuştur…
Rabbimiz Allah, Rasulullah (s.a.s.)’e hitaben şöyle buyurdu:
“Andolsun, Sana çiftlerden yediyi ve büyük Kur’ân’ı verdik.
Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü’minler için de (şefkat) kanatlarını ger.
Ve de ki: ‘Şübhe yok, ben apaçık bir uyarıcıyım.”
“De ki: ‘Ey insanlar, gerçekten ben sizin için yalnızca bir uyarıcıyım.”
“Bana ancak, yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunmaktadır.”
Risâlet ve Nübüvvet ile görevlendirilen Rasuller ve Nebîler, Allah tarafından kendilerine vahyedilen dini, yani Allah katında tek din olan İslâm’ı, kendi kavimlerine apaçık beyân eden uyarıcılar idi!.. O en sadık ve en salih uyarıcıların uyarmalarına candan kulak verip kalbleriyle idrak ederek iman edenler, kurtuluşa erdiler… Uyarıyı dinlemeyip inkâr edenler ise, kendilerine beyân edilen o acı azâbı hak ettiler ve va’dedilenin hak olduğunu apaçık gördüler…
Allah Teâlâ’nın vazifeli kıldığı bütün Nebîler ve Rasuller, içinde bulundukları cahiliyye toplumunun müşrik halkını, muvahhid olmaya davet edip uyarırken şöyle diyorlardı:
“O hâlde Allah’a kaçın! Gerçekten ben sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum.
Allah ile beraber başka bir ilâhı (ortak) kılmayın. Gerçekten sizi O’ndan yana açıkça uyarıyorum.”
Apaçık bir uyarı:
1- Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin.
2- Allah’a kaçın/Yalnız Allah’a sığınıp güvenin.
Önce bu ayetin tefsiri için gerçek İslâm âlimlerine müracaat edip ayetteki incelikleri öğrenelim… Adâlet, işi ehline teslim etmektir… Kişinin, bilmediğini bilene sorup öğrenmesi gerekir…
İmam Ebu Mansûr el-Maturîdî (rh.a.), “Te’vilâtu’l-Kur’ân” adlı meşhur tefsirinde şunları beyân eder:
“Allah’a sığının/kaçın! Bu cümle farklı mânalarda yorumlanabilir. Bazıları şöyle dedi:
Şirkten, Allah’ın birliği inancına koşun!
Bu görüşün delili, hemen bunun arkasından gelen şu ilâhî beyandır: ‘Allah ile beraber başka bir ilâhı (ortak) kılmayın.’
Bu, Ebu Bekr el-Esam’ın görüşüdür.
Diğer bir ihtimal de şudur:
‘Allah’a sığının/kaçın!’ Yani, Allah’ın sizi davet ettiği emirlere sarılın ve size koyduğu yasaklara da riâyet edin. Nitekim Cenâb-ı Hakk meâlen şöyle buyurur:
‘Allah, esenlik yurduna çağırıyor.’
Yani, çirkin işler yapmaktan sakınıp iyi şeyler yapmaya çalışın! Şöyle mâna verilmesi de mümkündür:
Allah’ın sizi tehdid ettiği cezâdan, size va’dettiği sevaba kaçın! Yani, Allah’ın intikamından ve cezasından, O’nun mükâfatına sığının!
Bu ayete şu şekilde bir mâna da verilebilir: Her türlü ihtiyacınız için Allah’a sığının, başkasından bir şey istemeyin. Çünkü Allah, bütün istediklerinizi vermeye gerçekten kadirdir.
Buna göre ayet, her türlü ihtiyaçları için insanları Allah’a yönelmeye teşvik etmekte, başkalarından bir şey bekleme arzularını kesmektedir.
‘Gerçekten ben sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum.’ Bu cümle de farklı şekilde yorumlanabilir. Bir yoruma göre Hz. Peygamber, Allah’dan başkasına kulluk yapanlar ve O’ndan başkasına ilâh diyenler için uyarıcıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetinin ve vahdaniyetinin delillerini de açıklayıcıdır.
Diğer bir yorum da şöyledir:
Ben, sizin için uyarılması ve müjdelenmesi gereken işleri açıklamak üzere Allah tarafından gönderilmiş bir uyarıcıyım.
Ebu Bekr el-Esam şöyle dedi:
-(Bu cümle,) ben, peygamberleri inkâr eden insanların bu inkârları sebebiyle başlarına gelen belâları açıklamak üzere size gönderilen bir uyarıcıyım! (demektir.)
İmam el-Beğavî (rh.a.), “Meâlimu’t-Tenzîl” adlı tefsirinde şöyle der:
“O hâlde Allah’a kaçın: İman ve ibadetle, yüce Allah’ın azâbından, O’nun sevabına kaçınız.
İbn Abbas (r.anhuma) der ki:
-O’ndan, yine O’na kaçınız. O’na itaat ederek amel ediniz.
Sehl ibn Abdillah ise şöyle der:
-Yüce Allah’dan gayrı şeylerden Allah’a kaçınız.”
Zemahşerî (rh.a.), “el-Keşşaf” adlı ünlü tefsirinde şunları kaydeder:
“Allah’a kaçın. O’na isyan etmekten ve azâbına hedef olmaktan kaçarak, itaatine ve mükâfatına gelin. O’nu bir kabul edin ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın.”
Fahruddin er-Râzî (rh.a.), “Tefsîr-i Kebîr-Mefâtihu’l-Gayb” adlı meşhur tefsirinde şunları söyler:
“Cenâb-ı Hakk, bu ayetiyle de Tevhid’i emretmiştir. Burada şöyle birkaç incelik bulunmaktadır:
1-Cenâb-ı Hakk’ın ‘kaçınız…’ ifadesi, o yok etmenin çok hızlı olacağını haber verir. Buna göre âdeta şöyle demiştir: Bu helâk etme ve azâb, Allah’a dönüşte herhangi bir gecikme ihtimali bulunmayacak kadar hızlı ve yakındır. O hâlde çok hızlı bir biçimde Allah’a sığının ve O’na kaçın!
2-Ayetteki ‘illallah’ sözü, kime kaçılacağını beyân eden bir sözdür. Cenâb-ı Hakk, şu iki sebebden dolayı, kimden neden kaçılacağına yer vermemiştir:
a)Bu, malum olduğu içindir. Malum olan şey de o azâbın dehşeti veyahut da, Cenâb-ı Hakk’ın hakkında: ‘Şeytan, sizin için bir düşmandır, o hâlde onu düşman edininiz’ buyurduğu şeytandır.
b)Yahud da genel olsun diye… Buna göre Cenâb-ı Hakk, âdeta şöyle demek istemiştir:
Allah’ın dışında kalan her şey sizin düşmanınızdır. O hâlde O’nun dışında kalan her şeyden O’na kaçınız.
Bunu izahı şudur:
O’nun dışında kalan her şey, senin ana sermayen demek olan ömrünü yer bitirir ve sana hak ve namına hiçbir şey kazandırmaz. Anaparayı (ömrü) telef edip, kemâli elde etmeye mâni olan şey ise ancak düşmandır. Amma sen, Allah’a kaçıp O’na yöneldiğinde, evet O, senin ömrünü alacaktır amma durumunu yükseltecek ve sana artık bir daha yokluğun olmayacağı bir bekâ verecektir.”
Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.), “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı tefsirinde bu ayeti açıklarken şunları beyân eder:
“O hâlde düşünüp de hep Allah’a kaçın. O’nun cezasından o elîm azâbdan korunmak, cennet ve pınarlar ile müjdelenen muttakîler, içine girmek için iman ve Tevhid, güzel amel ve kulluk ile O’nun koruması altına girin.”
Rasuller ve Nebîler, insanlar için apaçık uyarıcılardırlar… İnsanların, şirkten Tevhid’e, küfürden imana, başta demokrasi olmak üzere bâtıl din ve ideolojilerden yalnız ve yalnız hak din olan İslâm’a dönmeleri, hak yola gelmeleri için uyarır, onlara önder ve rehberlik ederler…
“O hâlde Allah’a kaçın!” emrinden ne kastedildiği müfessir olan İslâm âlimlerinden yaptığımız nakillerden anlaşılmıştır… Bütün Rasuller ve Nebîler, insanlara bunu tebliğ ettiler… Kendisinden başka hüküm koyucu hak ilâh olmayan, yaratmanın ve emretmenin yalnızca kendisine aid olduğu Âlemlerin Rabbi Allah’a dönmeleri ve O’na sığınmaları kurtuluşun tek yoludur… Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmadan katıksız iman edip itaat etmek, dünyada da, âhirette de tek kurtuluş çâresidir… Rasuller ve Nebîler, emrolundukları gibi dosdoğru bir şekilde görevlerini hakkıyla gerçekleştirdiler… Rabbimiz Allah Teâlâ’nın insan kullarının hidayetine vesile olmak üzere görevli kılıp kendilerine vahyettikleri Nebî ve Rasul kullarının en sonuncusu ve kendisinden sonra Nebî ve Rasul gelmeyecek olan Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’dir…
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Derdâ (r.a.)’nın rivayetiyle şöyle buyurmuştu:
“Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak dinar ve dirhem bırakmazlar, ilim bırakırlar. Kim o ilmi elde ederse, çok büyük bir nâsib elde etmiş olur.”
İlmiyle amel eden âlimler… Allah Teâlâ’dan hakkıyla korkan âlimler… Yalnız ve yalnız Allah’ın rızasına talib olan âlimler… Allah’dan başka rab, İslâm’dan başka din, Rasulullah (s.a.s.)’den başka önder kabul etmeyen ve O’nun yolundan yürüyen âlimler… İşte bu âlimler, Peygamberlerin gerçek vârisleridirler…
Allah Teâlâ’nın salât ve selâmı üzerlerine olsun bütün peygamberler nasıl ki, insanlık âlemi için uyarıcı olmuş ve hidayetlerine rehberlik etmişlerse, onların vârisleri olan âlimler de, onların izinden giderek Sünnetleri üzere insanlara uyarıcı olmak vazifelerini hakkıyla yerine getirmelidirler!..
İlmiyle âmil olan İslâm âlimleri, mükellef oldukları bu mukaddes vazifelerini yerine getirirken, yalnızca Âlemlerin Rabbi Allah’dan korkar ve yalnızca O’na güvenip dayanırlar… En son Nebî ve en son Rasul, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’i örnek edinir, O’nun Sünneti’ne göre hareket ederler… Hangi çağda ve hangi hayatî şartlarda olursa olsun, Rasulullah (s.a.s.)’in ümmetine miras bıraktığı asla değişmeyen iki temel ve mukaddes ölçüye göre çalışıp çabalar, bunda hatâ etmemeye gayret ederek yollarına devam ederler!.. Bu iki mukaddes ölçü: Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ve O’nun Rasulünün Sünneti’dir!..
Allah’ın Kitabı’na ve Rasulü (s.a.s.)’in Sünneti’ne sımsıkı sarılan asla sapmaz, hak yol üzere yürür ve yoldan şaşmaz!.. Dosdoğru yol üzere ve dosdoğru davranarak yola devam eden, Rabbi Allah’a tam teslimiyet ile tevekkül edip, hiç kimseden maddî bir beklentisi olmayan gerçek âlimler, peygamberlerin vârisi sıfatıyla toplumda hem örnek şahsiyetler, hem doğru yolun rehberleri, hem de uyarıcı olmalarının gereğini yapmalıdırlar…
Şu unutulmaması gerekli bir gerçektir ki, her muvahhid mü’min, katıksız iman ettiği Rabbi Allah Teâlâ’ya gereği şekilde kulluk yapmak için ilim sahibi olmalıdır… Bu ilim erkek olsun, kadın olsun her muvahhid mü’min kişi için farzdır!..
Enes b. Mâlik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
“İlim taleb etmek (öğrenmek), her müslüman üzerine farzdır.”
Her mü’min müslüman şahsiyet, öğrenilmesi ve öğrendikleriyle gereği gibi âmel etmesi üzerine farz olan ilmi elde ederek, takva ehli olmak şartıyla Allah’dan korkarsa, kendi çapında bir âlimdir… Bundan dolayı hem yeryüzünün, hem de peygamberlerin vârisidir…
Kendisi, her şeyi ile İslâm üzere olmaya devam ederken, insanları uyarma vazifesinden geri kalmamalı, diğer mü’minlerle beraber olup, bu vazifesini başarılı bir şekilde gerçekleştirmelidir…
Ve vârisi oldukları önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in buyurduğu gibi insanlara seslenmeli ve uyarmalıdırlar:
“Öyleyse, Allah’a doğru kaçın. Gerçekten ben sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum.
Allah ile beraber başka bir ilâh(ı ortak) kılmayın. Gerçekten sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum.”
Bu uyarıyı yaparken, vârisi olduğu peygamberlerden Şuayb (a.s.) gibi davranmalı ve şu hakikati ilan etmelidir muvahhid mü’min şahsiyet:
“Benim isteğim, gücüm oranında yalnızca ıslâh etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir, O’na tevekkül ettim ve O’na tevekkül ettim ve O’na içten yönelip dönerim.”
Vârisi olduğu Yakub (a.s.) gibi demeli ve sabrı kuşanıp Allah’ın hükmüne tam teslimiyet ile teslim olmalı:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben, O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler.”
“Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter.”
Allah’a tevekkül eden muvahhid mü’minler, yegâne Rabbleri Allah Teâlâ’ya karşı kulluk vazifelerini, önderleri ve hayat örnekleri Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ni esâs alıp yerine getirirler, takvaları gereği Allah’dan korkup sakınırlar… Muvahhid mü’min kullar, kendilerine emredilen kulluk vazifelerini bu hassasiyetle yerine getirince Allah, onlara bir çıkış yolu gösterir ve ummadıkları yerlerden onları rızıklandırır…
Kendisinden başka hüküm koyucu ilâh bulunmayan Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Kim Allah’dan korkup sakınırsa (Allah), ona bir çıkış yolu gösterir.
Ve onu, hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır.”
Her muvahhid mü’min, hiçbir şübhe duymadan Rabbimiz Allah’ın beyân buyurduğu bu hakikata iman etmiş olduğu hâlde hak dâvâsına sımsıkı sarılır ve dosdoğru olan yoluna devam edip asla bu yoldan sapmaz… Onun bütün niyeti de, amelleri de yalnız ve yalnız Rabbi Allah içindir… Allah için olmak ne demek olduğunu, Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’in apaçık beyânlarından delilleriyle öğrenir, kavrar, şuuruna erer ve işler… İmanın en üstünü ve en kuvvetlisinin, “Allah için olmak” olduğunu bilip inanan muvahhid mü’min, gereğini, önderi Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ni örnek edinerek yerine getirir…
Muâz b. Enes (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)’e, en üstün imanın ne olduğunu sorduğumda:
“Allah için sevip, Allah için buğzetmen ve dilini Allah’ı zikretmekte kullanmandır!” buyurdu.
-Ya Rasulallah, başka? diye sordum.
(Rasulullah:)
“Kendin için istediğin şeyleri diğer insanlar için de istemen, kendin için istemediğin şeyleri diğer insanlar için de istememendir.” buyurdu.
Mü’min müslüman şahsiyet, bu hayırlı durumunu, bu güzel tavrını her ortamda canlı tutar ve dâvâsından asla taviz vermez… O, bir muvahhid kul olarak vazifesini yaptıkça, en büyük yardımcısı Rabbi Allah’dır… Allah, onu asla yalnız ve yardımsız bırakmaz!..
Allah Teâlâ:
“İman edenlere yardım etmek, Bizim üzerimize bir haktır.” buyurmaktadır…
Peygamberlerin vârisleri olarak davet ve tebliğ çalışmalarında bulunup insanların hidayetine vesile olmaya gayret eden, erkek olsun, kadın olsun her muvahhid mü’min, Allah Azze ve Celle’nin yardımına mazhar olur… Allah’a gereği şekilde kulluğa devam eden iman ehli şahsiyetler, Allah’ın va’dettiği şeylerin bütününe kavuşurlar!..
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın Rasulullah (s.a.s.)’den rivayet ettiğine göre, Allah Sübhanehu şöyle buyurur:
“Ey Âdem oğlu, Bana ibadet (kulluk) etmek için (dünya ile ilgili arzularından) feragat et ki, Ben senin göğsüne (kalbine) zenginlik doldurayım ve senin fakirliğine sed çekeyim. Şayet (böyle) yapmazsan, senin göğsüne (kalbine) meşguliyetler dolduracağım ve fakirliğine sed çekmeyeceğim.”
Bu hadisin şerhinde şunlar kaydedilmiştir:
“Bu buyruktan açıkça anlaşılıyor ki insanoğlu, dünya ile ilgili arzu ve isteklerinden sıyrılarak kendini tamamen Allah’a kulluk etmeye, ibadete verdiği takdirde, Allah Teâlâ ona gönül zenginliğini verir, ihtiyaçlarını giderir, yarattıklarından müstağni kılar. Şayet insanoğlu böyle yapmazsa, Allah, onun kalbini çeşitli dünya meşguliyetleriyle doldurur, yaratıklara muhtaçlığına son vermez ve böylece fakirliği devam eder.”
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ’ya katıksız iman edip tevekkül eden, güzel sözlü İslâm davetçileri olan mü’min müslümanlar, insanlardan herhangi bir maddî hiçbir beklentisi olmadan uyarı vazifelerini her ortam ve her şartlarda imkânları ölçüsünce devam ederler… Malumdur ki, ibadetlerin en hayırlısı ve Allah’ın rızasına mazhar olanı az da olsa devamlı olanıdır!.. Bu ibadetlere devam edildikçe Allah, bereketlendirir ve hayırlı neticelere ulaştırır… Uyarı vazifesini yapan mü’minin vasıtasıyla bir kişi hidayet bulursa, onun için dünya ve içindekilerinden hayırlı bir sevab elde eder… Ne mutlu o İslâm davetçisine!..
Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Her kimin kaygısı âhiret olursa, Allah, onun zenginliği kalbinde kılar, işlerini dağınık olmaktan kurtarır ve dünya, ona boyun eğerek gelir. Her kimin kaygısı da dünya olursa, Allah, onun fakirliğini iki gözü arasında kılar, kendisini derbeder eder ve dünyadan da kendisine mukadder olan gelir.”
“Sindî (rh.a.), bu hadisin izahı bölümünde şöyle der:
‘Hülâsa, Allah’ın, kulu için takdir ve tâyin eylemiş olduğu rızık ne ise şübhesiz o rızık, sahibini mutlaka bulur. Ancak şu var ki, arzu ve gayesi âhiret mutluluğu olan kulun rızkı kolayca ve rahatlıkla onu bulur. Arzu ve gayesi dünya malını toplamak olan kulun rızkı, sıkıntılar (telaşlar ve ihtiraslar) neticesinde ona varır.
Şu hâlde âhiret mutluluğunu gaye edinen kul, hem âhiret mutluluğunu, hem de dünya mutluluğunu elde etmiş olur. Çünkü dünya malını toplamaktan gaye, dünyada rahat etmek, gönül huzuruna kavuşmaktır. Âhiret mutluluğuna namzed olan kişiye, dünya rahatlığı, gönül huzuru ve zenginliği verilmiş olur. Gaye ve arzusu dünya malı olan kimse ise, hem dünya bakımından, hem de âhiret açısından hüsrân ve zarardadır. Çünkü hayat boyunca dünya malını elde etmek uğrunda devamlı sıkıntı, telaş ve rahatsızlıklar çeker. Böyle bir kimsenin, rahatı bozulduktan sonra malının ne faydası olur?”
Allah’a çağıran İslâm davetçileri, yalnızca Allah’a güvenip dayanır ve zaferin O’nun izniyle, yardımıyla olduğuna inanırlar…
Rabbimiz Allah Teâlâ’nın şu buyruğu onların hatırından çıkmaz ve bu hakikatin şuurunda olarak idrak etmişlerdir:
“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi yapayalnız ve yardımsız bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.”
Cahiliyye toplumlarında insanların, şirkten ve küfürden kurtulup Tevhid ve imana gelmelerini sağlamaya çalışan, onlara, “Allah’a kaçın!” çağrısında bulunan peygamberlerin vârisleri, onlardan bu vazifelerine karşılık hiçbir maddî ücret taleb etmezler… Bu konuda herhangi bir beklentileri de yoktur… Ne servet, ne şöhret, ne makam ve ne de herhangi bir maddî imkân… Onlar, yalnızca Allah’ın rızasına talibler ve insanların hidayet bulmasına vesile olmak arzusundalar…
Vârisleri oldukları peygamberler gibi söyler ve davranırlar:
“(Nuh dedi ki:) ‘Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ücretim yalnızca Âlemlerin Rabbine aiddir.”
Allah’ın kulları ve Rasulleri olan Hud (a.s.), Salih (a.s), Lut (a.s.) ve Şuayb (a.s.), muhatabları olan insanlara aynı gerçeği beyân etmişlerdir…
Allah’ın, insan kullarına hidayet rehberi olarak gönderdiği en son Nebî ve en son Rasul, Allah’ın kulu ve Rasulü Muhammed (s.a.s.) de insanlara aynı hakikati söylemiştir… Rabbimiz Allah, Rasulüne şöyle buyurur:
“De ki: ‘Ben, buna karşılık, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen (insanlar olmanız) dışında sizden bir ücret istemiyorum.”
“De ki: ‘Ben, buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”
Peygamberlerin vârisleri olup onların izinden giden İslâm davetçilerinin, insanlık âlemine çağrısı:
“O hâlde Allah’a kaçın! Gerçekten ben sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum.
Allah ile beraber başka bir ilâhı (ortak) kılmayın!”


