Gazze’de Ateşkes: Zorunlu Bir Kabul ve Kırılgan Bir Süreç
Gazze’de iki yıl boyunca sürdürülen ve modern tarihin en ağır yıkımlarından birine dönüşen soykırım savaşı, siyonist işgal rejiminin askeri ve siyasi olarak zorlanmasıyla bir ateşkese evrilmiştir. Bu ateşkes, işgalci tarafın iyi niyetinden ya da barış arzusundan değil; artan askeri kayıplar, derinleşen ekonomik kriz, toplum içindeki huzursuzluklar ve uluslararası alanda yükselen tepkiler nedeniyle kabul edilmek zorunda kalınan bir düzenlemedir.
Filistin direnişi açısından ateşkes, bir geri çekilme veya teslimiyet anlamı taşımamaktadır. Aksine, direnişin başından itibaren talep ettiği ateşkesin sağlanması, Filistin halkının iradesinin ve direncinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle ateşkes, bir son değil; mücadelede yeni ve son derece hassas bir aşamayı ifade etmektedir.
İşgal rejiminin ateşkese mecbur kaldığı bir gerçektir. Ancak sağlanan ateşkesin direnişin taleplerine ve şartlarına uygun olmadığını da itiraf etmek durumundayız. Bunun en önemli sebebi, küresel emperyalizmin işgalci siyonistlerin safında birleşerek savaşı tam anlamıyla bir soykırıma dönüştürmesiydi. O yüzden direniş, yıkıma ve katliama son verilmesini sağlayabilmek amacıyla önüne çıkan bir ateşkes fırsatını değerlendirme ihtiyacı duymuştur. Dolayısıyla kabul edilen ateşkes modeli Filistin direnişi açısından da tercih edilen değil bir bakıma mecbur kalınan bir model olmuştur. Bunun sebebi ise işgal rejiminin tarafında duran küresel emperyalist güçlerin savaş hukuku ve ahlâkıyla ilgili hiçbir ölçülerinin olmaması, silahlı direnişe karşı savaştıkları iddiasıyla savunmasız ve silahsız halka karşı korkunç bir katliam ve soykırım uygulamaları yüzünden bu halkın içine düştüğü sıkıntılı durumu askeri hedefleri için istismar etmeleridir.
Ateşkesin Mahiyeti ve Sürekliliğinin Önemi
Ateşkesin resmen yürürlüğe girmesi, Filistin halkının yaşadığı insani trajediyi ortadan kaldırmamıştır. Çünkü ateşkesin asıl anlamı, sadece silahların susması değil; aynı zamanda insani yardımların önünün açılması, zorla yerinden edilen insanların korunması ve yeniden imar sürecinin başlatılması ile ortaya çıkacaktı.
Ancak işgal rejimi, daha önce imzaladığı anlaşmalarda olduğu gibi bu ateşkese de riayet etmemiş, ihlallere saatler içinde başlamıştır. Arabulucu ülkelerin ateşkesin korunmasına yönelik garanti anlaşmaları dahi, özellikle ABD’nin açık tarafgirliği nedeniyle işlevsiz kalmıştır. Bu durum, ateşkesin korunmasının yalnızca diplomatik metinlere değil, sürekli uluslararası baskıya bağlı olduğunu göstermektedir.
İnsani Yardımın Engellenmesi: Savaşın ve Ablukanın Yeni Biçimi
Gazze’de yaşanan insani felaketin temel sebeplerinden biri, ateşkes döneminde dahi sürdürülen insanlık dışı abluka politikasıdır. İşgal rejimi, bölgeye giren insani yardımları sınırlayarak halkı yıkımın ortasında korumasız bırakmaktadır. Özellikle konteyner, prefabrike ev ve barınma malzemelerinin girişinin engellenmesi, krizi daha da derinleştirmektedir.
İki yıl süren yıkım sonucunda halkın yüzde doksanından fazlası evsiz kalmış; insanlar çadır kamplarında ya da enkazların arasında yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu tablo, ateşkesin sahadaki karşılığının son derece sınırlı olduğunu ve işgal rejiminin sivilleri topluca cezalandırma politikasını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır.
Oysa mağdur edilen halkın asgari ihtiyacının karşılanması için yetecek miktarda insani yardımın ve işgal saldırıları sebebiyle evleri tamamen yıkılan ya da kullanılamaz hale gelen iki milyondan fazla insan açısından, Gazze’nin yeniden imarı sürecinin başlaması ve devam etmesi aşamasında, geçici çözümler üretilmesi amacıyla kış şartlarında biraz daha korunaklı barınaklar tedariki için gerekli malzemelerin içeri sokulması ateşkesin şartları arasında yer alıyordu. Bu şartlara riayet edilmesinin sağlanması konusunda da garanti anlaşmasını imzalayan ülkeler yani ABD, Mısır, Türkiye ve Katar tarafından güvence verilmişti. Ancak işgal rejimi bu anlaşmayı da hiçe sayarak yeterli miktarda insani yardımın ve geçici barınaklar oluşturulması için gereken malzemelerin sokulmasını engelledi. İşgal rejiminin bu tutumuna rağmen söz konusu garanti anlaşmasına binaen ona herhangi bir baskı yapılmaması düşündürücüdür. Tabii bunda da ABD’nin tutumu belirleyici olmuştur.
Yağmurun Felakete Dönüşmesi: İnsan Eliyle Üretilmiş Bir Kriz
Gazze’de kış mevsiminin başlamasıyla birlikte etkili olan yağmurlar, normal şartlarda bereket olarak görülmesi gereken bir doğa olayının nasıl felakete dönüştürülebileceğini göstermiştir. Çevre düzeninin tamamen yok edildiği, altyapının çöktüğü ve insanların korunaklı barınaklardan mahrum bırakıldığı bir ortamda yağmur; sel, çamur ve hastalık anlamına gelmektedir.
Çadırların ve geçici gölgeliklerin suya ve soğuğa karşı koruma sağlamaması, yağışları doğrudan hayati bir tehdit haline getirmiştir. Bu felaket, doğrudan işgal rejiminin sürdürdüğü ablukanın ve insani yardımı engelleyen politikaların bir sonucudur. Eğer ki işgal rejimi ateşkesin şartlarına riayet etmeye zorlansaydı ve korunaklı barınaklar kurulmuş olsaydı; her ne kadar insanlar evlerinin tamamen yıkılmasından kaynaklanan önemli sıkıntılar yaşamaya devam etseler de bu boyutta bir felaket yaşanmayacaktı. Bu itibarla ateşkesin şartlarına uyulmaması suretiyle kalabalık kitlelerin soğuk ve yağmurlar karşısında korunaksız ve biçare halde bırakılması soykırım savaşının bir başka boyutunu oluşturmaktadır.
Açlıktan Ölümlerden Donarak Ölümlere: Krizin Biçim Değiştirmesi
Gazze’de savaş sürecinde uygulanan sistematik aç bırakma politikası, çok sayıda insanın açlıktan hayatını kaybetmesine yol açmıştı. Ateşkes sonrası dönemde ise kriz farklı bir biçime bürünmüştür. Bugün insanlar özellikle de henüz süt çağında olan bebekler, yeterli barınma imkânı ve korunaklı evler olmadığı için soğuktan ve donarak hayatlarını kaybetmektedir.
Bu durum, insani krizin sona ermediğini; yalnızca biçim değiştirdiğini göstermektedir. Eğer konteyner ve prefabrike barınakların girişine izin verilmiş olsaydı, bu ölümlerin büyük ölçüde önlenmesi mümkün olabilirdi. Bu da yaşananların kaçınılmaz değil, bilinçli tercihler sonucu ortaya çıktığını göstermektedir ki bu da siyonist işgal rejiminin Gazze’de soykırımı sürdürme konusundaki ısrarlılığını gözler önüne serer.
Gazze ile Sınırlı Olmayan Bir İşgal: Batı Şeria Gerçeği
Filistin meselesini yalnızca Gazze üzerinden okumak, işgalin bütüncül karakterini perdelemektedir. Gazze’de ateşkes tartışmaları sürerken, Batı Şeria’da saldırılar, tutuklamalar, zorla göç ettirme ve yıkım politikaları yoğunlaşarak devam etmektedir.
Özellikle mülteci kamplarına yönelik operasyonlar, binlerce evin yıkılmasına ve on binlerce insanın evsiz kalmasına yol açmıştır. İşgal güçleri, bu süreçte silahlandırılmış yerleşimci terör çetelerini fiilî saldırı unsuru olarak kullanmakta; askerî güçler ise bu saldırıları korumakta ve teşvik etmektedir. Dolayısıyla işgal rejimi Batı Şeria bölgesindeki savaşını iki koldan yürütüyor. Biri asker ve güvenlik güçleri diğeri de sivil olarak nitelendirilen yahudi yerleşimciler.
Sivil olarak tanımlanan çetelere mensup yahudi yerleşimcilerin tümünün silahlı olduğunu ve işgal devletinin bunları silahlanmaya teşvik ettiğini özellikle belirtelim. Üstelik yerleşimci terör çeteleri gerçekleştirdikleri terör eylemlerinden dolayı çoğunlukla sorgulanmıyorlar. Sorgulansalar bile genellikle ceza verilmiyor, verilse de caydırıcı olmayan son derece sembolik cezalara mahkum ediliyorlar; onlar da uygulanmıyor.
Yerleşim Politikaları ve Kudüs’ün Kuşatılması
Batı Şeria’da Filistinlilere ait toprakların gasp edilerek yeni yahudi yerleşim merkezleri inşa edilmesi, uluslararası hukuka göre kesinlikle gayri meşru yani hukuka aykırı sayılmasına rağmen sürdürülmektedir. Bu yerleşim projelerinin merkezinde Kudüs yer almaktadır.
Kudüs’ün çevreyle bağını koparmayı hedefleyen projeler, şehri adeta bir yerleşimci kuşatması altına almaktadır. Batı Şeria’nın kuzeyi ile güneyi arasındaki bağlantıları kesen planlar, Filistin coğrafyasını parçalamayı ve yerli halkı göçe zorlamayı amaçlayan uzun vadeli bir stratejinin parçasıdır.
Filistin’in Geleceği Konusunda İşgal Zulmü Değil Direnişin Kararlılığı Belirleyici Olacak
Filistin’de gayri meşru işgale karşı direniş, İngiliz işgalinin başladığı 1917’den beri devam etmektedir. Farklı zamanlarda farklı düzeylerde yani inişli çıkışlı olduysa da Filistin halkı hiçbir zaman gayri meşru işgali benimsememiş ve işgalcilerin zulüm uygulamaları sebebiyle haklı ve meşru mücadelesini sürdürme konusundaki kararlılığından vazgeçmemiştir.
Uluslararası siyonizmin ve onu organize eden Batı emperyalizminin “Büyük İsrail” idealini gerçekleştirememesinin sebebi de işgalin önünde duran bu kararlı direniştir. Dolayısıyla Filistin’in geleceği konusunda işgal rejiminin ve onu İslam âleminin kalbine bir hançer gibi saplayan Batı emperyalizminin zulüm uygulamaları değil Filistin halkının özgürlük konusundaki kararlılığı ve direnişi belirleyici olacaktır.
Ancak bu direnişin daha kararlı adımlar atabilmesi ve zulüm karşısında kendine güveninin artması için İslam dünyasının ona sahip çıkması, destek vermesi her ne şekilde olursa olsun yardımcı olması gerekir.
Filistin’deki mücadele sadece Filistin toprakları için değil tüm İslam âlemi için verilmektedir. Zira dünkü haçlı zihniyetini bugün hâlâ muhafaza eden Batı emperyalizmi, İslam âleminin tümünü kontrol altında tutmayı amaçlayan yayılmacı savaşını ve fitne politikalarını İslam âleminin merkezine yerleştirdiği siyonist çete vasıtasıyla sürdürmektedir. Bu çetenin önünün kesilmemesi ve yayılmacı saldırılarının durdurulmaması halinde ondan kaynaklanan tehlike bütün İslam coğrafyasını tehdit edecektir.
Öte yandan Kudüs ve Mescidi Aksa, tüm dünya Müslümanlarının birlikte savunması gereken bir tarihi değer ve kutsal emanettir. Bu değerin ve emanetin savunulması ve korunması konusunda Filistin halkının yalnız bırakılmaması gerekir. Bu itibarla Kudüs ve Mescidi Aksa’nın himaye edilmesi ve işgalden kurtarılması için verilen mücadelenin İslam âlemi ve tüm dünya Müslümanları açısından bir önceliğinin olması gerekir.


