Kur’an kıssaları, tarihin çeşitli dönemlerinde gerçekleşen çarpıcı olayların anlatımıyla, zamanı ve mekanı aşan ilkeler vaz eder. Bu kıssaların ibret tahsiline imkan veren edebî bir icaz ile aktarılması hem zihnî hem de kalbî bir ilhâma vesile olur. Bahçe sahipleri kıssası, hususen eşya ile kurulan iktisadî/ekonomik ilişkinin mahiyetine ve ruhtaki yansımalarına dair akıllarda derin bir tefekkür yolu açar.
İSTİĞNA ve GAFLET
“Şüphesiz biz, vaktiyle "bahçe sahipleri"ne belâ verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkarcılara) da belâ verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi”. Kalem, 17.
Bu ayette ilk dikkat çeken husus, özellikle Mekkeli müşriklere verilmek istenen bir mesajın olmasıdır. Kureyş, maddeye mâlik olmanın geçici illüzyonuna kapılmak ve “tekebbür” göstermek açısından bahçe sahipleriyle ortak paydaya sahiplerdi. Bu tekebbür ve meta fetişizmi, ihtiyaç sahiplerine tasadduk etmemek için bahçe sahiplerinin özel tedbir almalarına sebep olmuştu.
Bazı rivayetlerde bu kimselerin Yemen’deki Sana’ya yakın bir yerde ikamet eden, Müslüman ve Hz. İsa (a.s)’dan sonra yaşamış insanlar oldukları geçer. Bahçe sahiplerinin babaları olan salih zat, bahçenin ürünlerinden fakirlere pay ayırırdı. Fakat baba vefat ettikten sonra oğullar, çocukların çoğaldığını ve malın yetmeyeceğini bahane ederek bir cimrilik gafletine düştüler1.
Mekkeliler ve bahçe sahipleri arasındaki teşbihi iyi anlamayı sağlayacak bir rivayette de Mesrûk, Abdullah’tan naklediyor: “Kureyş Hz. Peygamber’e isyan edince, Resûlullah (a.s.) onlara beddua ederek Hz. Yûsuf dönemindeki (kıtlık) yıllarına mâruz kalmalarını dilemiştir. Bunun üzerine Mekke halkı öyle bir kıtlık ve sıkıntı içine düştüler ki kemik yemeye başladılar. Sıkıntıdan, bir adam göğe bakar ve kendisi ile gök arasında bir duman varmış gibi görürdü. Cenâb-ı Hak “Göğün, bütün insanları kuşatan belirgin bir dumana bürüneceği günü bekle. Bu, acı veren bir azaptır” (ed-Duhân, 44/10-11) âyetlerini indirdi. Abdullah sözlerine devamla insanların Resûlullah’a (a.s.) gelerek şöyle dediklerini aktarır: “Ey Allah’ın resûlü, Mudar için Allah’tan yağmur iste, onlar helâk oldu”. O “Mudar için mi? Sen cüretlisin” dedi. Sonra yağmur duası yaptı ve yağmur yağdı. Bunun üzerine “Kuşkusuz siz de eski halinize döneceksiniz” (ed-Duhân, 44/15) âyeti nazil oldu. Bolluk gelince tekrar eski bolluk anındaki hallerine döndüler. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah “Amansız bir şekilde yakaladığımız gün, yaptıklarının cezasını hakkıyla vereceğiz” (ed-Duhân, 44/16) meâlindeki âyetini indirdi. Abdullah o günün Bedir günü olduğunu söylemiştir.“ 2
Bahçe sahiplerine verilen nimetler gibi, Kureyş’e de bizatihi Kureyş suresinde bahsedilen, maddi ve manevi açıdan ihya olmalarına vesile olan “kâbe” verilmişti. İki gurup da nimetlerle imtihan edildi lâkin aralarında önemli bir fark vardı. Bahçe sahipleri hatalarını anlıyor ve hatta bazı alimlere göre ilâhî nimete mazhar oluyorken, Mekkeliler bu ayetlerdeki tehdidin tahakkuku ile Bedir’de yeniliyor ve ahirette de daha büyük bir azab onları bekliyor3.
“(Bunu tasarlarken) istisna da yapmıyorlardı. ("İnşaallah" demiyorlardı.)” Kalem, 18.
Bir plan yaparken taammüden “inşaallah” dememek, mal sevdasından dünyaya bağlanmış ve bir ebediyyet yanılsamasına kapılmış insan profilini hatırlatan bir harekettir. Bu şekilde kalbe arız olan “istiğna”, hakkı ve hakikati görmeyi engelleyecek, kişinin aklıyla değil ihtirasıyla hareket etmesine sebep olacaktır.
“Nihayet onlar uykuda iken Rabbinden bir afet (ateş) bahçeyi sardı. Böylece bahçe, (anızı) yakılmış toprağa döndü”. Kalem, 19-20.
Bahçenin durumunu anlatan “sarîm” kelimesinin çağrışımları, bu musibete yüklenen anlama dair de çok önemli ipuçları veriyor. Gece bahçeyi kuşatan bir âfet gerçekleştikten sonra yanıp kül olan, simsiyah kesilen, meyve ve hayr namına hiçbir şey veremeyen, kupkuru, nimetin silip süpürüldüğü, çöldeki bir kum tepesi gibi bereketsiz ve gece gibi kapkaranlık bir netice… Bahçenin bu son durumu için kullanılan ifadeler, Allah’a değil metaya bağlanan bir kimsenin ruhuna, ahlakına ve akıbetine dair de zihinlerde güçlü bir manzara oluşturacak manaları ihtar ediyor4.
“Derken, sabahleyin birbirlerine, "Haydi, eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin" diye seslendiler. Bunun üzerine, "Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın" diye fısıldaşarak yola koyuldular”. Kalem, 21-24
Sessizce organize olmaları, sırf sadakadan kaçabilmek için erken kalkıp gitmeleri ve aralarındaki konuşmalar bize aktarılarak, nasıl bir gaflette oldukları ayrıntılı bir şekilde betimlenmiş ve somutlaştırılmış oluyor.
“(Yoksullara yardım etmeğe) güçleri yettiği halde (böyle söyleyerek) erkenden yola çıktılar”. Kalem, 25.
Bu ayette, insanın güç yetirebildiği ve birbirine zıt olan iki yoldan hangisini tercih ettiğinin akıbetini nasıl belirlediğine dair ince bir işaret var. Bahçe sahipleri hem fakirleri engellemeye hem de onlara yardım etmeye muktedirlerdi. Yaptıkları tercih ile hüsran yolunu seçtiler. İnsan imana da küfre de, helale de harama da, sevaba da günaha da muktedirdir. Seçimleri, akıbetini belirleyecektir.
GERÇEKLE YÜZLEŞME
“Fakat bahçeyi o halde gördüklerinde, "Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!" dediler”. Kalem, 26.
Bir imtihan vesilesi olarak “belâ ve musibet”, bazen en faydalı nasihatçi olur. Beşer var olduğundan beri, mülk sahibi pek çok insanın düştüğü o gaflet ve illüzyon, gerçekle yüzleşince son buluyor. O şaşkınlık, insana önce kendi aklını bile sorgulatıyor. Kişinin bütün dünyasını üstüne kurduğu, değer merkezi kıldığı materyalin bir anda yok olması, kelimenin tam anlamıyla “dünyasının yıkılması“ demektir.
İnsanlar pek çok şeyin üstüne bir inanç, düşünce ve hayat sistemi kurabilir. İnşa ettiği metafiziğin, ilzam ettiği tasavvurlar ile hayatı ve varlığı anlamlandırabilir. Eğer îtikâdı, geçici bir meta ya da mekan ve zaman ile mukayyed bir eşya etrafında teşekkül etmiş ise, akıbetinin dünya veya ahirette hüsranla son bulması kaçınılmazdır. Tevhid ve onun tabii bir mülâzımı olan ahlak ise, bâki olanda istikrar bulmaya tevcih eder. Ezcümle, akîdenin ve âkıbetin tevafuk etmesi sünnetullahtır.
“(Gerçeği anlayınca da), "Hayır, meğer biz mahrum bırakılmışız!" dediler”. Kalem, 27.
Hakikat ile çarpıcı bir karşılaşma ve şaşkınlıktan sonra, yaptıklarının farkına varmaları gecikmiyor. Fakirleri “mahrum” ettikleri gibi, kendileri de “mahrum” kalıyorlar. Kıyası ne kadar da kolay bir mütekabiliyet aslında…
“Onların en akl-ı selim sahibi olanı, "Ben size ‘Rabbinizi tespih etseydiniz ya! dememiş miydim?" dedi”. Kalem, 28.
Bu ayetle, aralarında “Evsat” olan, yani en mutedil ve ideal karakterde olanın onları uyardığını öğreniyoruz. Onlara “tesbihi” tavsiye etmesi, bir yönüyle “inşaallah” demeyi içermektedir5.
ALLAH’A DÖNÜŞ
“Onlar, "Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimseler imişiz" dediler”. Kalem, 29.
Uyarıların fayda vermesi ne zaman olursa olsun yine de bir nimettir. Bu insanlar önce musibet, sonra da kendilerine tavsiye veren kişinin nasihatinden sonra Allah’a dönmeleri gerektiğini anlıyorlar. Tesbih, tenzihi içerir ve “inşaallah” demek, mutlak iradenin Allah’a ait olduğunu hatırlayarak onu tazim ve tenzih etmektir. İnsan kendisinin mutlak belirleyici olmadığını anladığında, tümgüçlülük sendromundan kurtulup nefsini değil Rabbini tenzih eder. Nefsini bilerek, Rabbini bilmiş; haddini çizebildiği için “inşaallah” diyerek Rabbinin iradesine teslim olmuştur. Hasan-ı Basri de, tesbihten kastın namazı “ikâme” etmek olduğunu söyleyerek, istiğnanın önüne geçecek “istisnanın” ancak devamlı ve müesses bir amel ile “kâim” olacağına işaret ediyor6.
“Bunun üzerine birbirlerini kınamaya başladılar. Şöyle dediler: "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz!". Kalem, 31.
Önce birbirlerini kınamaları, sonra da kendilerini kınamaları da pişmanlığın bariz göstergelerindendir. Gafletleri musibet ile son bulunca, kuvvetli bir nasihat almış oldular. İmam Maturidî birbirlerini kınamalarını, her birinin kendi nefsine kızması şeklinde anlar7. Neticesinde bu sorgulama, kendilerine kızmayı ve nihayet hakka dönmeyi beraberinde getirdi.
"Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık Rabbimizi arzulayanlarız”. Kalem, 32.
İnsan artık Rabbini arzuladığında, daha iyisini ve hayırlısını ister. Daha iyisi hatta en iyisi pek tabii ki ebedi olan ahiret hayatıdır. Dünya saadetine ahireti feda etmemek kaydıyla dünya ve ahiret saadetine tâlib olmak, Müslümanın sünnetidir.
Pişmanlık alametlerinden ve aralarındaki konuşmalardan, bahçe sahiplerinin Müslüman olduğunu anlıyoruz. Bu konuda bazı nakiller mevcut: Mücâhid’den, “Tevbe ettiler ve kendilerine ondan daha iyisi verildi.” diye bir rivayet vardır. Keza İbn Mes‘ûd’un da: “Bana ulaştığına göre; ihlâslarından dolayı, Allah sadakatlerini görmüş ve o bahçenin yerine onlara ‘berhayat’ denilen öyle bir bahçe vermiş ki bir üzüm salkımını bir katır anca taşıyabiliyormuş...” dediği nakledilmiştir8.
“İşte böyledir azap! Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; ah bir bilselerdi!” Kalem, 33.
Ahiret nimeti daha iyi ve güzel olduğu gibi, azabı da daha şedid ve acıdır şüphesiz ki… Bu dünyada nasihat verecek bir bela ile kalmak, belki dünyada belli bir miktar acı verir lakin ahiret hayatı için aklı başa devşirir.
Mekkeli müşriklere bu kıssa ile hem dünyada hem de ahirette kendi sonlarını nasıl hazırladıkları gösteriliyor. Sadece sadaka vermekten kaçan kişilere bu yapıldığına göre, Allah’ın Peygamberine eziyet eden, yurdundan çıkaran, müminlere türlü işkence edenlere kim bilir neler yapılır? Allah’ın dinine savaş açan, mazlumları katleden ve küresel vahşet düzenini idare edenleri kim bilir neler bekliyor…
Dipnotlar:
-
Mukâtil bin Süleymân, “Tefsîr-i Kebîr”, Çev. M.Beşir Eryarsoy. İşaret Yayınları, 2006. c.4 s. 259
-
Buhârî, “Tefsir”, 44; Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XXV, 151-152
-
Ebû Mansûr el-Mâturîdî, “Te’vilâtu’l Kur’an”, Çev. Bekir Topaloğlu. Ensar Yayınları, 2015. c.16 s. 29
-
Fahruddin Er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.22 s. 56
-
Fahruddin Er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.22 s. 60
-
Fahruddin Er-Razî, “Tefsîr-i Kebîr: Mefâtîhu’l-Gayb”, Çev. Beşir Eryarsoy. Akçağ Yayınları, 1993. c.22 s. 60
-
Ebû Mansûr el-Mâturîdî, “Te’vilâtu’l Kur’an”, Çev. Bekir Topaloğlu. Ensar Yayınları, 2015. c.16 s. 36
-
Zemahşerî, “el-Keşşaf”, Çev. Dr.Avnullah Enes Ateş[Fatır, Yasin]. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2018. c.6 s. 868


